Nur Suresine İnanan Bir Kadın Nasıl Örtünür
Beyan Temmuz 2008
Aydın Başar

Nur Suresi’nin başörtüsü emri ile ilgili 31’inci ayeti indiğinde ensar kadınlarının fistanlarını parçalayarak onunla örtündüklerini nakleden Hz. Âişe'nin bizzat kendisi de bu emrin uygulanmasında oldukça hassas davranmıştır. İslam’ın emrettiği bu giyim tarzına uygun giyinmeyenleri uyarmaktan ve onlara tepki göstermekten de asla çekinmemiştir. Hatta bir seferinde huzuruna ince başörtüsü takmış bir gelin geldiğinde ona şöyle bir tepki göstermiştir: “Nur Suresi'ne inanan bir kadın böyle örtünmez.” (El-Kurtubi, 14:157)
Bugün İslami ciddiyetten uzak birtakım kişilerin, fıkıh alanında bir ehliyetleri olmadıkları halde televizyon kanallarını gezerek İslam dininde başörtüsü diye bir şeyin olmadığını iddia etmelerini iyi niyetli bir yaklaşım olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Zira böyle bir şeye inanmış olsalar bile, İslam fıkhı alanında uzmanlıkları söz konusu olmadığından, halkı yanlış yönlendirmekten çekinerek çok iyi bilmedikleri anlaşılan bu konuda susmaları gerekirdi. Böyle bir hassasiyet göstermediklerine göre, oluşturdukları kafa karışıklığını gidermek amacıyla onlara bir cevap verme zarureti hasıl olmuştur.
Elbette ki bu tür ilahiyatçıların toplum nazarında itibar görmeleri mümkün değildir. Her ne kadar halkımızın amel ve dini bilgi düzeyleri yeterli olmasa da sulandırılmış dinî yorumları fark etmek konusunda bir meziyetleri söz konusudur. Bu tip ilahiyatçıları ancak müstehcen resimler ile dolu gazetelerde ara sıra “Benim rahmetli babaannem de örtülüydü, dedem de hacca gitmişti” gibi laflar eden ve her yılbaşı geldiğinde ise “Yılbaşı gecelerindeki tercihim Beyaz şaraptır” gibisinden tavsiyelerde bulunmayı ihmal etmeyen köşe yazarları destekleyeceklerdir.
Onların bu yanlış yorumlarını tespit edebilmek için meselenin temeline inmek gerekir. İslam dininde örtünme ve başörtüsü konusunda aykırı anlayışları benimseyen ilahiyatçıların en büyük hatası dine yaklaşırken sünnete yeteri kadar önem vermemeleri ve hadis-î şeriflere de şüpheci bir tavırla yaklaşmalarıdır. Oysa Efendimiz Veda Hutbesi’nde bizlere, sımsıkı sarılmamızı istediği iki şey bıraktığını söylemiştir. Bunlardan birincisi Kuran, ikincisi ise sünnettir.
Efendimiz döneminde Eshab-ı Kiram’ın dine bakış açılarına baktığımızda onların bir konuda amel ederken “şu Kuran’ın emridir veya şu da hadistir” şeklindeki bir ayrımı değil “bu bizim dinimizin emridir” şeklindeki bir anlayışı benimsediklerini görüyoruz. İsmet Özel’in bu konudaki önemli tespiti şöyledir:
“Dikkat sarf etmemiz gereken hususlardan birincisi bizim bugünkü hayatımızda Kur'an ve Sünnet diye yaptığımız ayrımın, Asr-ı Saadet’te aynı biçimde anlaşılmadığıdır. Bunu daha netleştirmek için şu cümleye ihtiyacım var: Asr-ı Saadet’te Müslümanlar neyin Kur'an-ı Kerim’in emri, neyin sünnetin gereği olduğu ayrımını bizim bugün bu ikisini göz önüne aldığımız tarzda kabullenmiyorlardı. Şüphesiz onlar Kur'an-ı Kerim’in ve Resulullah’ın sözlerinin aynı şey olmadığı konusunda belki bizden çok daha derin bir bilince sahiptiler. Ama hayatın biçim alması söz konusu olduğunda bu ikisinin birbirini açıklayan vasfı Asr-ı Saadet’te kuşku yok ki, bugün olduğundan çok daha belirgindi.” (Özel, 40 Hadis, İstanbul, 2004, s. 11)
Modern anlayışla İslam’ı yorumlamaya çalışanlar ise, Kuran ve sünneti birbirinden ayırarak dine yaklaşırlar. Onlar bu konudaki zaaflarını hemen her konuda belli ettikleri gibi örtünme konusundaki görüşleriyle de bunu belli ederler. Başörtüsü ve örtünme ile ilgili tartışmalar genel itibariyle en fazla Nur Suresi'nin 31. ayet-i kerimesi bağlamında yapılmaktadır. Nur Suresi 31. ayetinin meali şöyledir:
“Ve mümin kadınlara söyle, gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını muhafaza etsinler ve zahir olan hariç süslerini açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da kocalarının babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte ALLAH'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz." (Nur 31)
Ayette ilk dikkatimizi çeken unsur hitabın mümin kadınlara yönelik bir mesaj içeriyor olmasıdır. Demek ki bu ayet zahire ve batına bakan yönleriyle bir Müslüman kadın kimliği ve imajı çizmektedir. Öyleyse böyle bir kimlik kaygısı duymayanların hariçten okudukları gazeller bizi bağlamamalıdır. Şayet biz camiyle ilgili bir konuyu tartışıyorsak, bunu camiye uğrayanlarla yapmamız daha doğrudur. Dışarıdakilerin haddini aşan yorumlarını ciddiye almak ise ancak bir kafa karışıklığına veya itikattaki bir bozulmaya sebebiyet verir.
Ayette ikinci dikkatimizi çeken husus ise, mümin kadınlardan harama bakmamalarının ve ırzlarını muhafaza etmelerinin istenmesidir. Bu durum bize ayetin bağlamının iffet ve namus bağlamı olduğunu göstermektedir. Ayeti yanılış anlayanların en önemli hatası ayeti bu bağlamdan çıkartmak olmuştur. Beyza Bilgin 28.O5.2008 tarihinde Haber Türk kanalında katıldığı bir programda örtünmeyi bir güvenlik meselesine indirgemiş ve bu konuda şöyle bir yorum yapmıştır: “Hz. Muhammed döneminde yaşayan düşük olan insanlar bütün toplumu rahatsız ettikleri gibi kadınları da taciz etmişlerdir. Orada da ayet diyor ki 'dış elbiselerine dikkat etsinler, onsuz çıkmasınlar' Çünkü Peygamber araştırma yaptırıyor, 'Bunlar neden kadınları taciz ediyorlar' diye. 'Biz onları cariye sanıyoruz' diyorlar. Bunun üzerine Peygamber de 'Örtülerini alarak çıksınlar' diyor. Yani örtünme o dönemin ihtiyacına göre ortaya çıkan bir güvenlik meselesidir. Bunlar hiç göz önünde tutulmuyor ve ALLAH'ın emri diye yansıtılıyor. Bin yıldır ALLAH'ın emri dendi kadınlara. Kadınlar da kızlarına gelinlerine aynı şeyi söyledi. Bana diyorlar ki; 'Sen namaz kılarken örtünüyor musun?' Cemaat içindeyken elbette örtüyorum. Ben huzuru bozmamakla mükellefim. Ama kendi evimde başım açık da kılıyorum namazımı. Çünkü Kuran'ın namaz şartı örtünmek değildir, abdest ve kıbleye yönelmektir.” (Haberturk kanalı internet sitesi “Örtünmek ALLAH’ın emri değildir” başlıklı haberden alınmıştır.) Örtünmeyi güvenlik meselesine indirgeyen Bilgin dikkat edilirse “Peygamber de örtüleri alarak çıksınlar diyor” diyerek konuyla ilgili diğer ayet ve hadisler yokmuş gibi davranmaktadır. Hür kadınların cariyelerle karıştırılarak taciz edilmemeleri için örtünmenin o döneme has bir güvenlik tedbiri olduğunu söyleyen Bilgin bugün cariyeler olmadığına göre başörtüsüne de gerek kalmadığını söylemektedir. Fakat nedense Nur suresindeki örtünme ayetinden hiç bahsetmemektedir. Aynı zamanda taciz olayından dolayı örtünmenin emredildiğini söyleyen Beyza Bilgin’in ahlakî düzeyin aşağılarda olduğu günümüz toplumu için buna gerek kalmadığını söylemesi ise başka bir çelişkidir. Zira taciz vakaları bugün de olduğuna göre bu durumda Bilgin’in kendi kendiyle çelişmemesi için en azından bugün için de örtünmenin lüzumundan bahsetmesi gerekirdi. Hatta bugünkü şartları dikkate alarak çok daha kapsamlı bir örtünme anlayışını benimsemesi gerekirdi. (Burada Beyza Bilgin’e sorulması gereken soru şudur: “Bin yıldır ALLAH’ın emri dendi kadınlara” diyorsunuz, peki ya bin yıldır sizin kadar zeki din adamları çıkmadığından dolayı mı size göre bu çarpık durum bin yıl kadar uzun sürdü? Kendinizi ne sanıyorsunuz? )
Nur 31 üzerine tartışılan bir diğer husus ise; ayetteki “ziynet/süs” kavramıdır. Elmalılı Hamdi’ye göre “Ziynet kavramının yaratılıştan olana da, sonradan yapmaya da şâmil olduğunda şüpheye yer yoktur. Ziynet ve güzelliğin hakkı da, meydana çıkarılmasını kendi sahiplerine tahsis edip başkalarından gizlenmektir.” Prof. Zekeriya Beyaz ise ayetteki emrin başın örtülmesi değil, göğse takılan süs eşyalarının ulu orta teşhirinin engellenmesi olduğunu söyler. (Bkz. İslâm ve Giyim Kuşam, Say:s. 278- 279) Ona göre ayetteki süsten veya ziynetten maksat süs eşyaları olduğuna göre bu süslerin saklanması da süs eşyalarının ulu orta gösterilmemesinden ibarettir. Bu durumda göğse takılan süs eşyalarının –Beyaz’ın tabiriyle- ulu orta gösterilmemesi gerektiğine göre, süs eşyaları takılmadığı takdirde göğsün ulu orta gösterilmesinde Beyaz’a göre bir sakınca olmasa gerektir. Bu tür yorumların düzeyi ayetin devamına bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır.
Ayetin devamında süslerin kimlerden saklanılıp kimlerden saklanılmayacağı açık bir şekilde zikredilmiştir. Ayette zikredilen süslerin gösterilmesinde dini bir sakınca olmayan kişiler, baba, oğul, kardeş ve yeğen gibi mümin hanımlara mahrem olan (yani onlarla evlenilmesi haram olan) kişilerdir. Bunlarla birlikte şehvetten yoksun erkek hizmetçiler ve henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarını bilmeyen zararsız çocukların da ayrıca zikredilmesi ayetin bağlamını ortaya koymaktadır. Bu durumda bu ayetin mümin hanımların iffet ve namuslarının muhafaza edilmesi için gönderildiği apaçık ortadadır. Buna rağmen “iffet ve namus” bağlamını görmezden gelerek meseleyi göğse takılan takıların gizlenmesi veya hür kadınların muhafazası meselesine indirgemek son derece hatalı bir yaklaşımdır.
Şayet modernistlerin söylediği gibi süslerden sadece süs eşyaları ve takılar anlaşılsaydı onları şehvetten yoksun hizmetçilerden gizlemenin ne anlamı olabilirdi? Veya kadınların şehvet uyaran taraflarını bilmeyen çocukların bu takıları görmesinde nasıl bir sakınca olabilirdi? Klasik tefsirlerde bu süslerin her iki şekilde de anlaşılabileceği zikredilmekle birlikte süslerden asıl kastın kadının doğal güzellikleri olduğu söylenilmektedir. Bu durumda kadın vücudunun erkekler için seyirlik malzeme yapılması ayete göre yasaklanmıştır. Sağlıklı bir toplumda örtünme kurallarına riayet edilmesi, o toplumun manevi tekâmülünü tamamlamasında da son derece önemlidir. Aynı zamanda bu ayet kadının toplumdaki imajının cinsel bir objeye dönüşmemesi için de bir uyarı niteliğindedir.
Ayet iffet ve namus bağlamından çıkartıldığında ise yorumlardaki hataların da ardı arkası kesilmeyecek ve “örtünme” bir farz olarak görülmeyip bir zevk meselesine indirgenecektir. Beyaz, bu konuda şöyle söylemektedir: ‘‘Kuran'da bugünkü tartışılan şekliyle bir tesettür konusu mevcut değildir. Kadın ve erkeğin ayıp yerlerinin kapatılması dışında, hanımların ve erkeklerin başlarının veya başka yerlerinin şöyle veya böyle örtüleceğini hükme bağlayan açık ve net bir ayet bulunmamaktadır. Eğer böyle bir ayet vardır dersek, bu Kuran'da olan bir şeye yok demek kadar büyük bir günah olur. Biz böyle bir günaha girmeye niyetli değiliz.’’ (Beyaz, a.g.e., 280-282) Altı çizili olan “başka yerleri” ifadesi yorumun ciddiyetini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bu hatalı mantıkla Kuran’a yaklaşan kişilerin, Kuran’da göbek ve bacak örtüsünden de hususî olarak bahsedilmediğine göre bu bölgelerin de açılmasında bir sakınca görmemeleri gerekir. Böyle bir anlayış ise Müslüman toplumunda kabul görecek türden bir anlayış değildir.
Ayette “Baş örtüsü, yüzü örten örtü veya gerdan ve boyun örtüsü” anlamlarına gelen “hımar” kelimesi kullanılmıştır. (Bkz. Mutçalı, Serdar, Arapça Türkçe Sözlük, İstanbul, 1995, s.248, Karabulut, Lütfü, Telaffuzlu Fiil Çekimli Arapça-Türkçe, Türkçe-Arapça Lugat, İstanbul, s.75; Kutub, Seyyid, Fizilal-il Kuran, İstanbul, c.10, s. 422,) Modernistler genellikle bu kelimenin “başörtüsü” değil, “göğüs veya boyun örtüsü” anlamına geldiğini söylemişler ve geçmişten günümüze kadar olan mevcut uygulamayı da “Arap âdetidir” şeklinde yorumlamışlardır. Birçok modernist ilahiyatçı “hımar” kelimesinin sadece “örtü” manasına geldiğini söylerken, bu konuda Zekeriya Beyaz ‘‘Ayette başörtüsü kelimesinin geçmesi başın örtülmesinin farz olduğunu söylemek için yetmez.” diyerek hem bu kelimenin “başörtüsü” anlamına geldiğini itiraf etmiş, hem de bir çelişkiye daha imza atmıştır. Başörtüsü anlamına geldiğini kabul ettiğine göre takıların veya sadece boynun veya sadece gerdanın başörtüsü ile örtülmesi gerektiğini söylemesi garip bir durumdur. Eğer ayette sadece göğsün, yakanın veya gerdanın kapatılması istenmiş olsaydı ayette ”göğsünüzü yakanızı ve gerdanınızı örtün” buyrulur “başörtüsü”nden bahsedilmezdi. Çünkü yakanın ve göğsün bir örtüyle değil bir elbise ile örtülmesi daha mantıklıdır. Oysa ayette “yedribne/vurun” ifadesi kullanıldığına göre Müslüman hanımlardan başörtülerini göğse/yakaya doğru vurmaları yani yakaya sarkıtmaları/ salmaları istenilmektedir. Buna göre ayette sadece örtü emri emredilmemiş, örtünmenin nasıl olması gerektiği ile ilgili detay da zikredilmiştir. Zira ayette sadece göğsü, boynu veya yakayı örtmekten değil, başörtüsünün yaka üzerine salınmasından bahsedilmiştir. Bu ise bu uzuvların başla birlikte örtülmesi demektir.
Elmalılı Hamdi; Hak Din Kur’an Dili isimli tefsirinde konuyla ilgili şöyle söylemektedir: “Tefsircilerin nakline göre cahiliye kadınları da hiç başörtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar yakaları önden açılır gerdanları, gerdanlıkları açığa çıkardı, ziynetleri görünürdü. Demek ki bu son zamanlarda asrîlik sayılan açık saçıklık böyle eski bir cahiliye âdeti idi.” Bu bilgiden anladığımıza göre cahiliye kadınları da başlarını örtmekteydi. Fakat örtülerini önden değil enselerinden bağladıkları için yaka ve gerdanları görünmekteydi. Ayetin nüzulü ile birlikte bu durumda olan kadınlara ne şekilde örtünmeleri gerektiği tarif edilmiş oldu.
Ayetteki kelimenin başörtüsü değil sadece örtü anlamında olduğunu iddia edenlere ise şöyle bir cevap vermek gerekir. Peygamber Efendimiz ayetteki “hımar” kelimesini “başörtüsü” olarak anlamamış olsa idi mümin hanımlara da böyle bir emri tebliğ etmez ve bin yıldır da mümin hanımlar boşu boşuna bunu uygulamazdı. Ayette başörtüsü değil de sadece boyun ve göğüs örtüsünden bahsedilmiş olsaydı, bugünkü taktığımız kravatlar gibi boyna takılan ve göğsü ve gerdanı örten bir örtü geliştirilmesi icap ederdi. Oysa Hz Peygamber böyle bir şeyden bahsetmeyip Ebu Davud'un rivayet ettiği hadise göre Hz. Esma'ya "Ya Esma, kadın bülûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şunlardır." buyurarak yüz ve elleri işaret etmiştir. (Ebu Davud, Libas, 31) Efendimizin bu konudaki ikazına son derece önem veren Hz. Esmâ ileriki yaşlarında da tesettür konusundaki hassasiyetini devam ettirmiştir. Oğlu Münzir bin Zübeyr Irak dönüşü kendisine bir elbise gönderdiğinde gözleri iyi görmeyen Hz. Esmâ elbiseye dokunmuş ve “Bunu götürün ona verin!” diyerek geri göndermiştir. Bu duruma kırılan Münzir, “Anneciğim o ince değil, niye reddediyorsun?” dediğinde ise Hz. Esmâ oğluna “Evet ince değil ama vücut çizgilerini belli eder” buyurmuştur. (Bkz. İbn Sa'd VIII/352, Hişam b. Urve'den)
Yine Ümmü Seleme’den rivayet edildiğine göre “Cilbapları ile otursunlar” (Ahzap 59) emri nazil olunca, ensar kadınları baştan aşağı cilbaplara bürünmüşlerdir. (Bkz. Ebu Davud. Tac. C.3 S.315) Bu hadisi inkar etme cesaretini gösteremeyenler, zayıflığını iddia etseler de bu hadis ulema tarafından kabul görmüş bir hadistir. Yaşar Nuri Öztürk’e göre ise kadınlarda dirseklere kadar kolların, ayakların, yüz ve başın abdeste, meshe esas olacak kısmının açılması serbesttir. (Kur'an'daki İslâm, s.615-616)
Hz Aişe annemiz ayetlerin nüzul dönemini şöyle anlatmıştır: “Nur suresindeki "Baş örtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar" ayeti inince kocaları, yanlarına dönüp yüce ALLAH'ın indirdiği ayeti okudular. Her koca, karısına, kızına, bacısına ve yakınlarına, bu ayeti okuyordu. Onlardan hiçbiri, ALLAH'ın kitabında indirdiği ayetleri tastik etmek ve imanım vurgulamak için fistanını başına sarmadan yerinden kalkmadı. Sanki başlarının üzerinde bir karga varmış gibi örtünerek Hz. Peygamberin arkasında yer aldılar." (Fizilal il Kuran, Nur 31 Tefsiri) Bu rivayetler de gösterir ki temiz ve pak sahabi kadınları ayetleri Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz ve Beyza Bilgin gibi anlamamış ve tüm vücutlarını örtme yolunu tercih etmişlerdir.
Ayette açık ifadelerin olmadığını ileri sürmek ve başörtüsünün farzıyetini inkar etmek Müslüman alimlerin benimsediği genel kabul görmüş fıkıh usulüne de aykırıdır. Her ne kadar Zekeriya Beyaz fıkıh usulü kaidelerine çoğu zaman itibar etmese de ilk defa işine yarayacağını düşündüğü bir usul kaidesi bulmanın heyecanıyla şöyle demiştir: “Çünkü farzıyetten bahsetmek için delilinin sübutunun (varlığının) kesin, manaya delaletinin de zandan uzak olması gerekir” (a.g.e., s. 278) Fakat maalesef bu kaideyi de işine geldiği gibi anlayan ve güya örtünmeyle ilgili ayetin net bir ifade olmadığını ima eden Beyaz, ayetin tam olarak örtünme emrine delaletinin kesin olmadığını söylemektedir. Bu yanılgısının temelinde de yine ayeti anlarken hadisleri gözardı etmesi tutumu vardır. Zira namazın kılınış şekli, ne zaman veya kaç rekat kılınacağı da Kuran’da zikredilmemiştir. Kalbinde hastalık olmayanlar, Kuran’da bazı detaylardan bahsedilmiyor diye bunların farzıyetini inkâr etmezler. Peygamber Efendimiz tesettürü de tıpkı namaz gibi tarif etmiştir.
Ayetteki “zahir olan hariç süslerini açmasınlar” ifadesinden kasıt ise Efendimizin belirlediği sınırlardır. Yani sana göre zahir veya bana göre zahir olan bölgeler değil, Hz Peygamber’in Hz. Esma’ya tarif buyurduğu bölgelerdir. Tüm sahabi hanımları bu sınırları hayatlarında uygulamalı olarak göstermiş ve adeta yaşantılarıyla bir Kuran tefsiri olmuşlardır. Bu durumda ayetteki emir şu şekilde anlaşılmalıdır: “Baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar, başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, göğüslerini açık tutmayıp bu şekilde sımsıkı örtünsünler ve o halde bu emri yerine getirebilecek baş örtüsü kullansınlar.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Nur, 31)
Ayetin sonundaki “Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” ifadesinden anlaşılan ise yine iffet bağlamında bakacak olursak bayanların süslerini yani şehvet uyandıran bölgelerini örtüyle gizleseler bile bunları belli edecek şekilde davranmamaları gerektiğidir. Yani burada mümin kadınlardan göğüsleri sallayarak, kalçaları kıvırararak yürümek gibi edepsiz davranışlardan uzak durmaları istenilmektedir. Bu durumda doğal süslerinin bilinmesine yönelik olarak giyilen daracık kıyafetler de bu ayetin kapsamına girmektedir. Bu konuda Necip Fazıl şöyle der: “Vücut çizgilerini aynen gösterici hatta abartan, pantolon, gömlek vesaire, örtünme şöyle dursun bazı şekillerde büsbütün açılmaktan beter.” (Kısakürek, Necip Fazıl, İman ve İslam Atlası, İstanbul, 1997, s.102) “Vücudumuza lastik eldiven gibi sımsıkı geçirilen ve altındaki şekli büsbütün açığa vuran giyim şekilleri örtü sırrına aykırı ve bazı yerlerde çıplaklıktan beter.” (Kısakürek, a.g.e., s.254) Bu türlü dar kıyafetlerin üzerinde iğreti bir başörtüsünün bulunması ise bu hükmü geçersiz kılacak değildir.
Sonuç itibari ile Müslüman hanımlar İslam dinine göre giyinmek gibi bir kaygıları varsa Hz Esma’ya tarif edildiği şekliyle örtünmeleri gerekmektedir. Kuran ve hadisin bildirdiği hükümleri ve başörtüsü konusundaki hassasiyetleri ile bilinen sahabi hanımlarının uygulamalarını değil de bazı ilahiyatçıların bir takım söylemlerini ölçü kabul etmek ve o ölçülere göre amel etmek ise son derece hatalı ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Nitekim Necip Fazı’ın da dediği gibi: “Kadın zaten dışarıda görünebileceği giyimi aşamayacağı için süslerinden arınmak ve hele bugünün şartlarına karşı adam akıllı kapanmaktan başka bir şey düşünemez.” (Kısakürek, Necip Fazıl, İman ve İslam Atlası, İstanbul, 1997, s. 101)
Bu durumda kendi uzmanlık alanlarında çalışmalar yapmak varken, işi gücü bırakarak Müslümanların başörtüleri ile uğraşan ilahiyatçılara ise söyleyeceğimiz tek bir şey kalmıştır: “Ey ilahiyatçılar başörtüsünden elinizi çekin”