Manolya Şahin

Ben: “Hayır baba, kapatmayacağım başımı. Lütfen beni zorlama!”
Babam: “Bak ablaların kapattı ama.”
Ben: “Onlar kapattı diye bende mi kapatmalıyım, ben böyle mutluyum. Sen beni böyle sevmiyor musun baba!?”
Babam: “Aa kızım o ne demek! Elbette seviyorum peki sen Allah’ı sevmiyor musun?”
Ben: “Çok seviyorum.”
Babam: “Peki onun seni sevmesini istemez misin?”
Ben: “İsterim de bu illa benim kapanmamla mı olacak? Yapma baba. Lütfen! Bak, hayat çok zor. Hayata atılmam için açık olmalıyım. Bir görüntü kalıbında karşı tarafta taraf oluşturmamalıyım. Hayatımı zorlaştırmak istemiyorum.”
Babam: “Peki kızım, ya diğer hayatını neden zorlaştırıyorsun.”
Ben: “Baba lütfen! Anlayışlı ol biraz ve beni bana bırak, ben istediğimde kapanayım” dedim ve bir daha açılmamak (buradaki cümle biraz manidar oldu ama inanın ki bilinçli değil) üzere konuyu kapattım.
Babamı kaybettikten sonra bu diyalog hep hafızamda kaldı. Kim bilir bu sahneyi kaç kere oynadık babamla. Yüzündeki acıklı ama merhametli bakış, bendeki hırçın ama bir o kadar güvenli dikleniş. Konuyu kapattım ama babam hiç kapatmadı, nerdeyse her gece yeniden yeniden “diğer hayatını neden zorlaştırıyorsun?” sorusuyla beni hizaya çekiyordu. Sorusuna cevap vermeden konuyu kapatmış olmak mı yoksa dediğinin gerçekliğimi bu kâbusu her gece yaşamama sebep oluyordu, bilmiyorum? Sabah uyandım, şöyle bir aynaya baktım yüzüme çarptığım su sersemlemiş bedenimi kendime getirmeye yetmedi. Acaba dalgalı, benden de öfkeli, hırçın denizin koynuna mı atmalıyım kendimi?
Çivi çiviyi söker misali yüzleşmeli miyim kendimle yoksa sökülen kendi gerçeklerim, bir daha bana dönmez korkusuyla geri adım atıp, kalmalı mıyım hep benle? Suyun altında sessizce süzülen bedenimin içine nüfus eden arınmışlıkla, kırıklarımı değiş tokuş etsem bütün sevdiklerimde suya mı gider acaba? Karşımda duran o kapkara yıldızlı gözler bana bakarken, içimdeki aydınlığa neden yüz çevirdi ki? Dudaklarımdaki pembe ve bir o kadar parlak sözler neden hiç kalbime sevgi sözleri fısıldamadı? Sustum! Kadın olmanın bedelini susmakla ödedim. Kendimle hiç konuşmadım, hiç yüz yüze gelmedim, istemedim de. Alacağım cevaplar korkuttu belki, ya da asıl korktuğum benim değil de babamın haklılığıydı.
Çizilen suretimin yansımasındaki alımlı rayiha, herkesin dudak bükemeyeceği bir aydınlıktaydı. Sözlerim sıcak, çocuk gibi masum ama kadın gibi latifti. Suratıma değen her su damlası, pürüzsüz bir deryada yer etmek için savaş veriyordu. Nakşın güzelliği, nakkaşı parmakla işaret ediyordu. Boynum her daim dik ve kuğu misali, suya susayan bir can gibi, secdenin merhametiyle alnımı şereflendirmiş bir paklıktaydı. Belimden aşağı süzülen, her bir dalgasında çok kalpler kırdığım, annemin uyku mahmurluğuyla ve her sabah aynı işi yapma bıkkınlığıyla ördüğü, siyahtan da kara, her el yordamıyla babamın sözleri gibi kulak arda ettiğim, nameler fısıldayan peri masalı saçlarım. Üniversite yıllarında, izin alacak kimse bulamayınca elime aldığım ilk cımbızla şeklini tutturamadığım, arkadaşlarımın dalga geçtiği ince Adile Naşit kaşlarım. Zamanla yordamını öğrenip, daha da güzelleştiren ama lanetlendiğimi bildiğim gözlerimin mührü. Bir köylü kızlarının utangaç gülümsemesinde, bir de bende yegâne bulunan pembemsi al al olmuş yanaklar. Her konuştuğumda dinleyenin hafızasından çıkmayacak, nağmeli ılık sesim. Dinlendiğimi zannettiğimde sadece nağmesine ve gördüklerine vurgun kalmaya mahkûm, yarım kalan insan güruhu.
Üniversitenin ilk yıllarında tanıdığım sevgilimi sevmekten vazgeçtiğimde, damlalarla allığını solgunlaştırdığım çehrem gibi, yüreğimi de soldurmuştum. Ellerini tuttuğumda sıcaklığıyla yetinmediğim, soluma sığınmış ama benim sağımda kalan sevdalım. Ne çok dayak yemişti benim için, sağdan yediği her darbede benim sol yanım acımıştı. O soluna taktığı Atatürk resmine bakarken, benim gözüm gökteki parlak hilaldeydi. Ben olmak ona da yetmemiş, fikirlerime değil güzelliğime müptela olmuştu.
Kadınlar birer sanat müziği şarkısı gibidir. Zarif, latif, narin… Her dinlendiğinde ruhunuzda derin izler bırakır. Herkes sevmez sanat müziğini, sadece aşık olanlar bilir. Ben Zeki Mürenin dudaklarından çıkan bir nameyim; “koklamaya kıyamam benim güzel manolyam…” Evet, koklandığında bile solan bir güzellik, kadınınki? Hayattaki bir emanetin öyküsü bu, öyle ki aldığım günden beri başına buyruk, hoyrat kullandığım, taşımakta hep zorlandığım ve yükünün altında ezildiğim bir emanet: Güzellik! Güzelliğin ağır bedelini öderken, aldığınız darbelerle çirkinleşebiliyorsunuz. Duyduklarınız kulaklarınızı, gördükleriniz gözlerinizi mühürlemeye yetmiyor. Yine de duymaya, bakamaya devam ediyorsunuz. Her baktığınız, her derinden dokunan bedenden öte ruhunuzu darmadağın edebiliyor.
Kadınlık daha doğmadan, annenizin yüzünde bıraktığınız güzellikle başlıyor. İlk farklılığınız kıyafetlerinizdeki allı pullu pembelikle sempati topluyor. Nerdeyse üç yaşlarında beyninize zerk edilen kadınlık, şefkatle oyuncak bebeklerde can buluyor. Sonra her şeye şefkatle bakmayı öğreniyorsunuz ama siz bakarken karşınızdaki sizin şefkatinizi tarumar edebiliyor. Bunu yaparlarken sizin güzel olma önceliğinizi kullanıyorlar. Her gördüğünüz gözün bedeninizde dolaştığını fark ettiğinizde, bazen kendinizi oracıkta bırakıp sadece içinizle, ruhunuzla orayı terk etmek istiyorsunuz. Bu kalıbı taşıyamıyorum artık! “Bırak beni! Bana ağır geliyorsun, kal burada! ne yaparlarsa yapsınlar, yeter üstümdeki bu kadınlık elbisesi” diyorum. Her sabah işe giderken, kadınlığımı gardıroba asıp, ben olarak insan olarak çıkmak istiyorum. Sonra babama söylediğim savunma tadındaki sözlerim aklıma geliyor; “hayatımı zorlaştırmak istemiyorum baba”. Böyle hayat çok mu kolaydı ki. Kadın olmak, güzel olmak. Her sözde bir ima, bir davet duymak, her bakışta soyunmak, her gülüşte bir bedel ödenmesinin beklenmesi.
Hemen hemen her gün okuduğum şu dua; Allahumme ecirna minennisa (Allah’ım beni kadınlardan-şer, fitne ve bela-koru). Korunmaya muhtaç, karşı cinse mukabil asıl korunması gereken ben ve kadınlığım değil miydi? Nerdeyse her gün kendime, kadınlığıma karşı bu duayı okuyordum. Peki ya beni ne koruyacaktı? Sadece Cevşen ruhumun yansıması olan güzelliğimi korumaya yeter miydi ki? Esas olan bu güzelliği korumak için ben üstüne düşeni yapmış mıydım ki? Evet, bütün dualar üstüne düşeni yapmıştı ama ben kendimi yeterince setretmemiştim. Savaş meydanında zırhsız dolaşmıştım. Dinlenirken kadın olmanın karşı tarafta bıraktığı etkiyi perdeleyememiştim. Sevdiğime emanet olacak güzelliğimi, sadece ben taşıyarak yükümü ağırlaştırmıştım. Özür dilerim baba, seni dinlemeyip, bu hayatı ve gerçek hayatı zorlaştırdığım için!
Özür dilerim. Dönüş yolundayım, denizin içi üstündeki gibi dalgalı değil, durgun. Suya bırakacağım çok kızgınlıklarım ve çok kırgınlıklarım var. Sadece sevdiklerimi içimde tutacağım bir dalga bekliyorum.