+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 17

Konu: Tesettur Risalesi Kesfedilirken

  1. #1
    Vefakar Üye yuksek-Sadakat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    313

    Standart Tesettur Risalesi Kesfedilirken

    Tesettur Risalesi Kesfedilirken(1)

    13 Nisan 2008 tarihli Radikal 2’de Handan Koç’un “Tesettür Risâlesi hakkında” başlıklı bir yazısı vardı.

    30 Mart’ta Risâle-i Nur Enstitüsünün düzenlediği “Meşrutiyetin 100. yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” konulu panel vesilesiyle ülkemizin fikir dünyası içinde önemli yeri olan Said Nursî’nin risâlelerinden birini ele almanın öne-mine inanarak bu yazıyı yazmış, Tesettür Risâlesinin Birinci Hikmetine makalesinde aynen yer vermişti. Yazısının sonunu “Tesettür bir toplumsal öneridir. Tüm Türkiye sathında bu önerinin sahipleri ve gerekçeleri vardır. Dolayısıyla ben Türkiyeli bir feminist olarak bugün Said Nursî’nin görüşlerini benimseyen ve hoş gören herkesten, bu risâlenin en azından birinci hikmet bölümü ile ilgili olarak ne düşündüğünü yazmasını beklediğimi söylemek isterim” diye bitiriyordu.

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki, hayatın sırlarını keşfetmeye çalışan ve yıllardır süren kısır başörtüsü tartışmalarından bunalan biri olarak sorularımın bütün cevaplarını Nur Risâlelerinde buldum. Sorularım bitmedi, okumalarım da.

    Risâle-i Nur Külliyatı bir mücevher sandığı ise Hanımlar Rehberi hususan Tesettür Risâlesi bu sandıktaki eşsiz mücevherlerden biridir. Bu eşsiz mücevher, günümüz şartlarında dünyanın neresinde olursa olsun hakikati arayan her kadının mutlaka dikkatini çekecektir. Eminim, başka arkadaşlarım daha güzel tarif edeceklerdir ama keşfedebildiğim kadarıyla bu mücevherin hususiyetlerinden bahsetmeye çalışacağım. Bu yazı sadece konuya giriş ve Risâle-i Nurların genel tablosu içinde Tesettür Risâlesinin özel konumu ile ilgili. Diğer yazılarım inşallah sadece Birinci Hikmet üzerine olacak.

    GÖNÜLLER FETHEDİLİYOR
    Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesini, Osmanlının son dönemleri olan 1910’lu yıllarda Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de iken kaleme alır. Sonrasında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde yapılan inkılâplara dokunmaması için Tesettür Risâlesini setreder, gizler! (Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursî, Eskişehir Hayatı)

    Ama güneşin ışıklarına mani olmak mümkün müdür? Tesettür Risâlesi de bütün Risâleler gibi okuyup da beğenenler arasında hızla yayılır. Matbaa yaygın değildir ve din konusunda sıkı baskılar olduğundan insanlar kendi el yazılarıyla çoğaltırlar bu eserleri. Risâle-i Nur Külliyatına ait 600.000 nüsha elle yazılarak neşrolur, Anadolu’yu aydınlatır. Halk sahip çıkar Nurlara. Okuyanların gönüllerini fetheder nurlu satırlar zira.

    EĞİTİM SEFERBERLİĞİ
    Bu neşir hizmeti sırasında şefkat kahramanı hanımların yaptıkları fedakârlıklar Külliyatın Lâhikalar kısmında müşahhas örneklerle geçer satır aralarında. Söz gelimi Kastamonulu hanımlar bu eserleri fark ettiklerinde kendi aralarında bir araya gelerek mütalâa ederler ve el yazılarıyla çoğaltırlar. En kıymetli giysileri olan kadifeli sırma işlemeli gelinliklerini de keserek bu eserlere şık ciltler oluştururlar.
    Bütün Anadolu’da adeta bir eğitim seferberliği başlamıştır. Okuma yazma bilen kadınlar elleriyle yazarak, bilmeyenler eserleri yazan eşlerine büyük destekler vererek bu eğitim seferberliğine girişirler. Gerektiğinde erkeklerin ev geçindirme va-zifesini üzerlerine alıp tarlalarda çalışır, sırtlarında odun taşırlar. Bir karşılık beklemeksizin gönüllü yaparlar bunları. Zira fark etmişlerdir ki, yaşarken ve ölüm ötesinde huzurun anahtarı bu eserlerdedir.

    TESETTÜR RİSÂLESİNİN ORİJİNALLİĞİ
    Tesettür Risâlesi de bu şekilde halk arasında yayılan nur risâlelerinden bir tanesidir. Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın tesettür âyetini (Ahzab Sûresi, 59.) kadın fıtratı üzerinden yorumladığı bu eserinde, semâvî emre muhalefet edip kadınları esaret altına alıyor diyen sefih medeniyeti ve düşünürlerini muhatap alır. Kadının ruhsal ve bedensel özellikleri, toplum hayatındaki, aile yaşantısındaki konumu, eşiyle ve çocuklarıyla olan iletişimi noktalarından yaklaşarak tesettür emrinin fıtrî esaslarını anlatır.
    Kur’ân’ın tesettür emrini yorumlayan benzer eserlerden çok farklı, son derece orijinal bir yaklaşımdır bu. Zira diğer tefsirlerde daha çok mü’min kadınların tesettürü dinî bir zorunluluk olarak yaşamaları gerektiği noktasından yola çıkılarak açıklamalar yapılmıştır. O eşsiz eserler 14 asır boyunca tesettür âyetlerini bu açıdan yorumlayarak toplum hayatına yön vermişlerdir. O zamanlarda Kur’ân’ın tesettür emrine bu kadar itiraz yoktur ki zaten! Ama asrımızda çağdaşlık adına Kur’ân’ın tesettür emri reddedildiğinden farklı bir açıdan âyetlerin yorumu gerekir. Tesettür Risâlesinin kadının fıtratı üzerine temellendirilerek yazılmasının sırlarından biri bu olsa gerektir!

    ESKİŞEHİR AĞIR CEZA MAHKEMESİ
    Peki halkın, özellikle kadınların bu kadar sahiplenmesine rağmen netice ne olur? Bediüzzaman Hazretleri yüz yirmi talebesiyle 1934’de Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilir. Suç teşkil edecek hiçbir delile rastlanmaz. Bu yüzden kanaat-i vicdaniye ile keyfî bir şekilde Bediüzzaman’a 11 ay, on beş arkadaşına 6’şar ay ceza verilir, diğerleri serbest bırakılır… Bediüzzaman Hazretleri, bu karara itiraz eder. Cezanın beygir hırsızlarına ya da kız kaçıranlara lâyık olduğunu, ya serbest bırakılmasını, ya idam edilmesini ya da yüz bir sene hapsedilmesi gerektiğini ısrarla belirtir.

    Risâle-i Nur Külliyatının satırları arasında mahkeme safhalarını adım adım takip etmek mümkündür. Bediiüzzaman Hazretlerinin hukuk mücadelesi gerçekten yakın tarih sayfaları arasında yer alan altın sayfalardır… (A.g.e.)

    Bediüzzaman, Tesettür Risâlesi içinde yer alan “Merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuru-yor!” satırları yüzünden almıştır mahkûmiyet cezasını.

    Başka bir eserinde Eskişehir Mahkemesini “Mahkeme, kendini ve hakimlerini ebedî mahkûm ve mahcub eylemiş!” di-yerek yorumlar.

    İTİRAZI OLAN VAR MI?
    Günümüzde hemcinslerimiz bütün dünyada basın yayın organlarında “cinsel meta” yani ticârî değeri olan bir mal olarak kullanılmaktadır. Reklâmdan sinema sektörüne, defilelerden gazetelerin arka sayfalarına kadar uzanan bir silsiledir bu. Öylesine küresel azgın bir çarktır ki masum çocukları bile istismar eder. Kadınların ölüsünü bile paraya çevirir. (İntiharının üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen ‘ilahe’ olarak sunulan Marilyn Manroe’nun hâlâ mezarında bile rahat bırakılmaması ne kadar ibretlidir!)
    Bugün kadınlara yönelik cinsel suçlardaki artışlarda kadının kendini teşhir etmesindeki pay büyüktür şüphesiz.
    Bu tesbite itirazı olan var mı?

    (“On adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın” der Bediüzzaman Tesettür Risâlesinin Birinci Hikmetinde. Önümüzdeki hafta da bu tesbiti açmaya çalışalım)
    20.04.2008
    E-Posta: yasemin@yeniasya.com.tr

  2. #2
    Vefakar Üye yuksek-Sadakat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    313

    Standart Tesettur risalesi Kesfedilirken (2)

    Geçen haftaki yazımızı Tesettür Risâlesi’nin Birinci Hikmeti’nde yer alan “On adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın” tesbitini açmaya çalışacağımızı ifade ederek bitirmiştik.
    Bu bir sonuç cümlesidir. Bediüzzaman Hazretleri, bu sonuç cümlesini ifade etmeden önce kadın fıtratı üzerine şu tesbitleri yapar ve “istatistikî bilgi” verir:
    “Kadınların on adetten altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan (töhmetli olma, suçlu olma) korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.”
    Evet Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri haklıdır. Hatta son araştırmalar onda 2-3 olarak verdiği oranın iyimser olduğunu gösteriyor!
    2005 yılında 10 farklı ülkeden 3.000 kadınla görüşülerek yapılan şu araştırmayı bir inceleyin:
    * 100 kadından ancak 2’si kendini “yeterince güzel” buluyor.
    * Kadınların yarısından fazlası günümüzün güzellik idealleri karşısında kendilerini güzel hissetmenin zor olduğuna inanıyor.
    * Araştırmaya katılan on kadından yedisi güzelliğin sadece fiziksel özellikler bazında çok dar bir bakış açısıyla tanımlandığını düşünüyor.
    (Dove Global Araştırması, 10 ülke, 2005)
    Evet, günümüzde boy boy model fotoğrafları, güzellik takıntısı, sıfır beden derken, değil 10 kadından 2’si 3’ü gibi bir bolluk, yüz kadından ancak ikisi kendini güzel buluyor!
    Zira, doğuştan değil, ama sonradan; sefih medeniyetin güzellik anlayışıyla kadınlar giderek bakılacak bir şeye dönüştürüldüler. Şüphesiz bunda erkeklerin inkâr edilemez bir payı var.

    Kendini gizleyen kadınlar

    Kendinden daha güzellerin olduğunu düşünen kadın çirkin olmamak için kendini örter. Aslında ciltte bir tabaka oluşturan makyaj malzemeleri, bronzlaşma, ciltteki buruşukları ütüleyen (!) türlü çeşit estetik operasyonlar, ak saçları türlü renklere dönüştüren saç boyaları, aksesuar amaçlı gözlükler, lensler, şapkalar, başlıklar da çağdaş medeniyetin kadınlara sunduğu bir tür örtünme, gizlenme, kendini saklama şekli değil midir?


    Esaretin ta kendisi!


    Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “Kur’ân’ın tesettür emrine muhalefet eden sefih medeniyet” ideal bir “kadın modeli” tesbit eder. Reklâm afişleriyle, sinema filmleriyle, TV dizileriyle, gazetelerin son sayfalarıyla, defilelerle “ideal model” piyasaya sürülür. “Bakılacak” bir kadındır bu ve aslında yoktur! Zira gelişen teknoloji sayesinde bilgisayar düzeltmeleriyle hepsi “fhotoshoplu”dur! Kadınların bu “ideal modele” benzemeye çalışması ciddî bir endüstri sektörünün doğmasına sebep olmuştur. Zayıflama âletleri ve kıyafetleri, diyet ürünleri, kozmetik ve güzellik sektörü, estetik uygulamalar…. İltifat ve beğeninin “uyuşturucu” etkisine kapılan kadınların bu güzelleşme gayretleri bazen “takıntı” boyutuna bile ulaşır.
    O zaman doğuştan gelen özelliklerine meydan okuyan, “estetik ameliyat bağımlısı” kadınlar oluşur. Asyalı kadınlar beyazlaşmaya, Çinli kadınlar gözlerini düzeltmeye, Japonlar saçlarını sarartmaya çalışırlar. Fazla yağları vücuttan çeken estetik operasyonlarda çoğu kadın sağlığını yitirir. “Sıfır beden” takıntısı ölüme varan derecede kadın ölümlerini getirir. Boyunu iki santim daha uzatmak için riskli ameliyatları göze alan hatunlar görülür…
    Kadınların kendi paraları ve tercihleriyle kendilerine yaptıkları, yaptırdıkları “Çin işkencesi” gibi bir durumdur bu!
    Masaldaki “Kral çıplak!” diyen çocuğun aldanmaz duyguları, karşılık beklemeyen doğruluğu gerekir gerçekleri görmek için. Ama sefih medeniyet çocukları da hipnotize eder adeta. Kadınlara “hürriyet” maskesi altında verilen “eğitimin dersleri” daha küçücük bir kız çocuğu iken başlar. İdeal güzel kadın modeli tazecik beyinlere oyunlarla, oyuncaklarla, çizgi filmlerle, dizilerle kazınır.
    Batıda, bu yalanları keşfeden hakikat arayıcıları kampanyalar düzenleyip cazibedar fitne karşısında daha aklını kaybetmemiş anneleri ikaz etmekteler. Sloganları da şu: “Güzellik endüstrisi ona ulaşmadan önce kızlarınızla konuşun!” (Bu nokta ayrı yazı olabilecek bir konu.)

    “İzm”ler kadına mutluluk getirmiyor!

    Her şeyi paraya dönüştüren ve kadını metalaştıran Kapitalist sistemin cins-i lâtiflere sunduğu mutluluk ve hürriyet formülü böyledir işte!
    Peki kadına hürriyeti asıl biz sağlıyoruz diyen Komünizm huzuru getirmiş midir? Geçtiğimiz günlerde gazetelerde “ahlâksız teklif” yorumuyla yer alan ibretli bir haberi hatırlayacaksınız. Soğuk Savaşın en sıcak döneminde 1973’te Çin’in Komünist lideri Mao ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissenger bir araya gelirler. Mao: “Çin çok yoksul bir ülke. Bizim en çok sahip olduğumuz şey kadınlar. Size 10 bin hatta 10 milyon kadın gönderebiliriz! Bırakın ülkenize gitsinler. Felâketler çıkarırlar, yükümüzü hafifletirsiniz” der. Kissenger cevap verir: “Çinli kadınlar için kota ya da gümrük tarifemiz yok!” Gülerler. (14 Şubat 2008, Vatan gazetesi)
    İşte, “Kur’ân’ın tesettür emri esarettir!” diyen sefih medeniyetin iki ana kolu olan Kapitalizm ve Komünizm kadını böyle kıskaca alır, esir eder!
    Şimdi gelin de rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’nin sözünü hatırlamayın: “‘İslâmiyet kadınları kafesler arkasına saklıyor’ diyenler, asıl kendileri kadınları kafeslemek isteyenlerdir!”
    Bu noktada kendini tanıyan, bilinçli, başkalarının hevesleri için kendini kullandırtmayan, ama başkalarını da kendi arzuları için kullanmayan münevver kadınlara ihtiyaç vardır. Bu da ancak eğitimle mümkündür. Hapishaneleri dolduran üniversitelilerden değil, iman hakikatlerinin nuruyla aydınlanmış hanımlardan bahsediyorum.

    Gerçek güzellik

    Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’dan ve Efendimizden (asm) aldığı ders ile varlık âleminde yaratılan her şeyin en güzel şekilde var edildiğini eserlerinin pek çok yerinde sık sık zikreder. Zahiren çirkin görünen şeylerde bile nice gizli güzellikler vardır, fark edebilene! Zira var edilmek ve hayat sahibi olmak Yaratandan mahlûkata verilmiş en büyük armağandır! Hayat kitabı lâyıkıyla okunabilirse eğer en küçük varlıktan en büyüğe İlâhî nakışlar hep nakşeden Zatı gösterir insanoğluna.
    Bu bakış açısıyla hastalık da güzeldir, ihtiyarlık da! Saçlardaki aklar da güzeldir, yüzdeki buruşukluklar da! Yani çirkin kadın yoktur. Kendini çirkin zanneden kadın vardır! Eşyanın Yaratıcısını aksettiren melekût boyutunda her şey güzeldir.
    Hem, güzellik bir nimettir ve nimete şükredilmesi gerekir. Güzellik nimetine şükür, güzelliği Vereni razı edecek şekilde yaşamakla mümkündür. Asıl çirkinlik, şükredilmeyen güzellik nimetidir. Güzelliğini seven ve bozulmamasını muhafaza etmek isteyen her güzelin bunu idrak etmesi, vücut nimetini günahları kazanmak ve kazandırmak için kullanmaması gerekir! Bunu yaptığında güzelliği ebedîleşir! Ölüm ötesi âlemde daha mükemmel bir şekilde kendisine yeniden ihsan edilir!

    Son söz
    Aslında sadece ülkemizde değil, bütün dünyada güzellik kavramının mercek altına alınıp gerçek güzelliğin yeniden keşfedilmesi gerekiyor! Basmakalıp tariflerle değil, farklı boyutlardan bakarak gerçek güzelliği yeniden tanımlamak gerekiyor. Ne dersiniz?

    27.04.2008

    E-Posta: yasemin@yeniasya.com.tr


  3. #3
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    Alıntı yuksek-Sadakat Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster

    Kendini gizleyen kad?nlar

    Kendinden daha güzellerin olduğunu düşünen kad?n çirkin olmamak için kendini örter. Asl?nda ciltte bir tabaka oluşturan makyaj malzemeleri, bronzlaşma, ciltteki buruşuklar? ütüleyen (!) türlü çeşit estetik operasyonlar, ak saçlar? türlü renklere dönüştüren saç boyalar?, aksesuar amaçl? gözlükler, lensler, şapkalar, başl?klar da çağdaş medeniyetin kad?nlara sunduğu bir tür örtünme, gizlenme, kendini saklama şekli değil midir?


    Esaretin ta kendisi!


    Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “Kur’ân’?n tesettür emrine muhalefet eden sefih medeniyet” ideal bir “kad?n modeli” tesbit eder. Reklâm afişleriyle, sinema filmleriyle, TV dizileriyle, gazetelerin son sayfalar?yla, defilelerle “ideal model” piyasaya sürülür. “Bak?lacak” bir kad?nd?r bu ve asl?nda yoktur!

    Zira gelişen teknoloji sayesinde bilgisayar düzeltmeleriyle hepsi “fhotoshoplu”dur! Kad?nlar?n bu “ideal modele” benzemeye çal?şmas? ciddî bir endüstri sektörünün doğmas?na sebep olmuştur. Zay?flama âletleri ve k?yafetleri, diyet ürünleri, kozmetik ve güzellik sektörü, estetik uygulamalar….

    ?ltifat ve beğeninin “uyuşturucu” etkisine kap?lan kad?nlar?n bu güzelleşme gayretleri bazen “tak?nt?” boyutuna bile ulaş?r.

    O zaman doğuştan gelen özelliklerine meydan okuyan, “estetik ameliyat bağ?ml?s?” kad?nlar oluşur. Asyal? kad?nlar beyazlaşmaya, Çinli kad?nlar gözlerini düzeltmeye, Japonlar saçlar?n? sarartmaya çal?ş?rlar.

    Fazla yağlar? vücuttan çeken estetik operasyonlarda çoğu kad?n sağl?ğ?n? yitirir. “S?f?r beden” tak?nt?s? ölüme varan derecede kad?n ölümlerini getirir. Boyunu iki santim daha uzatmak için riskli ameliyatlar? göze alan hatunlar görülür…

    Kad?nlar?n kendi paralar? ve tercihleriyle kendilerine yapt?klar?, yapt?rd?klar? “Çin işkencesi” gibi bir durumdur bu!

    Masaldaki “Kral ç?plak!” diyen çocuğun aldanmaz duygular?, karş?l?k beklemeyen doğruluğu gerekir gerçekleri görmek için. Ama sefih medeniyet çocuklar? da hipnotize eder adeta.

    Kad?nlara “hürriyet” maskesi alt?nda verilen “eğitimin dersleri” daha küçücük bir k?z çocuğu iken başlar. ?deal güzel kad?n modeli tazecik beyinlere oyunlarla, oyuncaklarla, çizgi filmlerle, dizilerle kaz?n?r.

    Bat?da, bu yalanlar? keşfeden hakikat aray?c?lar? kampanyalar düzenleyip cazibedar fitne karş?s?nda daha akl?n? kaybetmemiş anneleri ikaz etmekteler. Sloganlar? da şu: “Güzellik endüstrisi ona ulaşmadan önce k?zlar?n?zla konuşun!” (Bu nokta ayr? yaz? olabilecek bir konu.)

    “?zm”ler kad?na mutluluk getirmiyor!

    Her şeyi paraya dönüştüren ve kad?n? metalaşt?ran Kapitalist sistemin cins-i lâtiflere sunduğu mutluluk ve hürriyet formülü böyledir işte!
    Peki kad?na hürriyeti as?l biz sağl?yoruz diyen Komünizm huzuru getirmiş midir?

    Geçtiğimiz günlerde gazetelerde “ahlâks?z teklif” yorumuyla yer alan ibretli bir haberi hat?rlayacaks?n?z. Soğuk Savaş?n en s?cak döneminde 1973’te Çin’in Komünist lideri Mao ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Dan?şman? Henry Kissenger bir araya gelirler.

    Mao: “Çin çok yoksul bir ülke. Bizim en çok sahip olduğumuz şey kad?nlar. Size 10 bin hatta 10 milyon kad?n gönderebiliriz! B?rak?n ülkenize gitsinler. Felâketler ç?kar?rlar, yükümüzü hafifletirsiniz” der. Kissenger cevap verir: “Çinli kad?nlar için kota ya da gümrük tarifemiz yok!” Gülerler. (14 Şubat 2008, Vatan gazetesi)

    ?şte, “Kur’ân’?n tesettür emri esarettir!” diyen sefih medeniyetin iki ana kolu olan Kapitalizm ve Komünizm kad?n? böyle k?skaca al?r, esir eder!
    Şimdi gelin de rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’nin sözünü hat?rlamay?n: “‘?slâmiyet kad?nlar? kafesler arkas?na sakl?yor’ diyenler, as?l kendileri kad?nlar? kafeslemek isteyenlerdir!”

    Bu noktada kendini tan?yan, bilinçli, başkalar?n?n hevesleri için kendini kulland?rtmayan, ama başkalar?n? da kendi arzular? için kullanmayan münevver kad?nlara ihtiyaç vard?r. Bu da ancak eğitimle mümkündür. Hapishaneleri dolduran üniversitelilerden değil, iman hakikatlerinin nuruyla ayd?nlanm?ş han?mlardan bahsediyorum.

    Gerçek güzellik

    Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’dan ve Efendimizden (asm) ald?ğ? ders ile varl?k âleminde yarat?lan her şeyin en güzel şekilde var edildiğini eserlerinin pek çok yerinde s?k s?k zikreder. Zahiren çirkin görünen şeylerde bile nice gizli güzellikler vard?r, fark edebilene!

    Zira var edilmek ve hayat sahibi olmak Yaratandan mahlûkata verilmiş en büyük armağand?r! Hayat kitab? lây?k?yla okunabilirse eğer en küçük varl?ktan en büyüğe ?lâhî nak?şlar hep nakşeden Zat? gösterir insanoğluna.

    Bu bak?ş aç?s?yla hastal?k da güzeldir, ihtiyarl?k da! Saçlardaki aklar da güzeldir, yüzdeki buruşukluklar da! Yani çirkin kad?n yoktur. Kendini çirkin zanneden kad?n vard?r! Eşyan?n Yarat?c?s?n? aksettiren melekût boyutunda her şey güzeldir.

    Hem, güzellik bir nimettir ve nimete şükredilmesi gerekir. Güzellik nimetine şükür, güzelliği Vereni raz? edecek şekilde yaşamakla mümkündür. As?l çirkinlik, şükredilmeyen güzellik nimetidir.

    Güzelliğini seven ve bozulmamas?n? muhafaza etmek isteyen her güzelin bunu idrak etmesi, vücut nimetini günahlar? kazanmak ve kazand?rmak için kullanmamas? gerekir! Bunu yapt?ğ?nda güzelliği ebedîleşir! Ölüm ötesi âlemde daha mükemmel bir şekilde kendisine yeniden ihsan edilir!

    Son söz
    Asl?nda sadece ülkemizde değil, bütün dünyada güzellik kavram?n?n mercek alt?na al?n?p gerçek güzelliğin yeniden keşfedilmesi gerekiyor! Basmakal?p tariflerle değil, farkl? boyutlardan bakarak gerçek güzelliği yeniden tan?mlamak gerekiyor. Ne dersiniz?

    27.04.2008
    Doğru söze ne denir!..

  4. #4
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart


    Tesettür, yaratılış gerçeği



    Handan Koç’un bence samimî sesleniş ve sorulara yer verdiği, “Tesettür Risâlesi hakkında” başlığıyla Radikal2'de yayınlanan yazısı, bana fikir dünyamızda bazı şeylerin çok olumlu yönde değiştiğini hatırlattı birdenbire.


    Öncelikle ona Tesettür Risâlesini okuduğu ve anlamak üzere sorular yönelttiği için teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.


    Risâle-i Nur mesleğini tarikat olarak tanımlamak gibi birkaç hatasına yazısının hemen altındaki yorumlar bölümünde cevap verdiğim için bunun üzerinde durmuyorum.

    “Metnin (Tesettür Risâlesinin) sonundan başa doğru gidersek, Nursî’nin dünyasının sınıfsal eşitlik fikrine nasıl kapalı olduğunu görürüz. Düşünün, âdî bir kundura boyacısı, rütbeli birinin açık bacaklı karısına sarkıntılık edebilir. Bu olmamalıdır. Âdî sıfatının bu rahat kullanımı, Nursî’nin sınıflara bakışını, üstlerin üst, astların ast kalacağı bir düzen taraftarı olduğunu ortaya koyar.” (H. Koç)

    Eşitlik ve adalet bazen birbirinden ayrılır. Her eşitlik, adalet olmayabilir. Said Nursî “Müsavatsız (eşitlik olmaksızın) adalet, adalet değildir” derken hukuk karşısındaki eşitliği kasteder. Bu açıktır. Yargı, hak lehine hüküm vermelidir.

    Said Nursî gerçekçidir, kadın ve erkek arasındaki yaratılıştan gelen farkları göz önüne serer. Bu farklar muâmelelerde de farklar doğmasını gerektirir. Her hukukta kadın ve erkek farkını gözeten hükümlere rastlanabilir. (Meselâ: İş hukukunda kadın ve erkekler için çalışma sınırları ayrı ayrı tanzim edilir. Biyolojik ve ruhsal farklar göz önüne alınır.)

    İnsanlar arasında “sınıf” denen, tabakaları oluşturacak farklılıklar vardır. Bu kaçınılmazdır. (Doğuştan ya da sonradan olması fark etmez.) Ne yaparsak yapalım, sınıfların oluşmasını da, oluşmasına sebep olan şeyleri de ortadan kaldıramayız. Said Nursî sınıflar arasında samimî kardeşlik ve yardımlaşma ve sevgi bağları tesis edilmesi gerektiğini söyleyerek bu gerçeği bir tanışmaya ve yardımlaşmaya tebdil eder. Zekât bahsinde fukara tabakasıyla zenginler tabakası arasında zekâtla kurulan saygı ve sevgi köprüsü düşünülmelidir.

    Koç’un, yazısında Üstad’dan iktibas ettiği “âdî” kelimesi “sıradan” mânâsındadır. Belki de “sade vatandaş” gibi birşey. Lûgatlere bakılırsa, “âdî”nin bu anlamı da fark edilebilir. Sonra bu yazıda, kunduracı ile “rütbeli” denen şahsın geldiği sınıf arasında nasıl bir fark olduğu vurgulanmamıştır. Vurgulanan, kendisini İslâm’ın 1400 yıldır uygulanan ve ezelden ebede giden hükümleriyle (tesettür, ezan…vs) mübareze etme kuvvetinde gören o zamanın o “rütbeli” şahsının, sade bir vatandaş olan kunduracı tarafından uğratıldığı onur kırıcı durumdur. İşte Üstad der ki: “..bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!” Nitekim “rütbeli” olsun, “rütbesiz” olsun hiç kimse, biricik eşine, kızına, annesine sarkıntılık edilmesini hoş karşılamaz. Hele böyle kibirli birisine bu “şamar”gibi gelir…

    “Kadınların zayıf yaradılışı yüzünden çarşafları kaleleri olmalıdır. Kadınların doğuştan zayıf yaratıklar olduğu fikri o kadar çok yinelenir ki, Said Nursî ve taraftarlarının kadınlara yönelik düşüncelerinde, cinsler arasındaki tabiî farkları tasnif edişinin ırkçı bir yaklaşıma yakın olduğu söylenebilir. Çünkü işaret edilen değişmez, kesin ve her kadına mahsus özellik zayıflıktır.” (H. Koç)

    Her ağacın en değerli yeri meyvesidir. Değerli olan daha hassasdır. “Zayıflık” değersizlik değildir. Kadın, korunması ve ipek sadefler içinde saklanması gereken öz bir cevher, bir değerdir. Zira kadında; erkeği kendine çeken bir değerler manzumesi vardır. Erkeği kadına doğru çeken şey sadece cinsellik değildir. O da çok büyük pay sahibidir, ama erkek duygusal anlamda bir tamamlayıcı da bulur kadında. Kadın da erkekte tabiî. Bu çekim, bir aileyi netice verir. Kadın erkek arasındaki çekim, gezegenler arasındaki çekime çok benzer. Kadın ve erkek birbirlerini çekerek bir yörüngeye girerler. Burada oluşan sistemdir aile. Nasıl kâinatta gezegenler arasındaki devasa enerji ve çekim, dengeler örtüsüyle sarılarak bozulmaktan korunmuşsa; aile denen bu küçük güneş sistemini de tesettürle örtmek elzemdir. Kadın ve erkek tesettürle ve yüksek ahlâkla örtündüklerinde başka yabancı maddeler bu sistemi bozamaz, kirletemez. Toplum böyle sağlıklı olur.

    Kâinata bakılacak olursa, her şey ama her şey bir örtü taşır. Meyveler, hücreler, gezegenler… Yani her şey örtülüdür. İslâm, Allah’ın Settar ismine dayanan bu küllî kanunun bir ucunu insanda kadın ve erkeğe farz kılar ki, taşıdıkları değerler heba olmasın, dağılmasın, çürümesin, tefessüh etmesin.

    “Namus ne demektir?” diye hiç merak ettiniz mi? Üstad, İşârâtü’l-İ’câz’da şöyle der:

    “İnsan, santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlâhiyenin şuâlarına bir merkezdir. Binaenaleyh, insanın, o kanunlara intisap ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da, ancak o emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.” (s. 141)

    Yani bizim namus dediğimiz, kısaca ahlâk-ı İslâmiyye, kâinatta her an cârî olan küllî kanunların insan denen küçük kâinatta olması gereken ucudur. Çünkü Said Nursî “İnsanı büyütürsen bir kâinat olur” der. Doğrudur… Bilim buna şahittir. İnsan kâinatın bir modeli gibidir.

    Elhâsıl kadınların zayıflıklarına yapılan vurguda, onlarda olan değere ve ihtiyaç duydukları ihtimama yapılan işareti görmezsek, bütün bütün hata ederiz.

    “Ayrıca kadınlar doğuştan kıskançtır, çirkinliklerinin görülmesini istemezler ve erkeklerin himayesine muhtaç oldukları için onlar tarafından hiyanetle itham edilmekten çok korkarlar, dolayısıyla kendilerini hamilerine sevdirmeye çalışırlar. Kendilerini hamilerine yani kocalarına sevdirmelerinin yolu ise tesettürden geçer.” (H. Koç)

    Tesettür Risâlesi'nin Birinci Hikmet'inde psikolojik ve sosyolojik bir analiz vardır. Kadınların hepsi doğuştan kıskanç demek değildir. Zaten Bediüzzaman da, "bir kısmı" demiştir. Bu bir gerçektir. Elbette erkekler arasında olduğu gibi, kadınlar arasında da bu his olabilir. Burada “iyidir” veya “kötüdür” denmemiş ayrıca. Sadece bir tesbit yapılmış. “Kadınların hiçbirinde zerre kadar kıskançlık yoktur” diyen beri gelsin…

    Başta da dediğimiz gibi her eşitlik hak değildir. İnekten aslan gibi yırtıcı olmasını, aslandan inek gibi süt vermesini bekleyemeyiz. Yaratılmış her sınıf arasında tam bir yardımlaşma ve uyum olmalı ki, dünya cennetin bekleme salonu gibi bir hâl alsın.

    Allah, kâinatı oluşturan her mevcuda uygun bir program yazmıştır. İnsanı mükellef tuttuğu kurallarında ise, yaratılışımızdan gelen özelliklerimizi dikkate alarak bize en uyumlu programı önerir. Tesettürü, kadına ve erkeğe, kendi yaratılışlarına uygun olarak (sünnetle sabit olan şekil ne ise onu) farz kılar. Allah, kimin eline ne verdiyse, ona göre bir şey ister. Kadın insan neslinin devamını ve sağlığını temin eden sayısız hassas özelliklerle donatılmıştır. Bu sadece doğurmak değildir, yanlış anlaşılmasın. Toplumu yetiştiren analardır. Şimdi bu hassasiyette yaratılmış bir insan ile erkek bir olabilir mi? Elbette farklılıklar olacaktır. Eğer her şey aynı, tek tip olsaydı hayat devam etmezdi.

    İşte bu hassas insanın (kadının), eşine şirin görünerek onun nazarında sadakat derecesini kazanmakla kendini sevdirmesini, ağır ve ezici görenlere sesleniyorum: Acaba sıcak aile yuvasının devamı için bu kutsal görevi ve ihtiyacı sadece kocasına karşı yapmak mı ağırdır, yoksa tesettürsüzlük ve pervasızlıkla o yuvayı yıkıp, bütün serseri ve ahlâksız erkeklere hedef, pis hayallerine tema ve bazı yakışıklı zengin erkeklerin de oyuncağı olmak mı daha ağırdır? Hayatın yükü denen bir sürü zorluğu birlikte kolayca kaldırmak için kadın ve erkek her sınıfta olduğu gibi karşılıklı sevgi içerisinde yardımlaşma ve kabiliyetlere göre maddî-mânevî iş bölümü yapmak zorundadırlar. Burada kadına düşen görevler erkeğe düşen görevlerden farklı olabilir. Bundan daha normal bir şey yoktur.

    “Kadınların eşitlik arayışlarının yükseldiği ve Batı’dan başlayarak tüm dünyayı etkilediği yılların insanı olan ve her şeyi takip etme iddiasında olan Nursî için doğum kontrolü akla hayale gelmeyen bir şey olmuş olamaz. Çünkü kutsal addedilenler dahil çok eski metinlerde bile, kadınların meşrû görülen-görülmeyen cinsel ilişkilerinin sonucu olarak doğum yapmamak üzere bir takım tedbirler aradıkları ve zaman zaman buldukları bilinir. Nursî bu bilgilere kapalıdır. Kadınlara sekiz-dokuz dakikalık bir zevk yüzünden hamile kalabileceklerini, bu yüzden erkeklerin iştahını açmayacak şekilde gezmeleri gerektiğini söyler. Nursî böylece, propagandasına korkutmayı katmaktan çekinmeyen bir siyasetçi yönü olduğunu belli eder.” (H. Koç)

    http://europa.eu/...

    Yukarıda linkini verdiğim sitede AB ülkelerinin 2004 yılı nüfus ve doğum istatistikleri yer alır. Buraya baktığımızda 25 Avrupa ülkesinde ortalama doğan her üç çocuktan birisinin evlilik dışı olduğu hemen anlaşılır. % 31.6 oranına denk geliyor. Bu tabloda en sağdaki sütun ülkelere göre evlilik dışı gerçekleşen doğum oranlarını göstermektedir. Çoğu Avrupa ülkesinde bu oranın neredeyse % 50 olduğunu takdirlerinize sunuyorum.

    Bu oranlar evlilik dışı doğum oranının felâket boyutunda olduğunu gösteriyor. Diyeceksiniz ki bu oranlar Avrupa’ya ait Türkiye’yi bağlamaz. Evet doğrudur ama zaten Risâle-i Nur, bu risâlesiyle, Kur’ân’ın bütün dünya kadınlarına teklif olarak gelmiş emirlerinden tesettürü anlatıyor ve sadece Müslümanları hedef alan bir açıklama yapmıyor. Ayrıca Türkiye’de de ahlâkî yozlaşmaya bağlı olduğu aşikâr olan bir evlilik dışı cinsel ilişki gerçeği var ki, aile ve toplumu tehdit eden ve içtimâî hayatı zehirlendiren en pis tehlikedir; son yıllarda giderek çoğalmaktadır.

    Açıkcası elimde bazı rakamlar var ama buradan vermeye yüreğim elvermediği için yazmaktan çekindim. Yalnız Türkiye’de de bu gayrimeşrû rezil zina illeti yüzünden beklemediği doğumlarla karşılaşan insan sayısı hatırı sayılır derecede fazladır.

    İşte Avrupa’da durum böyleyken, elbette takdir edersiniz ki doğan çocukların kısm-ı azamı, bütün yetiştirme zorluklarıyla kadının himayesine ve zayıf omuzlarına kalacaktır. Bu Avrupa gibi ahlâkî parçalanma geçiren ve maddeten zengin bir ülkede hemen kaos meydana getirmese de, Avrupa’ya nüfus ve zürriyet bakımından sakat kalmak olarak geri dönmüştür. Avrupa nüfusu hızla azalmaktadır. Dünya nüfusunun % 12’si şu anda Avrupalıdır 2050 yılında bu oranın % 6’ya düşmesi beklenmektedir.

    İşte Üstad Said Nursî Hazretleri çirkin ve pis şeyleri fazla tasvir etmeden, hakikati ve neticede anlaşılması gereken şeyi okuyucuya verir. Ve der ki: Birkaç dakika zevk için nefsinizin ve karşıdaki erkeğin oyununa gelmeyin ya da onu da baştan çıkarıp başınıza belâ almayın, tâ o pis işten (Avrupa’nın 1/3’ü gibi) zayıf başınıza daha şu dünyada bir sürü maddî meşakkat ve sıkıntı kalmasın.

    Evlât bakmak elbette ana babalar için bir zevktir. Ama evli olanlar için. Ana babası ayrı yaşayan çocukların kendilerine, ailelerine ve topluma çektirdikleri ıztırapların istatistiklerini de vermeye gerek görmüyorum. İz’ânınıza havale ediyorum.

    Bediüzzaman Said Nursî, her kelimesiyle bütün dünya insanlığına saadeti, selâmeti, gerçekten insan olmanın yollarını gösteren bize en yakın ve eşsiz sestir.

    Handan Koç Hanımefendiye bir aydın kişinin yapması gerektiği gibi bu devasa fikir güneşine yani Risâle-i Nur’a ilgi gösterdiği ve merdane bir şekilde sorular yönelterek bazı şeylerin anlaşılmasına vesile olduğu için teşekkür ediyorum.

    Barbaros Balaban Yeni Asya 02.05.2008

  5. #5
    Ehil Üye insirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    Kure-i Arz
    Mesajlar
    3.312

    Standart

    Tesettür Risâlesi keşfedilirken (3)




    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar…”

    Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesine Ahzab Sûresinin 59. âyeti ile başlar ve dört hikmet ile tesettürün kadınlar için fıtrî olduğunu (fark edebildiğim kadarıyla) kadın psikolojisi, biyolojisi, kadının sosyal hayattaki yeri, aile içindeki konumu, eşiyle çocuklarıyla olan iletişimi açılarından ispat eder. Bediüzzaman Hazretlerinin Tesettür Risâlesine doğrudan almadığı, ama Birinci Hikmette üzerinde sıkça durduğu, mânâ olarak yorumladığı bir hakikat vardır: Tesettürsüzlüğün kadınları incitmesi.
    Ahzab Sûresinin 59. âyetinin devamı şöyledir:
    “Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”
    Âyetteki “eziyete uğramak” tâbirinin bir yorumu da günümüzde sıkça kullanılan ifadeyle kadınların erkekler tarafından rahatsız edilmesi, cinsel tacizidir.
    Evet, bugün hangi düşünce ya da inançta olursa olsun fark etmez, bütün dünyada kadınların ortak problemlerinden bir tanesidir bu konu. Kadınlara yönelik suçlarda bazen cinayetle neticelenen saldırılar bir gerçektir. Cinayet uç bir nokta da olsa elle, dille ya da bakışla tacizin yaygın olmadığını söylemek mümkün müdür? Bu olaylarda kadın hep zarar gören taraftır. Korkar, çekinir, utanır, kendini aşağılanmış hisseder…

    Kadınlara özel…

    BUGÜN demokrasinin beşiği olarak tanınan İngiltere’de de kadınlar tacizden şikâyetçidir, Meksika’da da, Japonya’da da, Brezilya’da da, Rusya’da da, ülkemizde de...
    Tacizin en sık görüldüğü alan toplu taşıma araçlarıdır. Bu yüzden Londra’da kadınlara özel hizmet veren, sürücüsü yine kadınlar olan pembe taksiler işbaşındadır. Karnavallar şehri Rio’da da aynı hizmet kadınlara sunulmaktadır. Rusya’da, Japonya ve Meksika’da pembe taksilere ilâveten iş çıkış saatlerinde kadınlara özel otobüsler, tren ve metro vagonları faaliyettedir.
    Rahat yolculuk yapan kadınlar hayatlarından memnun, kadınlara yönelik suçların azalmasından polisler ve belediye yetkilileri memnun, kızlarının ve eşlerinin eziyet çekmediğini bilen babalar, kocalar memnun…
    (Ülkemizdeyse böyle bir tablonun uygulama ihtimalinden bile söz edilemez. Medyanın yapıştıracağı yafta hazırdır: Gerici ve yobazlar, ülkeyi ortaçağ karanlıklarına götürmek istiyorlar…)
    Konu ile ilgili kaynakları tararken Batıdaki hemcinslerimizin bu tacizlerden korunmak için ayrıca saçlarını erkekler gibi kestirdiklerini, şapka taktıklarını, beden hatlarını belli etmeyen kıyafetlerini tamamlayan ülkelerine has şal, panço gibi örtüler kullandıklarını öğrendik.
    Evet, örtünün adı ne olursa olsun fark etmez, şurası bir gerçek ki fıtratı bozulmayan her kadın örtünmek ister.

    Pis nazarlar, negatif enerjiler…

    “İNSAN sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur... Tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın nazik ve seriütteessür olduğundan maddeden tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.”
    Evet, dikkatli bakış hele de sevmediğiniz bir insandan geliyorsa rahatsız, huzursuz eder.
    Hayvanlar âleminde bile yeri geldiğinde bakış bir saldırı aracıdır. Belgesellerde avını bakışlarıyla adeta hipnotize edip etkisiz hale getiren yılan türlerini izlemekteyiz.
    Hayvanlarda bile etkili olan bakış, mahlûkatın en mükemmel donanımlı varlığı olan insanda da şüphesiz etkilidir.
    Güler misiniz ya da çok uç bir örnek mi dersiniz bilmem, ama daha geçenlerde ana haber bültenlerinde yetkililerin iş işten geçtikten sonra ancak marketin güvenlik kamerasında tesbit edebildikleri bir hırsızlık vak'ası yer alıyordu. Adam arkasında onca insan varken kasiyer kıza eğilip onu bakışlarıyla hipnotize ediyor, kız para üstü verir gibi herkesin gözü önünde bütün parayı gayet normalmiş gibi adama verecek kadar dengesini yitirebiliyordu.
    Parapsikolojide psikokinezi denilen bu hâl insanlık tarihi kadar eski. Halk arasında nazar, göz değmesi, kem göz gibi tabirlerle anılmakta.
    Evet, dikkatli bakış, muhatabı rahatsız, huzursuz edip, bazen ölümüne bile sebep olabilmekte.
    İşte Birinci Hikmet’te Bediüzzaman Hazretleri açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çoğu kadının erkeklerin dikkatli bakışlarından sıkılarak polislere “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye şikâyet ettiğini belirtiyor. Ya deşifre olmaktan utanıp, sıkılıp şikâyet etmeyenler? Onların sayısının da hayli yekûn tuttuğu bir hakikat.
    Evet, cins-i lâtif olarak tanımlanan kadınların (açık saçık oldukları halde) dikkatli bakıyor diye kendini güvende hissetmeyip polise erkekler için suç duyurusunda bulunması, örtünmenin kadının yaradılışında var olduğunun bir delili.
    Tesettürsüzlüğün istisnaları olsa da (!) en fazla kadına eziyet verdiğini ifade etmiştik. Birinci Hikmet’te belirtildiği üzere açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, namahrem erkeklerin ancak onda iki üçünün kendisine bakmasından hoşlanıyorsa, yedi sekizinden hoşlanmaz, kovar, soğuk davranır.
    Hem erkeği eliyle, diliyle, gözüyle taciz eden kadın sayısı çok azdır. Dünyanın her yerinde taciz edilen, eziyet çeken hep kadındır.

    Kadınlar neden korkar?

    KADINLAR erkeklerden farklı yaratılmışlardır. Damar yapılarından, kas gücüne kadar erkeğe kıyasla daha narindirler. (Hukuk ve insanlık değeri açısından eşit olan bu iki farklı cinsi, her bakımdan eşit ilân etmenin bir anlamı yoktur. Allah birbirlerini tamamlasınlar diye bu iki insan cinsini farklı yaratmıştır, iyi ki de böyledir.) Kendini, yavrularını koruyabilmesi için eşinin himaye ve yardımına ihtiyacı vardır kadının. (Gerçi aile kavramı yoktur, ama hayvanlar âleminde bile böyledir.) O yüzden de erkeği soğutmak istemez, kendini sevdirmek ister. Yabancı erkeklere karşı uzak durur, onların tacizinden korkar. Kendini onların zararlarından korumaya, gizlemeye, örtmeye çalışır. Zaten kadının biyolojik gerçeği, genleri bunu gerektirir. Bir erkek hayatı boyunca milyonlarca sperme sahiptir, poligamiye, çok eşliliğe yatkındır. Biyolojik alt yapısı buna uygun donatılmıştır. Kadının ise ortalama 400 yumurtası vardır. Her ay bir tanesini kullandığında en fazla 40 sene sonra üreme yeteneğini yitirir. O yüzden genetik olarak kadın kendinin ve çocuklarının çıkarını korumaya programlanmıştır, poligam yani çok eşli değildir. Yabancı erkeklerden kendisine ve çocuklarına gelebilecek bir müdahaleden fıtraten çekinir. Bunun için de kendini gizler, tesettürü tercih eder. Bu ırkçı bir yaklaşım, cinsiyet ayrımcılığı ya da kadının riyakârlığı anlamına gelmez. İlmî bir gerçektir. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin kadının yapısında rahatlıkla okunabilecek bir yaratılış mührüdür. Fıtratı bozulmamış her kadın, bu gerçeğin bir şahidi durumundadır. Bu hakikatin doğum kontrol yöntemleri ya da başka bir teknolojik donanımla değişmesi mümkün değildir. Ademler ve Havvalar, gerçeğini farklı açılardan işlemeye devam edeceğiz.

    04.05.2008

    Kainattaki gidisati izlesek ve israfin ve intizamsizligin olmadigini gorsek,sanirim bu bizim icin en buyuk tahkik egitimi olacaktir.

  6. #6
    Vefakar Üye nur_hadimi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    389

    Standart

    o halde çok bariz bir şekilde ALLAH'?n tüm kad?nlara bahşetmiş olduğu setretme lütfu setretmeye en çok karş? ç?kanlarda bile tecelli ediyor
    GENÇLİK HİÇ ŞÜPHE YOK Kİ GİDECEK.

  7. #7
    Yasaklı Üye halenur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    2.932

    Standart

    Güzel tespitler, Allah razi olsun.

  8. #8
    Ehil Üye insirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    Kure-i Arz
    Mesajlar
    3.312

    Standart

    Tesettür Risâlesi keşfedilirken (4) ŞEFKAT KAHRAMANI ANNELER




    Bediüzzaman Hazretlerinin eseri olan Tesettür Risâlesinin Dört Hikmetinden birincisinin yorumlar?na devam ediyoruz.
    Eser, benzerlerinden farkl? olarak sadece kad?n?n f?trat? üzerine temellendirildiğinden gerçekten son derece orijinal, aktüel, gündemden hiç düşmeyen konular? sat?r aralar?nda bar?nd?r?yor. Bu aç?dan her bir kelime ve kavram?n?n adeta didik didik edilmesinde büyük faydalar var.
    Özellikle semâvî emirlerin temellerine hücum edildiği günümüz şartlar?nda kendi hür iradesiyle Kur’ân’?n tesettür emrini benimseyen, hayat modeli olarak tercih eden, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini başucu kitab? yapan han?mlar?n şahsen ya da toplu olarak bu eseri dikkatli bir tefekkürle müzakere etmeleri, eserlerin sayfalar? aras?nda keşif yolculuğuna ç?kmalar? şüphesiz büyük aç?l?mlara vesile olacakt?r. Hele de böyle bir ortamda…

    KADINLAR KORKAK MIDIR?
    Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’te üzerinde durduğu hususiyetlerden bir tanesi de kad?nlar?n f?traten korkakl?ğ?d?r. Bu yüzden kad?n kendini gizlemeye, setretmeye meyleder. Kendisine haram olanlar?n iştah?n? açmamaya, tecavüzüne meydan vermemeye büyük gayret eder. Aksi takdirde sekiz dokuz dakikal?k bir zevki cidden ac?laşt?racak sekiz dokuz ayl?k hamilelik meşakkatini, ard?ndan sekiz dokuz y?l (en az?ndan!) himayesiz o çocuğun terbiyesi için uğraşacağ?n?, dolay?s?yla y?llarca o gayrimeşrû sekiz dokuz dakikal?k zevkin belâs?n? çekeceğini belirtir.
    Bediüzzaman Hazretleri bu tesbitlerinde haks?z m?d?r?
    ?şte bu yaz?m?z sorunun cevab? üzerine olacak.

    Asl?nda bütün kad?nlar en değerli varl?klar? olan hayatlar?n?, evlâtlar? için rahatl?kla fedâ edebilecek kadar cesurdur, kahramand?rlar. Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nur’un başka yerlerinde hususan Han?mlar Rehberi’nde s?k s?k bu hakikatin alt?n? çizer. Hatta hayvanlar âleminde korkakl?ğ? ile meşhur tavuk bile yavrusunu köpeğe kapt?rmamak için baş?n? fedâ etmekten çekinmez. Bu aç?dan bütün anneler şefkat kahraman?d?r!

    KADIN YOL AYRIMINDA
    Bu hakikatle birlikte kad?n için en büyük zorluklardan, korkulardan bir tanesi himayesiz bir evlâd? yetiştirme gayretidir. Hele bu evlât gayrimeşrû ilişkiden dünyaya gelmişse… Zira, gayrimeşrû ilişkiyi (?slâmî tabiriyle zinây?) göze alan bir erkek genel itibar?yla sorumluluktan kaçar, bir çocuğun mesuliyetini, himayesini üzerine almaz, hayvânî duygular?n?n esareti alt?ndad?r.
    ?şte kad?nlar?n kendilerini haram nazarlardan gizlemesi Ahzab Sûresinin ilgili âyetinde de söylendiği gibi “eziyete uğramamalar?” yani yine kendi selâmetleri için uygundur.
    Bu inanan bütün kad?nlar? ilerde olacaklardan korumaya yönelik Kur’ânî bir tavsiyedir. Tesettür önerisini dikkate almak ya da almamak kad?n?n kendi tercihidir.
    Kad?n tercihini Kur’ân’dan yana yapar kendini haram nazarlardan gizlerse zahiren (sözgelimi yaz s?caklar?nda örtünmek gibi) bir eziyet çeker, ama gönlü gül gülistand?r. Aksi takdirde en az?ndan haram nazarlar?n göz hapsinde esarete maruz kal?r. (Geçen yaz?m?zda taciz konusu üzerinde çok durmuştuk.)

    AD? VE ALÇAK OLMAK
    Bu tabirler Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’te sat?r aralar?ndan sark?nt?l?k yapan erkeklere perdeli olarak takt?ğ? s?fatlard?r. Avrupa’daki hemcinslerimiz bu adamlar? “Alçaklar!” diye polise suç duyurusunda bulunmuşlard?r.
    Bediüzzaman Hazretlerinin “Dünyaca rütbeten büyük bir adam?n aç?k bacakl? kar?s?na bilfiil sark?nt?l?k yapan adi kundura boyac?s?” tabiri kundura boyac?s?n?n bu hareketinin “adi” olduğunu belirtmektedir. Yoksa Handan Koç’un ifade ettiği gibi “s?n?fsal eşitlik fikrine kapal? olmak” ya da üst-ast ilişkisi” kast edilmemektedir. Mesleği değil, yapt?ğ? harekettir âdîce olan. (Radikal, 13 Nisan 2008)
    Nitekim, bu tâbir azd?r bile. Taciz edilen kad?nlar bunun kat be kat fazlas?n? muhataplar?na ifade etmektedirler.
    Ayr?ca kundura boyac?s?n?n bu âdîce hareketi yaparken korkusu da yoktur. Köyde kasabada da değil Başşehirde, gece de değil gündüz vakti, ?ss?z bir yerde de değil çarş? içinde, kalabal?ğ?n gözleri önünde dünyaca rütbeten büyük bir adam?n kar?s?na sark?nt?l?k edecek kadar pervas?zd?r.
    ?şin enteresan yan?, Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’teki bu sat?rlar yüzünden Eskişehir Ağ?r Ceza Mahkemesinde arkadaşlar?yla birlikte yarg?lanmas? ve suç unsuru bulunmad?ğ? halde “kanaat-i vicdaniye” ile mahkûm olmas?d?r.

    KADINLARIN “KORKU S?GORTASI
    Kad?n?n f?trat?ndaki korku duygusu onun tecavüze uğramamas? için koruyucu sigortas? hükmündedir. Hani ayd?nlanman?n sağl?kl? olarak gerçekleşmesi için “sigorta” olarak isimlendirilen ana elektrik düğmeleri vard?r ya, “sigorta att?ğ?” zaman her yer karanl?ğa gömülür, aynen onun gibidir korku kad?n için.
    Korku sigortas? kad?n? ilerde olacaklara karş? korunmas?n? hat?rlat?r hep. Bu çerçeve içerisinde kad?n için korku duygusu iyi bir özelliktir. Kad?n? mânen süsler, utanma, haya gibi ahlâkî güzellikleri de beraberinde getirir.
    ?şte, sefih medeniyetin bütün gayreti bu “korku sigortas?”n? iptal ettirmeye, att?rmaya yöneliktir.

    HAYD? KADINLAR B?RAZ CESARET!
    Sefih medeniyetin kad?nlar? esir etmekte kulland?ğ? temel düşüncelerden bir tanesidir bu. Modas?yla, TV dizileriyle, sinemas?yla, defileleriyle, reklâmlar?yla, klipleriyle, müziğiyle, düşünürleriyle akl?n?za gelen her vesileyle kad?nlar?n f?trat?ndaki tesettür meyli tahrip edilmeye çal?ş?l?r.
    “Bu k?yafeti giymek cesaret ister!” denir gazetelerde, “Geceleri de sokaklar bizim olmal?” der kad?n yazarlar… Nihayetinde “As?l erkekler korksun bizden!” der kimi kad?nlar ve tarihteki kad?n savaşç?lar olan Amazonlar günümüzde adeta yeniden hayat bulur.
    Erkeklerin iştah?n? açmaktan kaç?nmayan kad?nlar?n bu hareketi istenmeyen hamilelikleri gündeme getirir. Sefih medeniyetin ona da çözümü haz?rd?r: Başta kürtaj olmak üzere diğer doğum kontrol yöntemleri…
    Gelişen bilim ve teknoloji doğum kontrol yöntemlerini kolaylaşt?rmakla birlikte yan etkilerini de tesbitte gecikmez. Kad?n?n ruh ve beden sağl?ğ?n? alt üst eden bu yöntemlerin zararl? etkileri hakk?nda hemen her gün gazetelerde yer alan araşt?rmalar? okumak mümkündür.

    C?NSEL ÖZGÜRLÜK DEĞ?L, C?NSEL ESARET!
    Evet, tedbirlere rağmen(!) gayrimeşrû ilişki neticesinde doğan çocuklar bugün bütün dünyada toplum hayat?n?n dengelerini alt üst etmektedir. Son yap?lan araşt?rmalara göre Fransa’da her iki çocuktan birinin gayrimeşrû olmas? “cinsel özgürlük” rüzgâr?n?n ibretli meyvelerindendir.
    Boşanmalar, tecavüzler, sokak çocuklar?, annesi babas? belli olmayan çocuklar?n bar?nd?ğ? yuvalardaki türlü problemler, çocuk suçlular?n say?s?ndaki art?ş, AIDS, Herpes, Frengi gibi ölümcül bulaş?c? cinsel hastal?klar, homoseksüellik, lezbiyenlik gibi daha bir çok problem s?n?r tan?mayan cinsel özgürlük, daha doğru bir tabirle “cinsel esaretin” zehirli meyvelerindendir.
    Bugün “cinsel devrim”in beşiklerinden olan ?sveç’te zinan?n kanunen yasaklanmas?, fuhuş ve benzeri ahlâks?zl?klar?n zararlar?n?n okullarda ders olarak okutulmas? ilginç bir gelişme değil midir?
    Kad?nlar?n dünyas? ile ilgilenen bütün insanlar bu anlatt?klar?m?z?n fark?ndad?r.

    NE ?SA'YI, NE MUSA'YI D?NLEMEK…
    Bütün semâvî dinlerde gayrimeşrû ilişki yani zina yasakt?r.
    Hatta dinimizde “Zinaya yaklaşmay?n!” (?sra Sûresi, 32.) âyetiyle gayrimeşrû ilişkiye yak?nlaşt?racak hayal, düşünce, tasavvur gibi hallerden bile mü’minlere ikaz vard?r. Bu konuda onlar?n zihinlerindeki k?rm?z? çizgi netleştirilir.
    Üstelik dinimizde nikâhl? beraberliklerde bile doğum kontrol yöntemlerinin meşrû s?n?rlar? bellidir. Merak edenler bu konudaki f?khî ölçüleri araşt?rabilir.
    Asr-? Saadette kad?nlar ?slâma girdiğinde, Peygamberimizin onlardan ald?ğ? sözler aras?nda zina yapmamak ve çocuklar?n? öldürmemek de vard?r.
    Onlar?n şahs?nda k?yamete kadar bütün mü’mine kad?nlar için bu söz geçerlidir. Zaten ?slâm teslim olmak, iman ise kalben Allah’? tasdik etmek ve her şeyde O'nun r?zas?n? aramak değil midir?
    Evet, günümüzde adeta bir çöp paketi imiş çöplüklerde ölüme terk edilen masum bebekler, dinimizin ve bütün semâvî dinlerin ?srarla vurgulad?ğ? zina yasağ?n?n doğruluğunun şahitleri hükmünde.
    Görüldüğü gibi inanan bir insan?n hayat?n?n her safhas?nda nas?l davranmas? gerektiği son derece net şekilde Kur’ân ve Sünnette belirtilmiştir. Bu konuda toplumda hâlâ baz? kuşkular varsa, bu dindar insanlar?n inanc?n? yaşant?s?na aktarmadaki şahsî kusurlar?ndand?r.

    SON SÖZ Tesettür Risâlesine dair dört yaz?m?zda Birinci Hikmet’te yer alan tesettürsüzlüğün kad?nlar? incitmesine dair tesbitleri açmaya çal?şt?k. Bediüzzaman Hazretleri ayn? risâlenin ?kinci, Üçüncü ve Dördüncü Hikmetlerinde nikâh bağ? ile Allah’a ve birbirine söz veren, aile kurma mes’uliyetini üzerine alan kad?n ve erkeğin tesettürsüzlükten nas?l etkilendiklerini anlatmakta. Bir sonraki yaz?m?zda da onlar? açmaya çal?şal?m m??

    11.05.2008

    Kainattaki gidisati izlesek ve israfin ve intizamsizligin olmadigini gorsek,sanirim bu bizim icin en buyuk tahkik egitimi olacaktir.

  9. #9
    Ehil Üye insirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    Kure-i Arz
    Mesajlar
    3.312

    Standart

    Tesettür Risâlesi keşfedilirken (5)




    Bediüzzaman Hazretlerinin Ahzab Sûresinin 59. âyetinin nuruyla kaleme aldığı Tesettür Risâlesi’nin Birinci Hikmeti’nde yer alan kavramları açma çalışmalarına devam ediyoruz.

    KADINLAR KISKANÇ MIDIR?

    Birinci Hikmet’te tesettürün kadınlar için fıtrî olduğu gerçeği anlatılırken üzerinde durulan kavramlardan bir tanesi de kadınların kıskançlığıdır.
    “Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nispeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar. Taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler” der Bediüzzaman Hazretleri.
    Bu bir durum tesbitidir. Bediüzzaman Hazretleri “Bütün kadınlar kıskançtır” demiyor, ama istatistikî bir bilgi olarak “onda altı-yedi” gibi bir oranda kadınların çoğunun kıskanç olduğunu belirtiyor.

    KISKANÇLIĞI MÜSBET YÖNDE KULLANMAK

    “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” misâli, kendisine verilen nimetlerin farkında olmayıp, başkalarıyla mukayeseye, rekabete girişmek, neticede kıskanıp türlü kötü hallere müptelâ bir halde mutsuzluğa talip olmak herhalde insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden bir tanesidir.
    “Bak benim nelerim var, senin var mı?” tarzındaki çocukça hallerden sıyrılmanın tek çaresi mukayese, rekabet hallerine girmeksizin elindekine kanaat edip, kendini bu gibi hallerden koruyup muhafaza etmeye çalışmak yani setretmek, saklayıp, gizlemek olsa gerek.
    Böyle bir tavrı tercih etmek kıskançlık duygusunun “müsbet” olarak yönlendirilmesi anlamına gelir. Kişinin kendisine yapacağı en büyük iyiliklerden bir tanesidir. Kendine saygı ve özgüvenin de işaretidir. Kendisiyle, duygularıyla barışık olan, didişmeyen kadınlar eşleri ve çocukları için de mutluluk kaynağı değil midir?

    SEFİH MEDENİYET, KISKANÇLIĞI MENFÎ
    YÖNLENDİRİR


    Sefih medeniyetin kadını esir etmek için kullandığı metotlardan bir tanesi kadının yaratılışındaki kıskançlık duygusunu “menfî” yönlendirmesidir.
    Günümüzde çağdaş hayat perdesi altında, tüketimi arttırmak için “mukayese-rekabet-kıskançlık” hep teşvik edilir. Medyada yer alan reklâmlar şöyle bir gözden geçirildiğinde temel felsefelerden bir tanesinin “mukayese ve rekabet” olduğu hemen fark edilir. “Ayşe’de var, sende de var mı? Bütün hanımların tercihi… Sizin ne eksiğiniz var, ne duruyorsunuz?”
    Kadının kendisini de “ticârî bir ürün” olarak gören bu sefih zihniyet “ideal kadın modeli” çizer. Bütün kadınları o “model”e benzemeye teşvik eder. Moda, kozmetik ve estetik cerrahi bu şekilde sektör haline gelmiştir. İdeal modele kendini “mukayese” ettiğinde gördüğünden hoşlanmayan ve özgüvenini kaybeden hatunlar kendilerine olan saygılarını tekrar kazanmak için türlü işkenceleri göze alırlar. Bazen bu yolda beden ve ruh sağlıklarını bile yitirirler. Gazetelerde zaman zaman estetik cerrahlara elinde bir ünlünün fotoğrafıyla gidip “Beni bu kadına benzeteceksin!” diyen zavallı kadınların hikâyeleri de sunulur.
    Neticede bütün yüz mimiklerini, tabiî çizgilerini kaybetmiş, cildinin gerginliğinden ağzını bile kapatamayan ucube kadın tipleri ortaya çıkar. Her şeyden önce kendileriyle barışık değillerdir, özgüvenleri ek******, yani kendilerine saygıları yoktur. Dolayısıyla eşleri ve çocukları için de mutluluk vaat etmezler.
    Sefih medeniyet kadının fıtratına adeta madenler gibi yerleştirilmiş olan zengin duygulardan bir tanesi olan kıskançlığı kötü yönde işleterek onu böyle esir eder.

    MUAZZAM BİR HAŞİYE!

    Birinci Hikmet’te yer alan haşiye, Eskişehir Mahkemesine karşı ve mahkemeyi susturan savunma dilekçesinden alınan bir bölümden oluşur. Ve tek kelimeyle muhteşemdir!
    “Bir söz gerçek kıymetini ne zaman, nerede, kim tarafından, kime söylenmiş, ne maksatla söylenmiştir suâllerinin cevabından alır” denir ya, hakikaten de idam sehpalarının kurulduğu, faili meçhul cinayetlerin arttığı bir ortamda, mahkemede hiçbir şeyden korkmaksızın inandığı hakikatleri savunmak, ağır bir bedel ödemeyi göze almak ve o bedeli ödemek Bediüzzaman Hazretlerine, onun talebelerine hastır…
    Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesi yüzünden 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği bir kararla hukukî bir suç isnat edilememesine rağmen, “kanaat-i vicdaniye”ye dayanarak 11 ay hapis cezası çeker. Ayrıca Kastamonu’da “mecburî ikamet” cezası da alır. On beş talebesi ise altışar ay hapis ile cezalandırılır.
    Hapishanede de inandığı hakikatleri neşre devam edip orayı da bir eğitim merkezi haline getirir. Bediüzzaman hayatı boyunca sıkça girdiği bu mekânlara Hz. Yusuf’a atıfta bulunarak “medrese-i Yusufiye” adını verir.
    Eskişehir Hapishanesinde kaldığı 11 ay sürecinde Yirmi Yedinci, Yirmi Sekizinci, Yirmi Dokuzuncu, Otuzuncu Lem’alar ile Birinci ve İkinci Şuâ Risâlelerini yazarak Risâle-i Nur’un telifine devam eder.
    Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesinin Birinci Hikmetinde yer alan o muazzam hâşiyede şöyle der:
    “Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimâiyesinde (sosyal hayatında) en kudsî ve hakikî ve hakikatli bir düstur-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikatlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette ruy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir”

    MUTEBER, GÜVENİLİR OLMAK…

    Evet, Müslümanların takvimine göre Medine’ye hicretten bu yana (o yıllarda 1350) on dört asrı geride bıraktık. Milyarlarca Müslüman 14 asır boyunca Kur’ân’ı okuyup, Peygamberimizin (asm) açıklamaları ve uygulamalarıyla onu anlayıp günlük yaşantılarına aktardılar. Tesettür âyetleri indiğinde iman eden kadınlar başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar. On dört asır boyunca hiçbir İslâm âlimi örtünme emirlerini farklı anlamadı. Yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücudun uygun giysilerle (iklime, coğrafyaya, geleneklere bağlı olarak şekilleri değişebilen kıyafetlerle) örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi. İcma meydana geldi. Asırlar boyunca “muteber”, güvenilir, ciddiyetiyle kaynak olarak gösterilen eserlerde bu ölçüler anlatıldı.
    Son birkaç asırda ise sömürgecilik kültürü kimi Müslümanları kendi değerlerinin doğruluğu konusunda şüpheye düşürdü. Neticede bu değerleri değiştirmenin mecburiyetine inandılar. Ama bu değişiklikleri yapabilmek için yine dine ihtiyaçları vardı. O yüzden garip içtihatlar yapmaya başladılar. Tesettür konusu da bu garip içtihatlardan nasibini aldı.
    Günümüzde ekrandan, gazete sayfalarından eksik olmayan ve reyting (!) getiren bu yeni müçtehidler, ecdadımızın 14 asırlık uygulamasını, Kur’ân âyetlerini, hadisleri, âlimlerin icmâını bir yana bıraktılar. “Biz de çağdaş olmalıyız!” demeye başladılar. Böylelikle tesettürü toplum hayatından baskıyla çıkarmaya çalışanların işlerini kolaylaştırdılar. Bedel ödemediler. Ama o sözde âlimlerin (!) sözlerine ve yorumlarına da güvenilmedi, güvenilmiyor.
    Bediüzzaman Hazretleri gibi inandığını korkusuzca, kendinden emin olarak savunanlarınsa bugün isimleri muhabbet, hürmetle anılmakta, anılacak. Onların kitapları, eşsiz yorumları başucu eseri olarak insanların evlerinde ve gönüllerinde yer almakta. Yer almaya devam edecek. Tıpkı Bediüzzaman Hazretlerinin Tesettür Risâlesi gibi. Tesettür Risâlesi de daha çok incelenip, üzerinde çalışmalar yapılmaya devam edecek.

    18.05.2008

    Kainattaki gidisati izlesek ve israfin ve intizamsizligin olmadigini gorsek,sanirim bu bizim icin en buyuk tahkik egitimi olacaktir.

  10. #10
    Ehil Üye insirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    Kure-i Arz
    Mesajlar
    3.312

    Standart

    Tesettür Risâlesi keşfedilirken (6) - Tesettür, kişiliği ön plana çıkarır




    Bediüzzaman Hazretlerinin kaleme aldığı Tesettür Risâlesi’nin Birinci Hikmeti’nde yer alan kavramları anlayabildiğimiz ölçüde açma çalışmalarına devam ediyoruz. Rabbimiz, fark edip anladıklarımızı her an hayatımıza ihlâsla (sadece Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyerek) aktarabilme güç ve iradesi versin…



    “Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu gösteriyor.”



    Bediüzzaman Hazretleri burada kadınlara çarşaf mı giyin diyor? Kur’ân’ın tesettür emrini sadece çarşaf mı karşılar? “Siper” ve “kal’a” tabirlerini tercih hikmetleri ne olabilir? Kur’ân’ı ve sünneti ölçü alan Tesettür Risâlesini okuyan, anlayıp hayatına aktarmaya çalışan hanımlar için çarşaf ne anlam ifade eder? Bu çerçevede günümüzde epeydir gündemde olan tesettür defileleri ve tesettür modası kavramlarını nasıl açıklamak gerekir?

    Yazımızda bu soruların cevapları üzerinde duralım…



    ÇOK RENKLİ, ÇOK IRKLI, ÇOK DİLLİ BİR DİN



    Tesettür Risâlesinin başında yer alan Ahzab Sûresinin 59. âyet-i kerimesinde “celâbîbihinne” denilerek çoğul olarak zikredilen kıyafetin tekil ismi “cilbab”dır.

    Cilbabın ne olduğu konusunda İslâm ulemasının muhtelif yorumları vardır. Bununla birlikte “Omuzları örten başörtüden, ayak topuklarına kadar inen bir örtüye kadar bu işi gören her kıyafete şâmildir” diyen âlimlerin kat’î kanaati bulunmaktadır.

    Dinimizde çarşaf giymek mecburiyeti yoktur. Kur’ân-ı Kerim çarşafı emretmez, tesettür emri ile “tek tip” bir kıyafet üzerinde durmaz. Zira dinimiz çok dilli, çok renkli, çok ırklı olmakla birlikte, çok farklı giyinme tarzlarını da bünyesinde barındırmaktadır. Kaynağını Kur’ân’dan alan tesettür emrinin uygulanışı her ülkede muhtelif şekillerde olmakta; coğrafî şartlar, gelenekler, tercihler ön plana çıkmaktadır.

    Sözgelimi, sadece ülkemiz sınırları dahilinde bile tarihî seyri içinde başı örtülü peştamallı Trabzonlu hanımın tesettürlü kıyafeti ile ehramlı Erzurumlu kadının kıyafeti tesettür emrini karşılamakla birlikte, tarzları çok farklıdır.

    Kur’ân-ı Kerîm’in tesettür emrinde açık ve net olarak anlaşılan şudur:

    n El, ayak, yüz görünecek.

    n Uygun bollukta olacak, vücuda yapışıp hatlarını göstermeyecek.

    n İnce olup da altını belli etmeyecek tarzda giyinecek.

    Bu standartlar dahilindeki her kıyafetin kadın için uygun olduğu konusunda âlimlerin kat’î ittifakı vardır.

    Zaten yukarıda tesettürlü kıyafetin taşıması gereken zikrettiğimiz hususları da Peygamber Efendimiz (asm) Sahabe hanımlarından Hz. Esma’ya bizzat kendisi göstererek, ifade etmiştir.



    TESETTÜR KADININ KİŞİLİĞİNİ ÖN PLANA ÇIKARIR



    Bütün bu ölçüleri bir araya getirdiğimiz zaman ortaya çıkan tablo şudur: Önemli olan tesettür emrini uygulamakla “nâmahremin iştahını açmamak” yani “dişi”liğini ön plana çıkarmayacak bir “kişi”lik sergilemektir.

    Mü’min bir insan olarak bize düşen Kur’ân-ı Kerim’in tesettür emrini uygulamada çarşafı tercih eden bir hanımın bu tercihine hürmet etmektir. Zaten “Tesettür sadece çarşafla temin edilir” görüşüne koca bir İslâm tarihi ve ülkeleri gereken cevabı vermektedir.

    Peki, Bediüzzaman Hazretlerinin “siper, kale, çarşaf” kelimelerini tercih etmesindeki hikmetler ne olabilir?

    Bu soruya en güzel cevaplardan bir tanesini, kendisini “ateist” olarak tanımlayan yazar Ece Temelkuran vermekte…



    ÖRTÜ, ZIRH VERİR İNSANA...



    “Kadın olarak toplumsal hayatın içinde var olmak ise hâlâ bugün bile tehlikelidir. İşyerinde tacizler, sokakta sözlü saldırılar… Bugün, bu kadar çağdaş elitimiz bile iş yerlerinde ‘genç güzel kadınları’ yumuşak yumuşak, ince ince taciz etmiyor mu? Bu ikilemlere hangi insanın benliği dayanır?

    Örtü, ‘Ben kadınım ve bana zarar verirsen bir kadına değil, bir Müslüman’a saldırmış olursun’ zırhını verir insana.

    Cumhuriyetin devrimleri ve sonrasında o devrimlerin gündelik hayatta uygulanışı kadınlara erkek egemen düzene karşı sosyal veya hukukî olarak bu kadar güçlü bir zırh sağlayabildi mi? Cevabını bütün kadınlar bilir. Bu kadar yazıp çizmeme, hiçbir dine inanmamama rağmen, itiraf edeyim ki, bu ikiyüzlü erkek dünyası içinde bazen ben bile kapanmak istiyorum. Türban takmak, çarşafa girmek değil, üstüme büyük bir nevresim çarşafı örtüp çıkmak istiyorum sokağa. Ve eminim işini gücünü yaparken binlerce tacize maruz kalan birçok kadın da böyle istiyordur.” (Ece Temelkuran, 19.9.2007, Milliyet)

    İnsan “ateistim” dese de fıtratının sesini susturamıyor işte değil mi? Bu ses o kadar güçlü ki, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle kadının “zayıf hilkati tesettürü emredip ve kuvvetli ihtar ediyor.”

    Evet, işte Kur’ân’ın tesettür emrine riâyet etmek kadını hürriyetine böyle kavuşturuyor.



    SEFİH MEDENİYETİN MODA PERDESİ ALTINDAKİ ESARET Sefih medeniyetin “özgürlük, çağdaş yaşam, moda” perdesi altında kadını esir etmek için kullandığı cazibedar tuzaklar…

    Kadını “bakılacak bir dişi” haline getiren, “teşhir eden” ticârî çarklar…

    Tüketim ekonomisinin, kadının maddî mânevî varlığını iliğine kadar emmek için kullandığı yöntemler…

    Bir yönüyle de “Ekonomik özgürlüğü kazan, elindekileri bize aktar!” mantığı ile açıklanabilecek gösteriler, şovlar…

    Defileleri ortaya çıkaran faktör ise moda şüphesiz. Moda adı altında kadını çepeçevre kuşatan güzellik malzemelerinden, saç stiline, giyilen kıyafetlerden takılan aksesuarlara, dinlenen müziğe kadar uzanan esaret zincirinin halkaları…



    TESETTÜR VE DEFİLE YANYANA GELİR Mİ?



    Son yirmi yıldır ülke gündemimizde yer etmeye başlayan “Tesettür defilesi” kavramı ise tam bir ucube! Sadece bu kavram bile tesettür konusunda zihinlerimizin ne kadar karıştığının en bariz delillerinden bir tanesi.

    Çünkü “tesettür” ve “defile” kelimeleri taşıdıkları mahiyet itibarıyla birbiriyle yan yana gelemeyecek iki kelime.

    Tesettür kadının “kişiliğini” kimliğini ön plana alırken, defile “dişiliğini” göstermeyi hedeflemekte, kadını bakılacak bir meta haline getirmekte. Tesettür defileleri bu cihetiyle mahiyetinde tesettürün ruh-u aslîsini inciten mânâlar, haller taşımakta.

    Aynı zamanda sefih medeniyetin, Kur’ân’ın hükümlerine açıkça muhalefet etmektense “değişip dönüştürmeye” çalışmasına da ibretli bir örnek teşkil etmekte.



    DEFİLELER DÜNYEVÎLEŞTİRİYOR



    Tesettür defileleri, aynı zamanda gelir seviyesi yükselip, zenginleşmeye başlayan dindarların artık sıkça muhatap olduğu en büyük İlâhî imtihanlardan!

    Zira bu ülkede asgarî ücretle insanlar yarı aç, yarı tok ev geçindirmeye çalışırken “moda-defile-marka kıyafetler” esareti içinde bu kıyafetlere kucak dolusu para harcamak zekâtı emredip, sadakaya teşvik eden, yardımlaşma ve dayanışmayı öğütleyen bir şefkat dininin mensuplarına ne derece yakışmakta?

    Hele de Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “şefkat kahramanı” olan kadınların bu konuda daha duyarlı olmaları gerekmez mi?



    KIRMIZI ÇİZGİLER…



    Tesettür defilelerini ortaya çıkaran faktör, şüphesiz tesettürün modası…
    Aslında tesettür modası da, yine tesettür defilesi gibi ucube olan zihinlerimizdeki tesettür kavramı kargaşasının işareti durumundaki ayrı bir kavram. Moda zamana göre değişen, vücudun belli noktalarını ön plana çıkaran ögelerle donatılmakta. Kur’ân’ın tesettür emri ise on dört asırdır değişmiyor. Sadece kadının giyeceği kıyafetin sınırlarını tesbit ediyor, tercihi onun hür iradesine bırakıyor. Sınırları çizmekle birlikte “Helâl dairesi keyfe kâfidir” düsturunca modanın tesettürün ölçülerine tâbî olmasını da engellemiyor! Ama söyler misiniz kırmızı çizgilere yakın durmak her zaman tehlikeli değil midir? Çok dikkat etmeye çalışmak gerekmez mi? Hele de bu hudut çizgileri İlâhî olursa?

    25.05.20

    08
    Kainattaki gidisati izlesek ve israfin ve intizamsizligin olmadigini gorsek,sanirim bu bizim icin en buyuk tahkik egitimi olacaktir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Aşk Risalesi
    By Muntesip in forum Şiirler
    Cevaplar: 436
    Son Mesaj: 09.05.15, 20:12
  2. Tesettur Nasıl Olmalı???
    By zisangul in forum Fıkıh
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 13.10.08, 11:12
  3. Tesettur
    By yakaza in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.09.08, 19:51
  4. Mi'rac Risalesi
    By ayseguL in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 04.08.08, 20:12

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0