+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Osmanlı Barışı (Pax Ottomana)

  1. #1
    Vefakar Üye PirMuhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Yaş
    29
    Mesajlar
    348

    Standart Osmanlı Barışı (Pax Ottomana)

    Osmanlı Barışı (Pax Ottomana)
    B. Mümtaz AYDIN

    Demirperde’nin yıkıldığı ve buna bağlı olarak Asya ve Balkanlarda asayişin bozulduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde asayişi bozulmuş ülkelerden biri olan Arnavutluk, bir taraftan yeni yönetim şeklini arıyor, diğer taraftan da eski rejimin kalıntılarından kurtulmaya çalışıyordu. İnsanlar sokaklara dökülmüş, yürüyüş yapıyorlardı. Bu hâdiseleri haber olarak veren televizyon kanalının kamerası bir gencin taşıdığı ‘PAX OTTOMANA’ yazılı pankarta odaklanmıştı. Bu sırada spikerin de tercümesini verdiği pankarttaki “OSMANLI ADALETİ İSTİYORUZ” yazısı, doğrusu, insanlığa çok şey anlatıyordu.

    Dünya tarihine bakıldığında görülen bir gerçek vardır: Hemen her çağ ve dönemde askerî, ekonomik, siyasî ve idarî açıdan zamanın en güçlü devletleri, daha zayıf olan diğer ülkeleri -günümüzde örneklerini kolayca görebileceğimiz gibi- ya doğrudan kendi idareleri altına almışlar veya tesirleri altına alarak üzerlerinde dolaylı bir hâkimiyet kurmuşlardır. “Süper güçler”, hâkimiyetleri altındaki ülkelerin idarî, siyasî, malî, askerî her türlü işine karışarak, genelde son sözü söyleyen taraf olmuşlardır. Hâkim güçler, tesir sahalarındaki devletlere ya zor kullanmak suretiyle zulüm, baskı ve sömürü politikaları uygulamışlar veya adaletli davranarak hakemlik yapmışlardır.

    Geçmişte süper güç olarak tarif edilen Osmanlı, bu ikinci gruba girmektedir. Osmanlı’nın hükümferma olduğu döneme Batılılarca “Pax Ottomana” denmiştir. Kısaca “Osmanlı Barışı” mânâsına gelen bu tâbir, Osmanlı’nın, süper güç olduğu 15. ve 18. yüzyıllar arasında hâkim olduğu geniş coğrafyada tesis ettiği dünya barışını ifade etmek için kullanılmaktadır.

    Fatih’in İstanbul’u fethiyle büyümeye başlayan devlet, çok kısa sürede Balkanlara, Ortadoğuya, Kuzey Afrikaya, Kafkasyaya ve Avrupa’nın bir kısmına sahip olmuş ayrıca buralara komşu ülke ve coğrafyalarda da hâkim unsur hâline gelmiştir. Osmanlı bu hâkimiyet öncesi siyasî dengelerin bozuk olduğu ve milletler arası barışın olmadığı bu mekânlarda uyguladığı hakkaniyetli ve adaletli politikalarıyla “barışı tesis eden otorite” olmuştur.

    Osmanlı, Balkan Yarımadası’na 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın başlarında hâkim oldu. Hemen hemen tamamı Hıristiyan olan Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Boşnaklar, Karadağlılar, Macarlar, Ulahlar’dan oluşan bölge halkı, aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı çatışma ve kaos içindeydi. Hattâ “Balkan” kelimesi pek çok milletin dilinde; bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve kargaşayı ifade eden bir tâbir olarak kullanılır olmuştu. Bölgeye büyük bir askerî güç ve siyasî akıl ile giren Osmanlı, burada istikrarı kurdu ve yüzyıllarca buraları müsamahaya dayanan bir siyasetle âdil bir şekilde yönetti. Osmanlı, daha önce zaptettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren bu insanlara, aynı şekilde davranmayıp aksine din, dil ve kültür hürriyeti verdiği gibi, herhangi bir etnik temizliğe veya zorla din değiştirme gibi bir yola da başvurmadı. Ayrıca Osmanlı, onların kendi kimliklerini korumalarına özen gösterdi asla, asimilasyon politikası uygulamadı.

    Osmanlı’nın hâkim olduğu diğer bir coğrafya ise, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu idi. Bu tarihten önce Moğol zulmü ve Fâtımî baskısı altında uzun yıllar geçiren Arap dünyası, Osmanlı bayrağı altında geçirdiği bu huzurlu asırlarını daha sonra hiçbir zaman yaşayamamıştır. Bugün önemli problemlerin yaşandığı Filistin, İsrail ve Lübnan, Osmanlı döneminde barış hâlinde yaşanan bölgeler idi. Bu yerler, sadece bölge insanlarının değil, dünyanın her tarafından gelen tüccarların rahatça ticaret yapabildiği, zengin bir ticaret merkezi vazifesini yüzyıllarca sürdürdü. Ortadoğu, tarihin hiçbir döneminde Osmanlı’nın hâkim olduğu dönem kadar, bir barış ve huzur dönemi yaşamadı. Osmanlı buralarda sadece âsâyiş ve huzuru temin etmekle kalmamış, dine ve Hz. Peygamber’e (sas) olan hürmetinden dolayı her yıl gönderdiği Sürre Alaylarıyla buralara büyük maddî yardımlar yapmış, kurduğu vakıflarla da bu hayırları devamlı kılmıştır.

    Osmanlı’nın hâkim olduğu Kafkaslar ve Kuzey Afrika’da da âsâyiş bundan farklı değildi. Rus ilerleyişinin kesafet kazandığı 18. yüzyıldan sonra Kafkasya, barış dolu günlerini bir daha göremedi. Halbuki Osmanlı’nın hükmettiği diğer bölgelere benzer şekilde çok kavimli ve çok dinli olan Kafkasya, tarih boyunca bünyesindeki unsurları bütünlüğe dönüştüremeyen bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Zıt unsurları bir pota içerisinde değerlendirerek renkliliği koruyan ama bu renkliliği çatışmaya götürmeyen bir politikanın varlığı ile bu milletler, o dönemi barış içinde geçirdiler ve günümüze kadar varlıklarını korudular. Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan milletlerdeki bu barış havası, diğer bölgelerde de oldukça tesirliydi. Meselâ; binlerce kilometre uzaklıktaki Açe’de yaşayan Müslümanlar, kendilerini tehdit eden Portekizlilere karşı Osmanlı’dan yardım istemiş, Osmanlı’nın bir donanma göndermesi ile Portekizliler geri adım atmıştı. Diğer devletler, Osmanlı’nın hâkimiyeti ve koruması altında olan devletlere zarar vermeye cesaret edemedikleri gibi, özellikle Avrupa’da devletler arası münasebetlerde Osmanlı asla göz ardı edilmezdi. Diğer Avrupa ülkelerinin ilk dikkate aldıkları ve kendi aralarındaki münasebetlerde bile ne söyleyeceğine baktıkları Osmanlı, buralarda da devamlı denge unsuru olmuştur.

    Etnik yapıları ve dinî inançları birbirinden oldukça farklı toplulukların farklı beklentilerini, ortak bir noktada buluşturan Osmanlı, kilise, cami ve havranın yan yana durduğu bir üst kültür tesis edebilmişti. Osmanlı’nın kurmaya uğraştığı “Nizâm-ı Âlem” mefkûresinin özünde “İlâhî Mesuliyet” şuuru bulunmaktadır. Osmanlı’nın yaptığı fetihler de, bu mesuliyet duygusuna dayanır. Yeni devletler fethetmek, geniş topraklar elde etmek, güçlü devlet kurmak, halk kitlelerini yönetmek gibi pek çoklarınca büyük görünen hedefler, Osmanlı için birer vasıta olmaktan ileri gitmiyordu. Çünkü İslâm dininin bu konudaki emri “dünyalık elde etmek” değil; “İ’lây-ı Kelimetullah” yani Allah’ın adının ve dininin her yere duyurulması, yüceltilmesi ve İslâm nimetinden bütün insanlığın istifade etmesinin sağlanmasıydı.

    Mensubu bulunduğu İslâmiyet’in çizdiği bu sınırlar içerisinde, idaresi zulme değil adalete dayanan Osmanlı, insan hak ve hürriyetlerini, çağı itibariyle en geniş mânâda uygulamaktaydı. Osmanlı’da sadece farklı dinlerden olanlara haklarının verilmesi yanında, aynı dinin farklı mezheplerine mensup olanların da haklarına riayet ediliyordu. Meselâ 16. yüzyılda Katolik Habsburgların baskısı altında olan Protestanların, Osmanlı için söylediği, “Türklerin eline düşmek, Frenklerin eline düşmekten daha iyidir.” sözü, tarih kitaplarına kadar girmiştir. Endülüs’ün son şehri Gırnata’nın, İspanya’nın eline geçmesinden sonra dünyada eşine zor rastlanılır dinî baskıya mâruz kalan İspanya Müslümanları ve Yahudileri, çareyi bir başka Avrupa devletine sığınmakta değil, Osmanlı Devleti’ne sığınmakta buldular. İspanya’daki binlerce Müslüman’ın yardımına giden Osmanlı donanması, Yahudileri de Katolik İspanya’nın elinden kurtardı. Hattâ kendi ülkelerinde yerleşmelerine, ticaret yapmalarına, varlıklarını sürdürürken kimliklerini korumalarına yardımcı oldu. Ardından Almanya Yahudilerini saymak lâzım. Osmanlı tarihi uzmanı Robert Mantra ’ya göre Osmanlı’nın barış ve adaleti, onlar açısından nihai mutluluk değildi. Ama tarihin hiçbir döneminde bir daha göremeyecekleri bir mutluluk ve barıştı.

    Osmanlı’nın yükseliş döneminde (15. yüzyıl) kurmuş olduğu bu dünya barışı nizamı, 17. yüzyılda başlayan duraklama döneminde de tesirini devam ettirdi. Ancak 18. yüzyılda artık eski gücü kalmayan ve bir çöküş sürecine giren Osmanlı’nın dünyada da tesiri bu sürece paralel azaldı. Dünya sahnesine yeni güçlerin çıkmasıyla Osmanlı idaresi altındaki milletler birer birer ayrılmaya başladılar ve artık dünyada, “Osmanlı Nizâm-ı Âlemi” yerine bu güçlerin istek ve menfaatleri doğrultusunda farklı bir düzen şekillenmeye başladı. Bütün bu gelişmelerin neticesinde bir güç hâline gelen Rusya, Kafkasları hâkimiyeti altına aldı. 1900’lü yılların başlarında ise, Balkanlar, Osmanlı hâkimiyetinden ayrılarak -hâlen de devam eden- bir kargaşaya düştü. Bir müddet sonra da tesirleri ve zararları itibariyle herkese dokunan Birinci Dünya Savaşı patladı. İkinci Dünya Savaşı felâketi ise, bundan sadece çeyrek asır sonra oldu.

    Osmanlı Barışı’nın yerine getirilen hiçbir formül, bu tarihten sonra da çözüm olmadı ve Balkanlardaki kargaşa artarak devam etti. Son olarak Yugoslavya’da Sırplar, Boşnaklara karşı bir soykırıma girişti. Dünya devletleri, uzun müddet buna seyirci kaldı. Çok geç de olsa bu soykırıma müdahale edilebildi. Bu sırada bölgeye vazifeli olarak giden ve çaresizlik içerisinde kalan Amerikalı generalin o zamanki Dışişleri Bakanımız Sayın Hikmet Çetin Bey ’e söylediği şu sözler, Osmanlı Barışı’nın büyüklüğünü bu defa askerî bir yetkilinin ağzından bir defa daha duymamızı sağlamıştır: “Sayın Bakanım, Siz Osmanlı döneminde bu lânet olası yeri, bu kadar uzun yıllar hiç kavga-dövüş olmadan sulh içerisinde nasıl idare ettiniz Allah aşkına!”

    Aynı dönemlerde Ortadoğu’da da durum bundan farklı değildi. Güç odakları, coğrafyanın parçalanmasına ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kavgaların başlamasına sebep oldu. Kısacası Osmanlı’nın bu topraklarda tesis ettiği barışın ne mânâya geldiği, bu bölgelerin bugünkü durumuna bakarak da anlaşılmaktadır. Buralarda hâlen devam eden kargaşanın en önemli sebebi, Osmanlı Barışı’nın sona erdirilmesidir.

    Bugün biz Osmanlı Devleti’nin kurduğu ve Batılıların da takdir ettiği “Osmanlı Barışı” hakkında sadece güzel şeyler söyleyebiliyoruz. Fakat bugün dünyaya jandarmalık yapan süper güçler hakkında, gelecek nesiller ve tarih kitapları acaba neler söyleyecek?

    www.sizinti.com.tr den alıntıdır.

    Alem buğday ben saman, herkes yahşi ben yaman.
    Şah-ı Nakşibend (Kaddesallahu Sırrahu)


    esedullah


  2. #2
    Ehil Üye Selim Akif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    2.965

    Standart

    Osmanlı Devleti`nin devraldığı siyasal ve kültürel düşünceyi tarihsel gelişimi içinde kısaca hatırlayalım:

    Bilindiği üzere,Büyük Selçukluların tarih sahnesine çıkışının hem Türk, hem de dünya tarihi açısından önemi büyüktür.Zira bu olay, siyasal yönden XI.yüzyıldan itibaren İslam dünyası`nın liderliğinin Türklere geçmesini, kültürel ve dini yönden de ortodoks İslamın egemenlik kazanmasını sağlamıştır.Büyük Selçukluların egemen olduğu alanlarda değişik kaynaklardan beslenen tasavvufi akımların buluşması,yeni sentezlerin oluşumunu hazırlarken,İslam düşüncesine göre gaza alanında kurulan Osmanlı Devleti,bu kültürel mirasını çeşitli kaynaklardan daha da zenginleştirmiştir.Osmanlı Devleti,siyasal açıdan XVI.yüzyıla kadar geçen zaman içinde klasikleşip fetihlerle genişlerken,temel kurumlarının fonksiyonel olduğu sistemlerini işletmiş ve devraldığı miras unsurlarını yeni potalarda yoğrulmasıyla zenginleşmesini sağlamıştır.

    Özelliklerini ve dünya tarihi açısından önemini belirlediğimiz Osmanlı İmparatorluğu`nun belli başlı üç ana dönemde incelenmesi ve araştırılması genellikle başvurulan bir yol olmuştur.Devletin kuruluştan XVI.yüzyılın sonlarına kadarki hayatı klasik dönem,onu izleyen ve XVIII.yüzyılın sonlarına kadar gelen zaman dilimi klasik sonrası dönem,XIX. Ve XX.yüzyıldaki çağına ayak uydurmak için çeşitli denemelere girişilmiş olan son dönemdir.Klasik diye adlandırılan dönem,temel felsefesine ve hukuk sistemine dayalı kurumları yarattığı ve geliştirdiği zaman dilimidir ve bu kurumlar fonksiyonlarını iyi icra ettiği için siyasal,ekonomik ve yönetim alanlarında başarılar kazanmıştır.Diğer yanda örgütlenme ile bu örgütü kuran ve çalıştıran insan unsuru,karşılıklı olarak birbirini etkileme durumu bulunduğundan dolayı bireysel başarıları ile öne çıkar,Büyük diye adlandırılan padişahlar,vezirler ve diğer alanların seçkinleri de bu dönemde olayları yönlendirmiş ve kendi kişilik ve kimlikleriyle gelişmelere damgalarını vurmuşlardır.Bu yüzden Osmanlı devleti`nin klasik dönemi,bir yanda teşkilatlanmanın parlaklığı ile göz kamaştırırken,diğer yandan da bu dönemde yaşamış seçkin devlet adamlarının büyük başarılarıyla süslenmiştir.

    Osmanlı Devleti`nin klasik döneminde yaptığı ve XVI.yüzyılın sonlarına kadar başarılı politikalar uyguladığı bu kurumlarının yeni şartlarla karşılaştığı,XVII. Ve XVIII.yüzyıllardaki gelişmeler,büyük önem taşımaktadır.Osmanlı Devleti,düzenini öylesine değişmeyecek bir biçimde kurmuş ve sistemlerinin kuramsal temellerini öylesine çizmişti ki, klasik sonrası dönemde de bu düzen ve sistemin devamlılığı görülmektedir.

    Nazım Siyavuşoğlu

    Bismillahirrahmanirrahim


    Elif, Lâm, Mîm.
    İnsanlar, imtihandan geçirilmeden,
    sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?


    Do men think that they will be left alone on saying,
    "We believe", and that they will not be tested?


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Osmanlı evi,Osmanlı İnsanı....
    By gamze-i_dilruzum in forum Tarih
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 23.05.14, 21:30
  2. “Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” Toplantısı Sonuç Bildirgesi
    By SeRDeNGeCTi in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 32
    Son Mesaj: 04.01.10, 06:28
  3. Osmanlı misyonu
    By Bîçare S.V. in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.02.09, 08:27
  4. Son Osmanlı
    By farkinda in forum Tarih
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.04.08, 20:44

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0