Ortadoğuda Su Ve Siyaset
Turan Güngör

Yeryüzünün siyasi tarihine ve geçmiş dönemlerine şöyle bir baktığımız zaman, su konusunun -savaşlarda geçen dönemleri hariç tutarsak- dünya gündeminden hemen hiç düşmediğini görürüz. Büyük medeniyetler genellikle su havzalarının bulunduğu bölgelerde kurulup gelişmiş, geleneksel kültürler sudan etkilenmiş, ülke sınırları yer yer ırmak ve nehirlerle çizilmiş, siyasi ve askeri çekişmelerin önemli sebeplerinden biri de su olmuştur.

Yirminci yüzyıl sonuna yaklaşırken, su kaynaklarına en büyük baskı, dünya nüfusunun hızla artmasına karşılık su kaynaklarının azalmasından, gıda üretiminin suya bağlı olmasından, siyasi ve askeri gayelerle suyun farklı bir şekilde kullanımından kaynaklanmakta ve politikacıları suyu gündemlerinin en başına yerleştirmeye zorlamaktadır. Öyle ki, CIA’nin Birleşik Devletler Hükümeti için hazırladığı bir risk değerlendirme raporunda, dünyada en az on yerde, paylaşılan su kaynaklarının eksilmesinden dolayı, savaş çıkacağı tahmin edilmiştir. Bu muhtemel kriz noktalarının çoğunluğu Orta Doğu’dadır. 1992’de Pentagon’un Amerikan müdahalesini gerektirebilecek muhtemel çatışmalar araştırmasında ilk olarak ele alınan hususun bir Türkiye- Suriye çatışmasının olması, üzerinde düşünülecek bir husustur. Orta Doğu ‘da su tartışmalarının başka alanlara da kayabileceği gerçeği ortadadır: Arap devletlerinin nehirlerine gelen suyun yüzde 85’i Arap olmayan ülkelerden gelmektedir.

Bugün susuzluk sadece Orta Doğu’nun meselesi değilse de, genelde bu durum üçüncü dünya ve güney yarımküresiyle sınırlıdır ve sanayileşmiş kuzey, daha iyi konumdadır. Ancak meselenin en şiddetli ve en tehlikeli olduğu yer Orta Doğu’dur. Su, başka yerlerde de azalmakta ve milli çıkarlar çatışmasına götürmekteyse de, sıkıntılı durumda olan ülkelerin büyük mali kaynaklara, büyük ordulara, hava kuvvetlerine, nükleer güce sahip oldukları yer, yine Orta Doğu’dur. Bilim adamlarına göre, 2000 yılında pek çok ülke 1975 yılında sahip oldukları suyun yarısına sahip olacaktır:1989’da bölgenin toplam nüfusu 314 milyon, büyüme nisbeti yüzde 2.8 idi. Bu rakamın 2000 yılında 423 milyon olacağı ve yirmi beş yıl sonra iki katına ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bilim adamlarına göre bir kriz noktasına varılacağı şimdiden kesindir ve bunun zamanını hesaplamışlardır: 2050 yılı. Gelecek yüzyılın ortasında dünya nüfusu iki katına çıkarak on milyara ulaşacak ve bugün mevcut olan miktardaki suyu paylaşacaklardır. Rio de Janeiro Üniversitesi’nden Lemos, sonuçta dünya nüfusunun yüzde 40’ınm az veya çok ama mutlaka susuzluktan etkileneceğini söylemektedir. 0 zaman bile bunun büyük etkisi, hala zengin olan Kuzey’de değil, yoksul olan Güney’de duyulacaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve uzun yıllar Mısır Diplomatik Servisinin etkin kişisi olan Butros Gali, Orta Doğu’daki bir sonraki savaşın sebebinin su olacağını açıkça söylemiştir. Ustaca manevraları ve durum tesbitleriyle 1953 ‘ten beri iktidarda olan Ürdün Kralı Hüseyin, ülkesinin su dışında bir daha İsrail’le savaşacağını sanmadıklarını söylemiştir. Henri Kissinger’ in, politikanın bir sanat olduğu bölgede en kurnaz politikacı olarak nitelediği Suriye devlet başkanı Hafız Esad, hala tecrid edilmiş durumda olan ülkesinin gelişmesinde en büyük rolü suyun oynayacağını bilmektedir. Suriye ile Lübnan 1991’de bir dostluk ve işbirliği anlaşması imzaladıklarında Başkan Esad, eklediği gizli bir maddeyle Lübnan’dan çıkıp Suriye’ye akan Yermuk Nehri’nin kaynağını Suriyeli güçlerin korumasını ve gerekirse de savunmasını sağlamıştır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar, suyun Orta Doğu’nun gelişmesi ve istikrarı için ne kadar önem arzeden bir unsur olduğunu göstermektedir. Batılıları ilgilendiren husus ise suyun kendisi değil, Orta Doğu’nun kontrolü ve suyun bu gayeyle kullanımıdır. Çünkü, Batının suya değil, petrole ihtiyacı vardır. Ancak, belirtmek gerekir ki, su da petrol gibi Batı için Orta Doğu ülkelerini birbirine düşürecek, ihtilaflar çıkaracak, ülkeler arasında Savaşlara kadar varabilecek potansiyel bir faktördür. Orta Doğu’nun bugünkü siyasi ve ekonomik durumu da bu gerçeği doğrulayacak delillerle doludur.

Orta Doğu ‘da üç büyük nehir sistemi bulunmaktadır: Nil havzası, Şeria Vadisi ve Dicle-Fırat havzası. Nil, dokuz ülkede hayatı etkilemekte, 35 derecelik bir enlem alanını kaplamakta, Orta Afrika’dan 6825 kilometre uzakta Akdeniz kıyısındaki Rosetta’ya kadar uzanmaktadır. Nil havzası 2.9 milyon kilometrekare bir alanı veya tüm Afrika’ nın yüzde l0’unu kaplamaktadır. Bölgenin ikinci nehir sistemi olan Şeria, Nil’e kıyasla çok küçüktür.Nil suyunun ancak yüzde ikisi olan bir debisi vardır; 340 kilometre uzunluğundadır ve Kahire’nin ortasından ağır ağır geçen o büyük nehir yanında çamurlu bir dereyi andırır. Ancak Şeria Nehri bu bunalımlı bölgenin en karmaşık alanlarından geçer ve çatışmaya yol açabilecek unsurlardan biridir. Bunu yapmıştır da. Orta Doğu’nun manzarasını değiştiren ve İsrailliler ile Filistinliler arasında bugünkü acı çatışmaların temelini hazırlayan olay, altı gün süren 1967 savaşıdır. Şeria’nın sularının akış yönünü değiştirme planı İsrail ile Suriye Savaşına yol açmış, bunun sonucunda İsrail’in Suriye ve müttefiki Mısır’a karşı ani saldırısı gerçekleşmiştir. Kral Hüseyin’in savaşa girme kararı İsrail’e Doğu Kudüs’e girme ve sonra da batı yakasını aşıp nehre kavuşma fırsatını vermişti. Şimdi 1967’de elde edilen topraklarda süregelen İsrail işgali, genç Filistinlileri İntifada’nın silahları kadar simgesi de olan taşlan atmaya yöneltmektedir.

Bölgenin tümünün dayandığı üçüncü büyük nehir sistemi olan Fırat-Dicle havzası, hemen hemen Nil’inki kadar geniştir ve Doğu Anadolu’nun karlı dağlarından Basra Körfezi’nin sıcak sularına kadar uzanır. Ankara’ya da Suriye ve Irak dışişleri üzerinde kesin bir söz hakkı tanıyarak, Arap yarımadasının tümünün politikalarında rol oynamasına imkan verir. Türkiye, suyu bol olduğundan zenginliklerini ancak son zamanlarda kullanmaya başlamış, bugünkü hidroelektrik kapasitesini iki katına çıkaracak ve bünyesinde suyu uygun gördüğü zaman azaltıp çoğaltacak bir dizi baraj bulunduran GAP’ı devreye sokmuştur. Türkiye’nin politikası iki sebebe dayanmaktadır. Bol suyu ve kalabalık bir nüfusu olmasına karşılık, Arap ülkelerinde bol olan şeyi, yani petrolü yoktur. Bu sebeple, Türkiye güney komşularına bağlı bir islam ülkesi değil de, kalbinin Brüksel’de attığı bir Avrupa ülkesi olduğunu ilan etmesine etmiştir ama, Arap devletleri ve doğu komşusu İran’la iyi geçinmek zorundadır. Komşularının Doğu Anadolu ‘da bir terör kampanyası yürütmekte olan PKK’ya destek vermek ve vermemek konusunda kendi içindeki durumunu da etkileyeceklerini hesaba katmak zorundadır ve Türkiye’nin Suriye ile olan ilişkilerinin temelinde yatan nokta budur.

Orta Doğu’nun diğer iki nehir havzası gibi Fırat-Dicle sistemi de, denize varana kadar bu bölgede krizlere yol açabilecek bir havzadır. Türkiye, Anadolu dağlarında iki nehir ve bunların kollan üzerinde daha fazla baraj yaparak topraklarının doğusunu bütünüyle değiştirmeyi, kurak toprakları tarım ve sanayi için elverişli araziye dönüştürmeyi planlamaktadır. Planlamacılar, aynı zamanda PKK terörünün özerklik gibi politik haklardan çok, refahlarıyla ilgilenen bölge halkı arasında taraftar bulamayacaklarını hesaplamaktadır. Bölgede Türkiye ile, suyunun azaldığım gören Suriye arasında bir kriz ihtimali de gözardı edilmemelidir. Türkiye’nin diğer yanında olan İran ise, Irak’ı etkileyen her şeyden kaygılanmaktadır ve eski Sovyetler Birliği’nin Müslüman cumhuriyetlerinde nüfuz için Türkiye ile rekabete girmiştir.

Türkiye, şu anda kendini bölgenin süper gücü olarak görmekte ve nüfuzunu eski Sovyetler Birliği ‘nin Türk cumhuriyetlerine yaymaya çalışmaktadır. Ayrıca Avrupa Topluluğu’na adaylığını kabul ettirebilmek için Arap dünyasında yıllardır müessir olmaya uğraşmaktadır. Türkiye, 1986’da Arap ülkelerine su götürmek için bir plan önermişti. Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın fikri olan bu projeye göre, Güney Türkiye ‘nin suyu, altı Körfez İşbirliği Konseyi ülkesiyle Suriye, Ürdün ve İsrail’e taşınacaktır. Türkiye, 20 milyar dolarlık projenin bölge güvenliğini artıracağım iddia etmektedir. Turgut Özal, bu boru hattının, Orta Doğu ülkeleri arasında yeni bir birlik ve beraberliği tesis edeceğine inandığım belirtmesine karşılık, Araplar projeyi yeni tartışmaların kaynağı olarak görmüşlerdir. Bu projenin uyum sağlamaktan çok Türkiye’ye yararlı olacağını, Arap ülkelerinin Ankara’ya bağımlı olacaklarını ve ayrıca suyu alacak ülkeler arasında kavgalara yol açılabileceğini iddia etmişlerdir. Plan gerçekleşirse, bölge ülkelerinin tamamının bundan kazançlı çıkacağı kesindir: Hedef, güneye günde 6 milyon metreküp su pompalamaktır. Bölge ülkeleri, deniz suyundan içme suyu olarak istifade için ödedikleri paranın yarısını ödeyeceklerdir. Kuzeyden güneye uzanacak hat, Türkiye’den Arap Yarımadasının güney ucuna kadar 6.000 kilometre uzanacak, Kuveyt, Katar ve BAE’lerine uzanan kolları olacaktır. Ban kollarıyla da, Lübnan ve İsrail’e su taşınacaktır.

Verilere göre, Türkiye’de kullanılabilecek olan yıllık yer altı ve yer üstü su kaynaklarının toplamı yaklaşık 105 milyar metreküp olup, halen bunun yaklaşık yüzde 22 ‘si kullanılıyor. Yüzde 78’lik kısmı ise kullanılmayı bekliyor. Yine, Türkiye ‘de ekonomik olarak sulanabilecek alan 8.5 milyon hektar olmasına rağmen, halen sulanan alan yaklaşık 3.9 milyon hektardır. Diğer taraftan, Türkiye’deki akarsu ve derelerin yüzde 4O’ı, yeraltı sularının yüzde 35 ‘i, baraj ve göllerin ise yüzde 49 ‘u Doğu Anadolu bölgesinde bulunmaktadır. Bu bilgilere göre, mevcut su kaynaklarını değerlendirebilirsek, sulanması mümkün arazilerin tamamı sulanabilecek, sanayi ve kullanma suyu için yeterli miktarda su bulunabilecektir. Demek ki, muhtemel bir su sıkıntısı mevcut su kaynaklarının değerlendirilmesi ile çok rahat giderilebilecektir.

Orta Doğu’nun su sıkıntısı çeken bölgelerine gelince, bu bölgelerdeki muhtemel bir krizi gidermek için yeni projelerin üretilmesi ve uygulamaya geçirilmesi, zar6ret arzeden bir husustur. Çünkü bu mesele halledilmediği müddetçe, her zaman siyasi bakımdan tahrik ve huzursuzluk vasıtası olmaya adaydır. Halen Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, su ihtiyaçlarını büyük ölçüde su ithal etmek ve deniz suyundan istifade etmek suretiyle gidermektedirler. Suriye, Ürdün ve Irak ise bugün için yeterli kaynaklara sahiptirler. Bölgede gelecekte meydana gelebilecek bir su krizi ve bugün sıkıntı çeken ülkelerin su meselesi, kaynaklan bol ve işbirliğine hazır Türkiye tarafından çözülebilir. Türkiye’nin potansiyel ve mevcut su kaynakları bu ülkeleri besleyebilecek durumdadır. Bu ülkeleri birbirlerine bağlayan dini, tarihi ve coğrafi bağlar ve karşılıklı güven ortamı içinde gerçekleştirilebilecek bu işbirliği, bölgede ekonomik bir potansiyel alan da meydana getirebilecektir.


www.sizinti.com.tr den alıntıdır.