Tarihin yüz akı, yer yüzünde hak ve hukukun takipçisi ve teminatı Osmanlı Devletinin, üç kıta üzerinde hâkimiyet sağladığını ve büyük bir imparatorluk kurduğunu tarihi yaşayanlardan ve yazanlardan öğreniyoruz. Sonra bu cihan imparatorluğunun, devrini tamamlayarak ve kaderini yaşayarak tarih sahnesinden çekildiğini ve bakiyesinin Anadolu topraklarına onuruyla yerleştiğini yine tarih kitaplarından öğreniyoruz.
Osmanlı Devletinin kurucusu ve ana unsuru olan Türkler, savaşarak kaybettikleri topraklardan arta kalan Trakya ve Anadolu’yu kanları ve canları pahasına savundular ve düşman devletlerin işgalinden kurtardılar. Bu topraklarda tarihî itibârın muhafaza edilmesini, Türk Bayrağının şan ve şerefle dalgalanmasını isteyenler, 1923 yılında zaten Türklerin olan bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdular.
Emperyalist ve işgalci güçlere karşı verilen uzun bir mücadele ve direnişten sonra istiklâl ve hürriyetini elde eden, iffet ve namusunu çiğnetmeyen milletimiz, şânına ve ırkına yakışır bir şekilde yeniden teşkilâtlanarak rahat ve huzura kavuştu.
Çağ açıp çağ kapayan, diktatörlerin istibdâdına son veren, ilimle ve ilerleme azmiyle medeniyetler kuran büyük Osmanlı Devletinin asırlarca insaflı, faziletli, iyi niyetli, hak ve hukuka riayetli, insan haklarına saygılı, cesur ve dirayetli idaresi altında bulundurduğu ve sonradan Avrupa devletlerinin hîle ve desîseleriyle, yer yer iç ihânetlerle çekilmek zorunda kaldığı topraklar üzerinde yaşayan azınlıklar ne oldu? Osmanlı Devletinin idâresinden kurtulanların veya kurtarılanların, kurtulma sevincini yaşayamadan başlarına ne korkunç işler ve ne büyük felâketler geldi? Tarih kitapları, Osmanlı Devletinin çekilmek zorunda kaldığı topraklarda yaşanan bu dramı da uzun uzun anlatıyor ve insanlığı bu korkunç gelişmelerden ibret almaya dâvet ediyor. Gerçi ibret alınmış olsaydı aynı dram Afganistan, Filistin ve Irak’ta tekrar yaşanır mıydı? Dünyanın yüreğini hoplatan ve insanlığın vicdanını sızlatan, her gün her yaştan ve cinsten birçok masum insanın ölümüne sebep olan, senaryosu tankla, topla, tüfekle ve füze ile yazılıp sahneye konan bu olaylar, yine Osmanlı Devletinin asırlarca himâyesinde kalan topraklarda cereyan etmiyor mu? O topraklarda cereyan etmesi mânidar değil mi?
Osmanlı Devletinin 600 sene Türk, Rum, Ermeni ve Sırp... farkı gözetmeden hizmetlerine koştuğu işgal altındaki topraklarda yaşayan azınlıklar, özgürlüklerine kavuştuklarını zannettikleri dönemde uzun süre kendi devletlerini kurma fırsatı bulamadılar. Osmanlı Devletinin idâresinin sona ermesinden sonra, kendilerini kurtardıklarını zannettikleri bir sırada emperyalist devletlerin yeniden korkunç usullerle işgaline uğradılar. Kısa sürede Osmanlı idâresini arar ve özler, hattâ bekler hale geldiler. Bu devletlerin bir kısmı (Kuzey Afrika ve Ortadoğu milletleri) modern düşüncenin temsilcisi olduklarını iddia eden ve o görüntüyü vermeye çalışan Avrupa devletleri tarafından paylaşıldı ve yıllarca sömürge hayatı yaşattılar. Avrupa, yıllarca Osmanlı Devletinin idâresinde her türlü hakkını rahatça kullanarak özgürce yaşamış olan halkların yıllarca vicdanları, inançları, kazançları, kaynakları, hürriyetleri, iffet ve namusları... sömürüldü. Bu milletlerin bir kısmını (Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar) komünist Rusya işgal etti. İşgalci güçlerin tankları altında insanlar insafsızca çiğnendi ve ezildi. Osmanlı Devletinin büyük bir talihsizlik olarak terk etmek zorunda kaldığı topraklarda yaşayan milletlerin büyük bir kısmı, kitleler halinde yok edildi. Binlerce insan iklim ve ulaşım şartları dikkate alınmadan sürgün edildi. İşgale direnen milyonlarca insan, katledildi. Bunların içerisinde Türkler tarafından soy kırımına uğratıldıklarını iddia eden Ermeniler bile var. Osmanlı döneminde büyük destek ve itibâr gören ilim adamları, Sibirya’ya sürgün edildi. Mâbetler yok edildi ve inançlar ayaklar altına alındı. Osmanlı Devletinin himâyesi altındaki topraklarda yaşayan milletlerin hemen hemen tamamı sömürge hayatı yaşamaktan ve işgalden kurtuldu ama, yine de yer yer onları huzursuz edecek tehditler ve terör belâsı devam etti ve ediyor.
Benim, bu yazıyı kaleme almama TRT televizyonunda seyrettiğim bir program sebep oldu. Programın ismi galiba (Gezelim-Görelim.) Doğu Makedonya’dan iki Türk köyü ekrana getirildi. Programın hanım sunucusu köyün sokaklarında dolaşarak köylülerle konuştu. Her şeyleriyle Türk olan bu insanlar, ne kadar güzel Türkçe konuşuyorlar. Kıyafetleri, sokakların yapısı, câmiler ve minareler, çocukların toplu halde koşuşmaları...her şey Anadolu’dan bir parça. Türkiye derken sanki bütün his ve heyecanları ayağa kalkıyor. Bakışlarındaki özlemden ve sevgiden belli. Ben, bu insanları Balkanlara, Kafkaslara ve Orta Asya’ya yaptığım seyahatlerde hep gördüm. Onlar gibi hislendim, heyecanlandım ve bol bol hasret giderdim. Ümitlendim ve gururlandım. Allah’a şükrettim. Türkiye denilince sahipsiz olmadıklarını anlıyor ve ümitleri bakışlarında parlıyor. Bunun böyle olduğunu dünya bizden iyi biliyorlar. Hele bizim entel geçinenlerden daha iyi biliyor. Bildikleri için Osmanlı Devletine oynadıkları oyunu, Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı da oynamak istiyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Türk milletine kastedenlerin bizim şahsımızda Orta Asya Türk cumhuriyetlerine ve Balkan ülkelerindeki soydaşlarımıza da kastettiklerini aklımızdan hiçbir zaman çıkarmayalım. Türkiye’ye verilecek her türlü zararın ve yapılacak her türlü kötülüğün bu topraklarda yaşayan soydaşlarımız üzerinde de tesirini göstereceğini unutmayalım. Bu sebeple Türkiye’deki asılsız ve kısır iç çekişmeler, siyasî kavgalar, politik ve ekonomik kriz, istikrarsızlık dış düşman güçleri ne kadar sevindirirse soydaşlarımızı da o kadar üzer ve geleceklerinden ürkmeye ve korkmaya sevk eder. Türkiye’nin siyasî ve idârî kaderini ellerinde bulunduranların biraz da Türkiye’nin dış itibârını ve milyonlarca soydaşımızın varlığını ve çıkarlarını, birlik ve beraberliklerini düşünseler iyi olur.



Muhammed Serdengeçti