Atatürk Vahdettin'i nas?l savundu?Mustafa Armağan'dan resmi tarihin bam teline basan bir soru: Hangi Atatürk'e inanacağ?z; Vahdettin'e 'hain' diyene mi yoksa Meclis gizli oturumunda onu aklayana m??
MUSTAFA ARMAĞAN'?n yaz?s?
Atatürk, Vahdettin’i savunuyor!

Birkaç haftad?r üzerinde türlü spekülasyonlar yürütülen son saltanat mührü, bir son dakika sürprizi olmazsa bugün itibar?yla saraya geri dönmüş olacak. Bu olay bana ‘Osmanl?’n?n evine dönüşü’nü hat?rlatt?.
Evdekiler onu unutmuş görünseler de, Türkiye’nin d?ş mahfillerde hakaret gördüğü her seferinde içlerinde ‘büyük’ ve ‘güçlü’ bir devlet özlemi yan?p tutuşuyor ve alevli bir ok gibi haf?zalar?na yürüyen şeyin Osmanl? şevketi olduğunu hat?rl?yorlar. Bu, Freud’un sözünü ettiği “yara izi”dir işte. Yaray? unutsak bile yaran?n izi kalm?şt?r derimizin üzerinde. O ize bakt?ğ?m?zda yaray? da, yaralayan? da, yaral? bünyeyi de düşünmeye mahkûmuz.

Cumhuriyet’in kurucular?n?n Osmanl? tarihine bak?şlar?nda bu yara izi, kendisini her f?rsatta ele verir. Osmanl? kötülenir; ama “alt?n çağ” müstesnad?r. Sinan benzersizdir, Fatih, Yavuz, Kanuni büyüktür vs. Böylece seçmece ve kesmece sat?lan bir karpuz sergisine girmiş gibi oluruz. ‘Huz mâ safa, da mâ keder!’ Neşelendirecek olan? al, üzecek olan? b?rak, kural? geçerlidir burada. Tabii ister istemez ‘Bu bir tarih midir?’ sorusunu sorar?z. Sormak zaman? gelmiştir daha doğrusu.

Kabul edelim ki, Cumhuriyet döneminde, “olan” değil, “olmas? arzulanan” bir tarih yaz?lm?şt?r daha çok. Tarih arzuya göre s?cak veya soğuk olarak servis edilmiştir. Nitekim ink?lap tarihi alan?n?n önde gelen otoritelerinden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, 8 Kas?m 1974’te TRT televizyonunda yapt?ğ? konuşmada, çal?şmalar?n?n duygusal plânda kald?ğ?n?, haddizat?nda 1950’lere kadar Atatürk konusunda objektif olunamad?ğ?n? itiraf etmiştir.

Atatürk’ün baz? konuşmalar?nda hemen bütün Osmanl? padişahlar?n?, ayr?m gözetmeden eleştirdiğini, baz?lar?nda ise yücelttiğini görmemizin bir sebebi bu duygusall?kt?r. Mesela 26 Şubat 1921’de Amerikal? gazeteci Clarence K. Streit’in sorusu üzerine şunlar? dile getirmişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftirad?r. Milletimizin zalim olduğu iddias? baştan başa yaland?r. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabanc? unsurlar?n inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanlar?n dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegâne millet, bizim milletimizdir. Fatih, ?stanbul’da bulduğu dinî ve milli teşkilat? olduğu gibi b?rakt?. Rum Patriği, Bulgar Eksarh? ve Ermeni Kategikosu gibi H?ristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. ?stanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanlar?n mazhar bulunduklar? bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyan?n en büyük müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Bu konuşmada “milletimiz” kelimesinin Fatih’i de kuşatan bir anlamda kullan?ld?ğ?na ve 40 yaş?ndaki Gazi’nin, Türklerin zalim ve barbar bir millet olmad?ğ?n? ispat için ?stanbul’un fethine sar?l?ş?na dikkat buyurun. Gelgelelim tam 2 y?l sonra (17 Şubat 1923) ?zmir ?ktisat Kongresi’ndeki Mustafa Kemal’in, tam da ayn? sebeple Fatih’i eleştirdiğini görüyoruz. Nas?l m? oluyor? Buyurun beraber okuyal?m söylediklerini:

“Osmanl? hakanlar?... Ele geçirdikleri ülkelerdeki, o dili, dini, geleneği, her şeyi birbirinden ayr? uluslar? olduğu gibi korumaya kalk?şt?lar; onlara bütün bu özellikleri koruyabilmeleri için imtiyazlar (ayr?cal?klar) bağ?şlad?lar. Örneğin; Fatih zaman?nda Cenevizlilere ve patriklere verilen ayr?cal?klarla aç?lan yol, sonralar? daha çok genişlemiş ve genişletilmişti. Üstelik, bu ayr?cal?klar, devletin en güçlü, en gösterişli günlerinde bağ?şlan?yordu. Bir zorunluluk değil, sadece bir “şahane” bağ?ş olarak.”

Şimdi hangi Mustafa Kemal’e inanacağ?z? ?ki y?l önce Amerikal? gazeteciye Fatih’in Cenevizlilere ve Patrikhane’ye tan?d?ğ? imtiyazlar? bir civanmertlik olarak gören ve bununla övünen Mustafa Kemal’e mi, yoksa tam da bu yüzden Fatih’i eleştiren Mustafa Kemal’e mi itibar edeceğiz? Nas?l oluyor da 2 y?l önce gurur kaynağ? ve Türk milletinin uygar olduğunu kan?tlayan belgeler, bu defa milletin kaynaklar?n? tüketen ve ülkemizin ekonomik kökünü kurutan keyfî birer uygulama damgas?n? yiyebiliyordu?

Bence tarihçilerimiz bu kördüğümü çözmek zorunda. Kaçarak, görmezden gelerek bu işin içinden ç?kamay?z. Sorunla mertçe yüzleşmemiz gerekir. Ancak böylelikle 1922-1924 aras?nda gerçekleştiğini tespit ettiğimiz “büyük k?r?lma”n?n, daha doğru bir deyişle yeni Türkiye’nin zihinlerinde ortaya ç?kan “y?rt?lma”n?n kökenine inebilir ve sorunu doğru teşhis edebiliriz. Bundan sonraki ad?m, tarihin rehabilite edilmesidir ki, oraya varmak için daha geçmemiz gereken çok aşama var.
Ben saltanat mührüyle yine gündemimize giren Sultan Vahdettin’in s?rt?na yap?şt?r?lm?ş “hain” damgas?n?n da bu büyük y?rt?lman?n bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Burada sorulmas? gereken soru şudur: Mustafa Kemal Paşa’n?n 24 Nisan 1920’de, yani 23 Nisan’?n hemen ertesi günü TBMM gizli oturumunda Vahdettin’i temize ç?karmak için söylediklerini nereye koyacağ?z? ?leride devam etmek üzere şimdilik birkaç sat?r?na bakmaya ne dersiniz? (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir):

“Millet, Hilafet ve Saltanat makam?n?n bağ?ms?z ve tehlikeden uzak bulunmas?n? vicdanî bir emel saym?şt?r. Müslümanlar?n Halifesi’nin bundan başka bir şey düşünmesi mümkün müdür? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Hatta zât-? şâhânenin ağz?ndan işitsem bunun mutlaka zor ve bask? alt?nda söylendiğine hükmederim.”

Neler oluyor yahu?

1920 Nisan’?nda Vahdettin kendi ağz?yla, ‘Ben ?ngilizlerle çal?ş?yorum, kurtuluş murtuluş umrumda değil, işbirlikçinin tekiyim’ dese bile inanmam, bunun katiyen ?ngilizlerin silah zoruyla söylediğine hükmederim diyen ve sonradan ihanetinin belgeleri aras?nda say?lan fetvay? “sânia”, yani iftira ve hile olarak niteleyen Mustafa Kemal Paşa, 1 Kas?m 1922’de “şuursuz ve idraksiz bir hain” olarak yaftalayacakt?r onu.

Burada kapatay?m; çünkü akl?ma 1 Mart 1923’teki aç?k celse konuşmas?nda Misak-? Millî’ye karş? ç?kanlar? ‘hain’ ilan eden kişinin bundan sadece bir iki gün önce, 27 Şubat 1923’teki gizli celsede Misak-? Millî’nin bir harita çizmediğine dair sözleri geliyor ki, dikkat! may?nl? araziye giriyoruz ikaz?n? duyar gibi oluyorum.