+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14

Konu: Yavuz Bahadıroğlu'ndan Alıntılar..

  1. #1
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart Yavuz Bahadıroğlu'ndan Alıntılar..

    İSLÂM DÜNYASINA YENİ BİR BAHAR LÂZIM!


    Osmanlı Devleti dağıldı dağılalı İslâm dünyası sahipsiz...
    Sahipsiz olduğu için de gelen vuruyor, giden vuruyor!
    Dünyanın hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar


    Müslümanlar hem yoksuldurlar, hem geri kalmıştırlar, hem de sahipsiz...
    Dövülüyorlar, aşağılanıyorlar, sömürülüyorlar...
    Gelişmiş ülkelerin “gık”ı çıkmıyor...
    Çünkü İslâm dünyası çok dağınık. Bu dağınıklığı sahipsizliğini doğurdu.


    Eskiden böyle değildi. Osmanlı padişahları, hattâ en karmaşık dönemin padişahı Sultan II. Abdulhamid bile İslâm dünyasına sahip çıkıyordu...


    Sultan II. Abdulhamid çoktan bir kenara ittiğimiz “Halife” sıfatının yanı sıra ecdadından miras aldığı itibarı da kullanarak, bütün Müslüman devletler ve topluluklarla iletişim kurmuştu.


    Vaktiyle Sultan II. Selim’in yaptığı gibi, Hindistan Müslümanlarıyla bile irtibata geçmişti.
    Sultan II. Abdülhamid bir yandan ülkesindeki fitneyi bastırırken, diğer yandan Orta Asya Müslümanları, Çin Müslümanları, Rusya Müslümanları, Filipinler, Malezya, Endonezya ve Singapur Müslümanları ile temasa geçmiş, hatta önemli destekler vermişti...


    Bu gerçeği Osmanlı arşiv belgelerinden öğreniyoruz.
    Kısaca söylemek gerekirse, “hasta” döneminde bile Osmanlı ceddimiz İslam dünyasının itilip kakılmasını engelliyor, Avrupa hâlâ Osmanlı’nın gölgesinden korkuyordu!
    Bu korku yüzünden yüzyıllar boyu Afrika’yı ve Uzakdoğu Müslümanlarını sömüremediler.


    Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Uzakdoğu’ya her saldırısı Osmanlı Devleti’nin sert müdahalesine toslayıp tuzla buz oldu.


    Bu yüzden de Osmanlı’ya düşman kesildiler: Osmanlı’yı parçalamak için elbirliği yaptılar.
    Neticede Osmanlı Devleti dağıldı... O gün bugündür hiçbir devlet onun yerini alamadı. Bu yüzden Osmanlı’dan kalma boşluk aynen duruyor...
    Yeni sahibini bekliyor...


    En güçlü aday Türkiye...
    Hem tarihi birikimi buna müsait, hem de halihazır durumu ve konumu...


    Dikkat ediyor musunuz, İslam dünyasının herhangi bir parçası sıkıntıya girse (deprem, sel, savaş, tsunami, v.s.), önce Türkiye yardıma koşuyor, Başbakan başta olmak üzere, tüm yetkililer bölgeye koşuyorlar...


    Bizi istikbale bu yöneliş taşıyacak işte! Sahibiyet duygusuyla eski etki alanımıza ve medeniyet ufkumuza açılacağız.
    İşte o zaman, İsrail askerleri Filistinli kardeşlerimizi sahipsiz bulup katledemeyecek.
    İşte o zaman ne Amerikan oyunları girebilecek içimize, ne Batı emelleri, ne de Moskof cinliği...
    Geçmişte bizi biz yapan değerlere yeniden sarılıp adeta yeniden dirileceğiz!


    “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi içinde, kardeşinin başına gelen musibetleri sadece kardeşinin hatalarıyla izah edip onu hırpalayanlara iltihak edenler bilmelidirler ki, bir gün sıra kendilerine de gelecek.


    Yeniden dirilişin yolu ise her birimizin, üzerimize düşeni yapmamızdan geçiyor. İnancımızı yaşamamızdan...


    Evet, İslam dünyası sahipsiz:
    Çünkü biz (bin yılın bayraktarları) bir birimize sahip değiliz. Bir birimizde varlık arayacağımıza yekdiğerimizin batmasında, yok olmasında varlık arıyoruz.
    Ayrıca kimi bulaşıcı (“sarî” diyor, Bediüzzaman) hastalıklara da müptelâyız!




    Hastalıklarımızı, Bediüzzaman şöyle sıralıyor:


    1. “Nemelâzım”cılık...
    (Dirilişi engelleyen en önemli faktör, istibdadın yadigârı)...
    2. Kıskançlık...
    (Müspeti aramayı ve müspette yarışmayı önleyen hastalığımız)...
    3. Tembellik...
    (“Elimden bir şey gelmez” mazeretiyle kılıflanmış)...
    4. Tüm imkânını yalnız kendi nefsine hasretme...
    (Dünyevîleşme: Altta kalanın canı çıksın umursamazlığı... Bencillik)...
    5. Samimiyetsizlik...
    (Hadi ikiyüzlülük demeyelim, ama sokakta Müslüman, evde başka bir şey)...


    Sonuç: Şevksizlik!


    • Bir birimizi karalamasak, bizi topyekün karalamak isteyenlere karşı ortak stratejiler geliştirebiliriz...
    • Bir birimize tuzak kurmasak, inancımıza kurulan tuzakları boşa çıkarabiliriz.
    • Bir birimizi çelmelemesek, ruhumuzu çelmelemeye gelenleri püskürtebiliriz.
    • Bir birimizle uğraşmasak, kıblemizle uğraşanların etkisini kırabiliriz.


    Maalesef bir birimizi yaralamak ve karalamakla o kadar meşgulüz ki, büyük bir hizmet üretmediğimiz halde yorgun düşüyoruz.
    Sonunda pasif kalıyor, mazeret üretmeye başlıyoruz...


    Yok “Bir çiçekle bahar gelmez”miş de, “Mum dibine ışık vermez”miş...
    Ama “Üzüm üzüme baka baka kararır”...


    Asıl mesele mum olmak mı, yoksa üzüm olmak mı?
    Galiba asıl mesele “şuurlu insan” olmak!




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:33 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  2. #2
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    TARİHTEN BİR SİYASET DERSİ


    Selçukluların büyük sultanı Alpaslan, 1072 yılında, hunharca bir suikast neticesi öldürülünce, oğlu Melikşah, on yedi yaşında Selçuklu tahtına oturdu.


    Babası gibi yürekli, azimli ve kararlıydı. Nizamül Mülk gibi iman ve bilgi deryası bir vezirin elinde yetişmişti. Babasının şefkatı ile kahramanlığını, hocası Nizamül Mülk'ün sevgisi ve sabrıyla bütünlemişti. Bunlara kendi ideallerini, azmini ekleyince ortaya mükemmel bir idareci çıkmıştı.


    Melikşah'ın tecrübesizliğinden faydalanıp Selçuklu Devleti'ni yıkacaklarını hayal edenler, çok geçmeden yanıldıklarını anladılar. Melikşah, en az babası kadar muktedir bir hükümdardı.


    Önce babasının vefatını fırsat bilip ayaklanan beyleri hizaya getirdi. Karahanlılarla Gaznelileri, Selçuklu Devleti'ne bağladı. Arkasından Kutalmışoğlu Süleyman Bey'i, Anadolu fethini tamamlamaya memur etti. Abbasî Halifesi'ni himayesi altına aldı, Fatımîleri Suriye ve Filistin'den çıkardı...


    Böylece yıllardır İslâm dünyasını kana ve gözyaşına boğan büyük bir kargaşanın önüne geçmiş oldu.


    Artık Selçuklu Devleti, en güçlü dönemini yaşıyordu. Selçuklu Devleti'nin sınırları Hindistan içlerine kadar genişlemiş, dönemin en büyük, en güçlü, en mamur, en medenî devleti hâline gelmişti. Sultan Melikşah, hayatının baharı sayılabilecek bir yaşta (37) fâni dünyaya veda etmeseydi, kuşkusuz daha büyük işler yapacaktı.


    Melikşah, bütün bunları nasıl mı başardı?..


    Aşağıdaki örneğe bakın, anlarsınız.


    Selçuklu Devleti'nin mülki ve askerî önderleri Sultan Melikşah'ın başkanlığında toplanmışlardı...


    Sultan Melikşah şu mealde bir açış konuşması yaptı, dedi ki:


    "Vezirlerim, paşalarım, beylerim. Devletimiz, Allah'ın izni ve yardımı ile çok büyüdü, gelişti, genişledi. Milletimiz refah içinde yaşıyor... Ne var ki, geniş toprakları idare etmek zor iştir... Mali gücümüzü israf etmemek için bir devlet bütçesi yapmamız lâzım... Gelirimizi, giderimizi denkleştirmeliyiz. Nereye ne kadar sarf edeceğimizi bilelim ki, ona göre davranalım. Kısacası, ayağımızı yorganımıza göre uzatacağız. Cennetmekân babamızdan duyduk ki, maliyesi sağlam olan devlet yıkılmaz. Hadi görelim, her kurum kendi bütçesini yapsın."


    Çalışmalar başladı. Gelirler toplandı, giderler hesaplandı. Nihayet bütçeler Sultan Melikşah'a arz edildi. Melikşah, hepsini tek tek inceledikten sonra:


    "Görüyoruz ki bütçemizde yoksullara, muhtaçlara, yetimlere, dervişlere, ilim tahsil edenlere, sanatkârlara pek bir şey ayırmamışsınız. Bu saydıklarımız için bütçeye üçyüz bin altın konsun."


    Bu emri duyunca, zamanın Harbiye Nazırı, (Savunma Bakanı) rahatsızlıkla kımıldadı. Yüzü memnuniyetsizlikle büzüldü. Sultan'ın teklif ettiği meblâğ, neredeyse tüm askerî harcamalara eşitti. Ona göre devletin genişleyip büyümesinde, korunup yükselmesinde, savaşlarda zafer kazanıp ganimet toplanmasında en büyük pay, âlimlerin, dervişlerin, yetimlerin, sanatkârların değil, ordunundu.


    Sultan Melikşah orduyu medrese mollalarıyla bir tutuyordu. Daha fazla dayanamadı. Öfkesi yüzünden haddini bile aşan bir ses tonuyla: "Bu miktar para ordunun bütçesine eklenirse, Bizans'ın surlarını dahi aşarız!" dedi.


    Sultan Melikşah gayet sakindi, hattâ gülümsüyordu: "Yanlışın var!" diye cevap verdi, "Biz şimdiye kadar âlimleri, fakirleri, dervişleri, yetimleri, muhtaçları gözetmeseydik, ordumuz değil yeni beldeler fethetmek, payitahtımızı [başkentimizi] bile korumaktan âciz kalırdı."


    Hepsini tek tek süzdükten sonra devam etti: "Biz memleketleri, kılıçtan evvel, yoksul takımı ve derviş-molla kısmının dualarıyla fethederiz. 'Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?' buyuran Cenab-ı Hakk'a yemin ederim ki bütçemizde yapılan en hayırlı yatırım budur."


    "Nizamiye Medreseleri"nin kurucusu Nizamül Mülk'e döndü: "Söylediklerim yanlış mı vezirim."


    Baba yadigârı şanlı vezir hayran hayran Melikşah'a bakıyordu:


    "Hayır, Sultanım, çok doğru söylediniz" dedi, "bu kararınızla nazarımda öylesine büyüdünüz ki, başı dumanlı dağlar gibisiniz. Zirvedeki sırrı bir türlü çözemiyorum."


    Ayağa kalktı


    "Ey Cihan Sultanı!.." dedi, "Askerlerinizin okları bir milden öteye geçmezken, benim Nizamiye Medreseleri'nde yetişen mânevi ordunun duaları Arş'a ulaşıyor. Selçuklu Devleti ikisinin sayesinde gelişecek."


    Ordumuz hamdolsun güçlü, ama maliyemiz zayıf; dolayısıyla dünkü eyaletlerimizin gerisinde kaldık.


    Acaba "talebe-i ulum"un duaları mı kesildi?




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:38 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  3. #3
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    “ÇANAKKALE ZAFERİ’Nİ KAZANAN İNSANIN RUH PORTRESİ”


    • Azimli, kararlı, mert ve fedakâr:


    Çoğumuz imanlıyız çok şükür, bunda kuşku yok. Ama acaba kararlı mıyız, azimli miyiz, fedakâr mıyız, mert miyiz?
    Kısacası, Çanakkale Zaferi’ni kazanan insanlar gibi miyiz?


    Küçük bir örnek;


    Diyarıbekir’in (Diyarbakır) fakir bir köyünden gelen Kürt Memo (Mehmet), Temmuz sıcağında bile sırtından çıkarmadığı kırk yamalı kaputuyla savaşıyor, devletinden elbise istemeyi kendine yediremediğinden hiç sesini çıkarmıyordu...


    Bir gün Yüzbaşısı durumu fark edip yaz geldiğini, kaputu çıkarmasını isteyince, hiç renk vermedi:
    “Böyle iyiyim Kumandanım” dedi, “Bu kaputun her yaması şehit kardeşlerimin elbisesinden alınmadır. Beni hem gâvurun mermisinden koruyor hem de soğuktan...”
    “Ama hava ısındı” diye üsteledi Yüzbaşı, “Yaz günü de kaputla savaşılmaz ki...”
    “Ziyanı yok Kumandanım, siz gönlünüzü ferah tutun, ben böyle daha iyi savaşıyorum.”


    Yüzbaşı, Memo’yu henüz çözememişti: “Çıkar oğlum şu kaputu sırtından” dedi, “Arkadaşların gibi sen de elbiseyle savaş.”
    “Müsaadenizle Yüzbaşım, kalsın.”
    Yüzbaşı kızmaya başlamıştı: “Çıkar dedim mi çıkaracaksın, ben senin kumandanınım.”


    Memo, kurtuluş olmadığını görünce, kimseyle paylaşmadığı sırrını Yüzbaşı’ya fısıldamak zorunda kaldı:
    “Kaputu çıkarırsam” dedi, “Cıbıldak kalırım Kumandanım; çünkü bunun içinde hiçbir şey yok.”


    Memo “Devletimin imkânı olsaydı bana da elbise verirdi” diye düşünmüş, vermediğini devletten istemeye utanmıştı.
    O zamanın zamanında Anadolu delikanlısı sadece vermeyi (vatanı için malı istendiğinde malını, canı istendiğinde canını) biliyor, istemeyi, almayı bilmiyordu.


    Ah güzel insanlarım!..


    Kim bilir Kürt Memo hangi mezarda Türk Mehmet’le, Laz Temel’le, Arnavut Mestan’la, Çerkez Şamil’le şehadeti yaşıyor?


    Her fırsatta imkânsızlıkları ileri sürüp atılımı başkalarından bekleyen bizlere ibret olsun!




    • O insanlar aynı zamanda son derece cesur insanlardı...


    Yahya Çavuş, emrindeki son birkaç Mehmetçikle tam üç alay düşmana karşı bütün gün savaşıyor, son askeri şehit olmadan, savunmasına bırakılan tepeyi düşmana teslim etmiyordu.
    Göz kırpmadan ölümün koynuna atladılar...
    Sonunda hepsi şehit olup ebedileşti.


    Eski Çanakkale valilerinden Nail Memik Bey, bu kahramanlık karşısında ağlıyor, bir dörtlük yazıp Yahya Çavuş ve arkadaşlarının mezar taşı yapıyordu:
    “Bir kahraman takım ve Yahya Çavuş’tular,
    “Tam üç alayla burda, gönülden vuruştular...
    “Düşman tümen sanırdı bu şahlanmış erleri,
    “Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular.”


    Onlar zaferi hak etmişlerdi. Allah da ihsan etti: Hepsi bu.




    • O insanlar yardımsever insanlardı...


    İngilizler esir aldıkları yaralı asker ve subaylarımızı canlı canlı denize atarken, bizim insanlarımız yaralı düşman askerlerini sırtında taşıyor, zaten çok kıt olar yiyeceklerini onlarla paylaşıyordu.




    • O insanlar gerektiğinde sert, ama her zaman mert insanlardı…


    Savaşta bile mertliklerine leke sürmez, hileye baş vurmazlardı, asla ahlâk dışı usuller kullanmazlardı.


    O kadar ki, İngiliz saldırganlar Avustralya’dan getirdikleri meşhur Anzak askerlerine gaz maskesi dağıtmak istediklerinde, Anzak askerleri şu gerekçe ile reddetmişlerdi:
    “Düşmanımız o kadar merttir ki, zehirli gaz atmaya tenezzül etmez!”


    Oysa aynı tarihlerde İngiltere Harbiye Nazırı Sir Winston Churchill, Gelibolu’ya yığdığı kuvvetlerine zehirli gaz kullanma emri veriyor, gerekçesini de şu şekilde açıklıyordu:
    “Türkler insan sayılmazlar, fare gibi zehirlemelisiniz!”




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:34 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  4. #4
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    Köyde bir ev yapmaya karar vermiş, yerini belirlemiştik. Fakat mevcut arsa hayallerimin evine dar geliyordu. Yetmez gibi, rahmetli babam “Evin yönü ille de kıbleye dönük olacak” diye tutturmuştu. Bu durumda arsa daha da daralıyordu.


    Bu yüzden rahmetliye itiraz ettim: “Evi kıbleye döndüreceğimize kendimizi döndürsek olmaz mı?”


    Son derece mantıklı ve tutarlı bir söz ettiğimi, bu söz karşısında babamın ısrarından vazgeçeceğini sanıyordum. Öyle olmadı. Babam hafifçe gülümseyerek gözlerime baktı ve:
    “Evi kıbleye dönük olmayanın gönlü kıbleye dönmez!” dedi.


    Sonradan tarihçiliğe merak sarıp Osmanlı mimarisini, mahalle yapısını ve mahalle hayatını inceleyince, rahmetli babacığımın yıllar önce keşfettiği sırrı fark ettim.


    Osmanlı evleri, tıpkı camiler gibi, kıbleye dönük olarak inşa edilmişti. İnsan herhangi bir evde hiç yabancılık çekmeden kıbleyi bulabilir, kimseye bir şey sormadan namaza durabilirdi.


    Çünkü Osmanlı ahlâkında, camiler gibi, evler de “Beytullah=Allah’ın evi” idi: İnançlı insanlar, o mekânlarda Allah’ı zikrediyor, fikrediyor, Allah’a şükrediyor, aynı mekânlarda “kulluk” bilinciyle secdeye gidiyordu. Bu yüzden mekânın mimarisi insanla doğrudan ilişkiliydi.
    Maksat mekânı kutsamak değil, insanın kudsiyetinden mekânı hissedar etmekti.




    Osmanlı’nın saygısı insana dönüktü. Bu yüzden evler kıbleye dönüktü.


    Sonuçta babamın dediği oldu. Biz de evimizi kıbleye dönük inşa ettik. Biraz küçük oldu, ama daha “bizden” bir ev oldu. Ben de zamanla hayallerimi bir evle sınırlamanın ne kadar yanlış olduğunu öğrendim. Yine zamanla mekânların o mekânlarda yaşayanlar üzerinde iz bıraktıklarını fark ettim.


    Eskiden, kıbleye dönük evlerden oluşan “mahalle”lerde yaşardık. Mahalleler camilerin etrafında kurulurdu. Bu çerçevede eski hayatımızı hayal edin:


    Merkezde (Mahallenin yani hayatın merkezinde) cephesi kıbleye dönük bir cami, camiin yanında, “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” buyruğu istikametinde yaşamanın gereği olarak mutlaka bir (veya birkaç) mektep, mektebin yanına “temizlik imandan gelir” anlayışının ürünü olarak hamam, “infak=yardımlaşma” ahlâkının yansıması olarak imaret ve misafirhâne inşa edilir, evler bu sistemin çevresini sarardı…


    Daha doğrusu evler içindekilerle birlikte bu cami ve yardımlaşma eksenli sisteme sarılırlardı.
    Böylece “cami” merkezli mahalleler oluşurdu. Aynı mahalleden olmak, akrabalıktan daha öte bir yakınlık sebebiydi. Bu bağlamda “mahalleli” birbirini gözetir, sever ve sayardı. Kısacası merkezinde “Beytullah” olan mahallelerde oturanların hem yüreğinde, hem de gündeminde “Beytullah” olurdu.


    Evler bahçe içinde müstakil yapılardı. Çocuklar bahçede özgürce oynarken, hayvanlar ve bitkilerle tanışır, onlarla dostluklar kurar, çevresini paylaşmayı ve çevresiyle barışmayı yaşayarak öğrenirdi. (“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” anlayışı, insanı toprağa ve ürettiği her şeye karşı saygılı olmaya çağıran müthiş bir motivasyondu).


    Bağımsız evlerin yerini çok katlı “apartman”lar aldığından bu yana, aileler bahçesiz küçük mekânlara tıkıştı. “Apartman”ın yüksekliği ölçüsünde insan topraktan ve toprakta üreyen her şeyden koptu. Zaman içinde toprakla aralarındaki sevgi bağı da yok oldu.
    Sonuçta insan çevreye “düşman” olup yeşile savaş açtı. (Villa yapmak ya da tarla açmak için orman yakan insanlara dönüştük. Sonunda toprak da verimsizleşti, yeşil âdeta insana küstü).


    Eski evler birbirlerinden bağımsız olduğu için, birbirlerinin üzerine halı-kilim silkme, ya da gürültü yapma derdi olmayan komşular rahatça dostluklar kurabiliyorlardı. Bir başka deyişle, eski evlerin kapı ve pencereleri komşuluğa açılırdı.
    Şimdiki apartman dairelerinin alt alta, üst üste balkonları ise kavgaya açılıyor. (Halı-kilim silkme savaşları) Çocuklarımız baskıcı, kavgacı ve şiddete eğilimli muhitlerde yetişiyor. Tabiatıyla bundan olumsuz etkileniyorlar.


    Osmanlı evleri yazın serin, kışın ılıktı. Fazla ısıtılmayan evlerin içindeki insanlar zinde kalır, bu da hareketsizlikten beslenen tembelliği ve tembellikten beslenen şişmanlığı önlerdi. Abdest ve namaz, zindeliği besleyen faktörlerdi. Yatsıdan sonra yatılır, sabah ezanıyla kalkılır, böylece gün bereketlenirdi.


    Kısacası eski mahallelerle evler, yetiştirilmek istenen insanın kimliğine ve kişiliğine uygun olarak oluşturulmuştu. Bir mahalleden diğerine yerleşebilmeniz için, geldiğiniz mahallenin mutemet (itimat edilen) insanlarından referans getirmeniz şarttı.
    Bu denetim her mahallenin eşrafı (seçkinleri) tarafından yapılırdı. Böylece mahallenin safiyeti korunurdu. Hatta eşraf, bazı ufak-tefek davalara bakar, işi mahkemeye intikal ettirmeden çözerler, tarafları uzlaştırırlardı.


    Yani, mimari ve mahalle dâhil her şey “cevher insan”ın yetişmesi, gelişmesi için düşünülmüştü.


    “Cevher insan”lardan oluşan toplum, önceden belirlenmiş hedefine cesaret ve güvenle yürüyordu. Verilen hedef ise, hayatın tümünü kapsıyordu.




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:35 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  5. #5
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    “KAHRAMANLAR KAHRAMANI” Polat Alemdar!


    Gençlerimizde yüzyıllarla beslenen fedakârlık ve kahramanlık duygusu var. Zaten tarihimiz de en çok bu açılardan zengin. Tarihimiz, fedakârlıklar ve kahramanlıklar tarihidir.


    Osmanlı asırlarının çeşitli zamanlarında yaşanmış birkaç örneği hemen hatırlayalım…
    Bursa fethi sırasında, çatışmalar sürerken, Orhan Gazi’nin komutanlarından Ali Bey’in gözüne bir ok isabet etmiş.


    Ali Bey, hareketlerini engelleyen oku tuttuğu gibi gözüyle birlikte çıkarıp yere fırlatmış. Kendisini hayretle izleyenlere de şöyle demiş:
    “Dert etmeyin: İki gözle arkaya bakmaktansa, tek gözle ileriye bakmak evlâdır!..”


    O fedakârlık âbidesi bir kahramandı.
    •


    Fatih Sultan Mehmed’in yürekli serdarı Ulubatlı Hasan’ı herkes bilir…
    Bazı tarihçiler varlığını inkâr etseler de, o kırk serdengeçti arkadaşıyla birlikte Bizans burçlarına ilk tırmanan isimdir.


    Canını dişine takmış, burçların üstünde şimşek gibi çakıp yıldırım gibi gürlemiş, ama hamd sancağını burçlara diktikten sonra ebediyete büyük bir cesaret ve fedakârlık örneği bırakarak şehit olmuştur.


    Bugün Ulubatlı Hasan’sız bir fethi kimse düşünemez!
    Serdarla Padişah, fedakârlık ve kahramanlıkta özdeşleşmiş gibidir.
    •


    Hakkında ağıtlar, şiirler, destanlar yazılan Genç Osman’ın nasıl efsaneleştiğini bilirsiniz…


    Sadrazam Paşa, Bağdat Seferi’ne (Sultan Dördüncü Murad zamanı) asker toplarken, gönüllü yazılacakların “bıyığında tarak durması”nı şart koşmuştu…


    Sakalsız-bıyıksız çocuk yaşta, Osman isminde birinin gönüllü yazılmak için ısrar ettiğini bildirdiklerinde, huzuruna getirilmesini emretti. Niyeti biraz eğlenip biraz da azarlamaktı…


    Tüysüz çocuğu huzuruna getirdiklerinde, cebinden çıkardığı çelik tarağı uzattı:
    “Bu sefere katılmanın şartı bıyıkta tarak durmasıdır. Şu tarağı bıyığında durdur da görelim.”


    Başta Sadrazam olmak üzere, bıyığını balta kesmez gün görmüş, devran sürmüş yaşlı-başlı paşalar, Genç Osman’ın şaşkınlaşacağını düşünüp bıyıkaltı gülümserken, Osman, Sadrazam’ın uzattığı tarağı kaptığı gibi üst dudağına sapladı…


    Cesaret ve kararlılık saçan masum-mazlum bakışlarını, fena halde şaşırmış paşalarda dolaştırdıktan sonra, Sadrazam’a döndü:
    “İşte Paşa Baba, bıyığımda tarak duruyor!”


    Ve bu kararlılığı yüzünden ona bir istisna yapılıp orduya katılması sağlandı. Gösterdiği kahramanlıkla da destanlaştı, efsaneleşti:
    “Genç Osman dediğin bir küçük aslan/ Bağdat’ın içine girilmez yastan/ Her ana doğurmaz böyle bir aslan/ Allah Allah deyip geçti Genç Osman.”


    Bugün Bağdat fethini Genç Osman’sız düşünmek mümkün müdür?
    •


    Yıl, 1526; Viyana önlerindeyiz…
    Deli Osman isimli bir yiğit, istihbarat amaçlı olarak Viyana içlerine gönderildi. Fakat yakalandı. Günlerce işkence gördü, ama tek kelime etmedi.


    Bir gece yarısı onu alıp kalenin tepesine çıkardılar. Konuşmamakta ısrar ederse aşağıya atılacaktı. “Tamam” dedi Osman, “artık konuşmaya karar verdim. Lakin önce ellerimi çözün. Su ve yemek verin.”


    Mükellef bir sofra donatırlar. Deli Osman iştahla yemeğini yedikten sonra, “Bu akşam da doyduk elhamdülillah” diye ağır ağır ayağa kalktı. Burçlara yaklaştı. Mazgallara basıp parıldayan yıldızlara gülümsedi. Sonra Venedikli Komutana döndü:


    “Yemek için teşekkürler” diye gürledi, “yalnız şunu bilin ki, ölümden korkan buralara gelmez!”


    Sözleri biter bitmez, “Ya Allah bismillah” çekti ve kendini boşluğa bıraktı. Ama yere düştüğünü duyan, gören olmadı.


    adece derinden gelen bir ses kayalıklarda yankılandı: “Bekleyin, çok yakında yine geleceğim!”
    Sabahleyin fellik fellik cesedini aradılar, ama bulamadılar.
    •


    Her savaş ve zafer bazı isimlerle özdeştir…


    Seyit Onbaşı’sız bir Çanakkale Zaferi, Nene Hatun’suz bir Erzurum savunması, Kara Fatma’sız, bir İstiklâl Savaşı düşünebilir misiniz?..


    Bu isimlerin ortak paydaları ise cesaretleri, fedakârlıkları ve kararlıklarıdır. Kahraman beklememiş, gerektiği anda kendileri kahramanlaşmışlardır…


    “Bu asır kahramanlık asrı değil” diyenlere bakmayın, aslında her asır kahramanlık asrıdır!
    Çünkü her asrın Ali Bey’lere, Deli Osman’lara, Genç Osman’lara, Ulubatlı Hasan’lara, Seyit Onbaşı’lara, Nene Hatun’lara, Kara Fatma’lara ihtiyacı var…


    Sadece savaş alanları değil, matematik, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, psikoloji, pedagoji, astronomi, spor, v.s. alanları da kahramanlar bekliyor.


    Hazin ki, uzun zamandır ne örnek fedakârlar yetiştirebildik, ne kahramanlar.
    Başkası için bir şeyler yapmayı, başkalarının dünyasını, ya da ahretini kurtarmaya vesile olacak adımlar atmayı, bazı tehlikeleri bu yüzden göze almayı unuttuk.


    Bir bakıma genlerimize küstük! Dolayısıyla içimizde boşluklar oluştu. Şimdi o boşluklara “Polat Alemdar” gibi yanlışlıklar yerleşiyor…
    Bir anlamda “dolduruşa” geliyoruz.


    Mafya dizileri ile filmlerinin bu kadar sevilip seyredilmesi, mafya babalarının “Türkiye seninle gurur duyuyor” temposu eşliğinde alkışlanması,
    “Ben Mehdi’yim” diyen dengesiz bir katilin üzerine güller atılıp övülmesi, hep “kahraman” özlemimizin yanlış tezahürleridir.


    Gerçek kahramanlarını unutan milletler, sahte kahramanlara mahkûm olur!




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:39 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  6. #6
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    TARİHİN İÇİNDEN BİR FEDÂKARLIK ÖRNEĞİ


    Her türlü ihanetin kol gezdiği dünyamızda, tarihin içinden bir “vefa” örneğini sizlerle paylaşmak istiyorum...
    Olay şu...


    Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman, şehzadelerin sünnet düğünü münasebetiyle devlet ricaline bir ziyafet veriyordu...


    Ziyafetin ortalarına doğru arz odası yakınında bir patırtı koptu...


    Gürül gürül bir ses şöyle haykırıyordu:
    “Beni Hünkârımdan koparamazsınız! Biz serhat beyiyiz. Beç önlerinde kılıç sallarken itibarlıydık. Kılıç yerine baston tutunca gözden mi düştük?”


    Vezirler korkuyla bakışırken, Padişah, sesin sahibini düşünüyordu. Sesi tanır gibi olmuştu. Viyana kapıları geldi gözlerinin önüne, “Ya Allah bismillah” diye haykırıp kılıç sallayan serhat yiğidi Osman Bey’i hatırladı:
    “Tez huzura alın” diye emretti, “Serhat kulu bekletilmez. Biz babadan böyle gördük.”


    Bağıran adamı içeri aldılar...
    Yaşlı bir yeniçeri çorbacısıydı...
    Bir elinde çıkın, bir elinde baston vardı.
    Bastona dayandığı halde topallıyor, zahmetle yürüyordu.


    Sultan Süleyman, görür görmez adamı tanıdı. Vatan için bin kere ölmeyi göze alan fedakârlardandı. Ayağa fırladı: “Osman’ım, serhat beyim, baba yadigârım!..”


    Adam, yumruk olup genzini tıkayan hıçkırığı saldı:
    “Çok şükür unutulmadık!” diye mırıldandı.


    Padişah, gözlerine inanamıyordu. Viyana kapılarını tek başına zorlayan doksan kara okkalık serhat yiğidi Pehlivan Osman’a ne olmuştu böyle?..
    Nasıl bu derece zayıflamış, ihtiyarlamış, tanınmayacak hâle gelmişti?
    “Hele otur, dinlen” dedi, “Anlat ki, neler oldu?”


    Osman Bey oturmadı. Bastonuna dayanarak konuşmaya başladı: “Viyana önlerinde yaralandık, bastonsuz yürüyemez olduk.
    Anlayacağınız artık bizden serhat kulluğu geçmiş ola...”


    Bir çıkın açtı, içinden işlemeli bir altın kâse çıkardı, Padişah’a uzattı:
    “Bu kâse, sizin, Şahin Bey’e armağanınızmış. Şehit olurken bana verdi. En kıymetli malım budur. Şehzadelerimiz efendilerimizin sünnet düğünlerine armağan olarak getirdim.
    Gerçi sunulan hediyeler karşısında bunun bir ehemmiyeti yok; amma benim de verebileceğim başka bir şeyim yok. Kabul buyurunuz, Hünkârım...”


    Sultan Süleyman kâseyi aldı, evirdi çevirdi. Bunu Şahin Bey’e verdiğini hatırlıyordu.
    Gözlerinde nemli bir hüzünle Osman Bey’e döndü:
    “Aldığım hediyelerin en değerlisi budur, Osman’ım” dedi, “Hepsine bedeldir. Çünkü bir serhat yiğidinin yegâne kıymetli malıdır.”


    Geri uzattı:
    “Aldım, kabul ettim; lâkin bunu tekrar sana hediye ediyorum! Padişah hediyesini çevirmek töre değildir. Şimdi artık sofraya otur. Hep birlikte taam edelim.”
    Zorla sofrasına oturttu. Birlikte yemek yediler.


    Osman Bey müsaade isteyince kucakladı:
    “Bak a Osman’ım” dedi, “Sakatlığı bahaneyle ceng-u cidalden uzak durma. Çabuk iyileş. Serhat boyları bizi bekler. Yine birlikte kılıç sallayacağız!”


    Bu söz Osman Bey’i diriltti, canlandırdı, Padişah huzurunda olduğunu dahi unuttu. Bastonunu kılıç gibi havaya kaldırarak gürledi:
    “Birlikte kılıç sallayacağız!”


    İhtiyar vezir Pir-i Mehmet Paşa, gördüğü tablo karşısında gözyaşlarını tutamamış, başını ellerinin arasına alarak, “Bu ne büyük fedakârlıktır Allah’ım!..” diye diye ağlamaya başlamıştı.
    O ne zamanlardı öyle? Kimse kimsenin fedakârlığı üzerine saltanat inşa etmezdi!


    Şefkat, merhamet, sevgi, saygı, fedakârlık gibi en değerli duygularımız, kimi zaman siyasetçiler, kimi zaman ticaretçiler, cemaatçiler, kimi zaman da devlet tarafından o kadar yerli yersiz kullanıldı ki, kullanıla kullanıla duygularımız aşındı, yalama oldu!


    Bize fedakârlık dersi verenler kendi arzularından hiç fedakârlık etmediler, dünya saltanatından vazgeçmediler, bizim fedakârlıklarımızla ulaştıkları yüksek makamlardan bize küçümseyerek baktılar, verdikleri sözleri tutmadılar, vaatlerini yerine getirmediler.


    Tabii bize de sormak düştü: “Ben bu fedakârlığı neden yaptım?”


    Öylelerini tanıyorum ki, “dâvâ”sı uğruna (bu din olabilir, tarikat, cemaat, siyaset, hatta futbol takımı bile olabilir) yıllar boyu emeğini, yüreğini, malını ve canını ser sebil etmiş...
    Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, demir âsâ, demir çarık bütün memleketi karış karış dolaşmış, dâvâsını anlatmış; yaymaya, taraftar kazanmaya çalışmış...


    Sonraki gelişmeleri gözlemledikçe de aldatıldığını, kandırıldığını düşünmeye başlamış...
    Kızmış, kırılmış, küsmüş, incinmiş... Duyguları paramparça olmuş...


    En paramparça duygularımızın başında ise, şu “fedakârlık” duygusu geliyor...
    “Davan için az maaşa çalış, fedakâr ol” derler, buna ilişkin âyet-hadis okurlar...
    “Şuraya git, çalış, bize taraftar bul” diye, çoluğundan çocuğundan ayırıp bilinmezlere gönderirler insanı, bu konuda da Âlişân Efendimiz’den ve İslâm büyüklerinin hayatlarından bir sürü örnek verirler...
    “Elinde-avucunda ne varsa dâvâna sarfet” derler, İslâm tarihinden çuvalla misal zikrederler.


    Kullanıldığınızı bir şekilde fark etseniz bile, vakit çok geçtir:
    Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiştir.


    Evet, zaman zaman kandırıldık, kullanıldık, incitildik, sömürüldük, ama varlığı “insan” yapan değerli duygularımızdan vaz geçemeyiz...


    Kısacası kırılıp dökülen duygularımızı yeniden yeşerteceğiz içimizde...
    Her birimiz Serhat Beyi Osman gibi olacağız...




    Yavuz Bahadıroğlu
    Konu *SAHRA* tarafından (20.06.14 Saat 23:40 ) değiştirilmiştir.


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  7. #7
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    TARİHİME NEDEN DÜŞMANSINIZ ?

    Avrupa, akıl hastalarını, “Ruhuna şeytan girdi” gerekçesiyle yakarken, akıl hastaları için özel klinikler kurup su sesi ve musiki ile, bugünkü tıbbın dönüş yaptığı unsurları kullanarak tedavi eden bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • Avrupa, ilim adamlarını Engizisyon mahkemelerinde yargılarken (mesela dünyanın döndüğünü söyleyen Galile’yi ölümle gerçeği inkâr
    arasında korkunç bir tercihe zorlarken), dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü kitaba geçiren bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • Katolik kılıcından kaçan Ortodokslara, İspanya’dan kovulan Yahudilere ve Bolşevik İhtilali’nden dolayı Türkiye’ye sığınmak isteyen Beyaz Ruslara ülkesinin sınırlarını açıp ayrı dinden, ayrı ırktan mültecileri bile koruyucu kanatları altına alan bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • Tarih boyunca, hangi dinden ve milliyetten olursa olsun, yardım isteyen herkesin yardımına koşan bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • Kendi devrinde ilmin merkezi haline gelmiş, ayrıca girdiği her yere kılı kırk yaran adaletini götürmüş, bu özelliklerinden dolayı da milletler tarafından ülkelerini fethe çağrılmış bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • İnsanların inançlarını dikkate alan, her topluluğun inancına göre yaşayabileceği sosyal ve hukuki düzenlemeler getiren bir milletin tarihine neden düşmansınız?

    • Yabancı kralların ve önderlerin kimine “Büyük İskender”, kimine “Arslan Yürekli Richard”, kimine “Büyük Petro”, kimine “Korkusuz Jan”, kimine “Güzel Filip” diyerek saygı gösterirken,
    Osmanlı padişahlarının bazılarına neden “sarhoş”, “ayyaş”, “deli”, “Kızıl”, “hain” diyerek aşağılıyorsunuz?

    Bu sorulara benzer onlarca soruya, şöyle son bir soru daha ekleyebilirim:
    “Gerçekten milletin tarihine mi düşmansınız, yoksa o muhteşem tarihin dinamizmini ve karakteristiğini oluşturan inancına mı?”


    Dikkatle bakın dostlar!

    Bilin ki, milletin tarihine düşman olanlar, milletin dinine de düşmandır, milliyetine de düşmandır.

    Onlara kötü bir haberim var:
    İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde verdiğim konferanslara ilgi büyük. Salonlar salkım saçak. İnsanlar ilgili ve coşkulu.

    Son birkaç yıldan beri tarihimize karşı giderek artan bir ilgi var. Millet doğru tarihe susamış.
    Bazen ikibuçuk saat kürsüde kalıyorum, insanlarımız ayakta dinliyor. Tek kişi bile salondan çıkmıyor.
    Bu ilgi şahsıma değil, tarihe. İnsanlarımızı müthiş bir öğrenme heyecanı sarmış.

    Konuşmam bitince kitap imzalama başlıyor. Yine aynı heyecanlı kalabalık tarafından etrafım sarılıyor. Organizatörler bunu görünce müteakip konferanslar için talepte bulunuyorlar.

    Yani tarihi “tahrip” ya da “tahrif” etmek isteyenlerin aşısı tutmadı.

    Bazılarının kabul ettirmeye çalıştığı gibi, tarihimiz, bir kan gölü değil, kendi dönemini bile aşan bir ebediyet abidesidir.

    Bugünün şartlarına, yükselen değerlerine göre bile yüzümüzü kızartacak, diğer milletlerin yüzüne bakamaz yapacak hiçbir şey yoktur tarihimizde.

    » Avrupalılar gibi, yüzyıllar boyu bir mezhep farkı yüzünden kendi dindaşlarımızı kesmedik...

    » Avrupalılar gibi, renkleri, dinleri, dilleri farklı olduğu için diğer insanları köle olarak kullanmadık.
    Devletimizi, medeniyetimizi, başkalarının kemikleri, canları ve kanları üzerinde inşa etmedik.

    » Avrupa gibi, ilim-fikir ve kültür adamlarını Engizisyon mahkemelerinde diri diri yanmaya mahkûm etmedik.

    » Avrupa gibi, kendimizden güçsüz toplumları asırlar boyu ezmedik, sömürmedik, başka medeniyetleri yağmalamadık, talân etmedik.

    » Dresten’de bir gece bombardımanında, çoluk-çocuk dâhil 35 bin sivili biz katletmedik...

    » Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarını biz başlatmadık. İki savaşta milyonlarca cana biz kıymadık...

    » İki atom bombası ile Hiroşima ve Nagazaki’yi biz yerle bir etmedik...

    » Kızılderililerle birlikte, İnka-Aztek Medeniyetini biz mahvetmedik...

    » Zencileri beyazların kölesi olarak biz kullanmadık...
    Peki siz neden tarihime düşmansınız?


    Yavuz Bahadıroğlu


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  8. #8
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    FAZİLET ODUR Kİ; DÜŞMANLAR DAHİ ONU TASDİK ETSİN...

    Biz, Amerika gibi, ya da bazı aşiret devletler gibi köksüz değiliz. Bu devletin temelleri birkaç yüz sene önce atılmadı.
    Bazı “redd-i miras”çıların iddia ettiği gibi de, doksan sene kadar önce oluşmadık...

    »»Biz asırlara sığmayan haşmetli bir tarihin mirasçılarıyız: Büyük ve köklü bir milletiz.
    Yanlışlar yapmadık mı? Yaptık elbet...

    • Ama tarihin hiçbir döneminde insanları horlamadık...
    • Zayıfları ezmedik...
    • Muhtaçlara sırt çevirmedik.
    • Hiçbir millete, gücümüzle-kuvvetimizle kendimizi, kendi kültürümüzü kabul ettirmeye kalkışmadık.
    • Ermeni Diasporasına inat, kimseye soykırım uygulamadık.

    Bunu yapmaya kalkışsaydık, bugün dindaşlarımıza ve soydaşlarımıza zulmeden milletlerden eser kalmazdı:

    Bir Sırbistan olmazdı meselâ, Ermenistan olmazdı, belki İsrail bile olmazdı.
    ***


    »»Faziletliydik:

    Kimsenin malına, mülküne göz dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, kimseyi de küçümsemezdik.
    ***

    »»Temizdik:

    O kadar temizdik ki, yere bile tükürmezdik. Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, atalarımızı yere tükürmedikleri için şöyle eleştiriyor:
    "Osmanlılar hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür."

    Adam haklı:
    Düşünün ki, aynı dönemde, Avrupalı krallar bile tuvaletlerini altın bir leğene yapıyor;
    leğenler, her sabah sarayın penceresinden sokağa boşaltılıyordu. (Sabahları Avrupa saraylarında müthiş bir koku olur, bu yüzden öğle öncesi büyükelçi filan kabul edilmezdi)

    Böyle bir dünyaya mensup bir gezginden, yere dahi tükürmeyen hassasiyeti kavraması beklenemez.
    ***

    »»Çevreciydik:

    Kurak günlerde ücretle adamlar tutup sokaktaki ağaçları sulatır,
    göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarında kuş sarayları yapardık.
    ***

    Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez. Bitmez, ama bunları Yavuz Bahadıroğlu anlatınca “övgü” oluyor. Bu yüzden bırakalım bizi bize yabancılar anlatsın.


    • Fransız müellif Motray 1700’lerdeki halimizi şöyle anlatıyor:

    "Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır.
    Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkancılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.” (Demek ki haram yemezdik)
    ***

    • İngiliz sefiri Sör James Porter 1740’ların Türkiye’sini işaretliyor:

    "Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak şekilde isbat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır."
    ***

    • Fransız Generallerden Comte de Bonneval ise şu hükmü veriyor:

    "Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."
    ***

    • Ubicini 1830’ların İstanbul’unu getiriyor önümüze:

    "Bu muazzam başkentte (İstanbul) dükkancılar, namaz saatlerinde dükkanlarını açık bırakıp camie gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz.

    Ahalisi sırf hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vak’aları olmadan gün geçmez."
    ***

    • Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgin yine 1880’lerin "biz"ini anlatıyor bize:

    "İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir.
    O kadar hoşgörülüdürler ki, ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz."
    ***

    • Türkiye Seyahatnâmesi’yle meşhur Du Loir’ın 1650’lerdeki halimize ilişkin hükmü şöyle:

    “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”
    ***

    • Sıra Elisee Recus’da; 1880’lerdeki insanımızı anlatıyor:

    "Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır...
    Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz.

    Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir." (Küçük Asya. c. 9)
    ***

    • Bu tespiti İslâm ve Türk düşmanı Guer misallendiriyor:

    "Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar...

    Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür...

    Birçokları da sırf azat etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar.
    Bunu yapan bir Türk’e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi:
    ‘Allah rızasını tahsile yarar.’ "
    ***

    »»Son cümle:
    "Allah’ın rızası"nı kazanmayı hayat felsefesi haline getiren toplumlarda zulüm, baskı, şiddet, cinayet, rüşvet, soygun, vurgun olmaz.

    Oradan buraya gelirken yalnız kaybetmiş gibi değil, âdeta kaybolmuş gibiyiz!


    Yavuz Bahadıroğlu


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





  9. #9
    Ehil Üye **Muttakİ** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İSTANBUL
    Mesajlar
    1.650

    Standart

    yazı karekteri biraz göz yoruyor.Bende takipcisiyim Yavuz hocanın keşke herkezin dinleme okuma fırsatı olsa

    Misafirlik tuhaf şey...
    Oradasın,ama oralı değilsin...
    Önüne sofralar kuruluyor,izzet-ikram görüyorsun ama hiç bir şey sana ait değil...
    Rahatın yerinde de olsa kalkıp gideceksin birgün,gitmek zorundasın...
    Misafirlik dünya hayatına ne çok benziyor ve dünya hayatı misafirliğe...


    Hizmette SINIR ve SİNİR yoktur

  10. #10
    Global Moderator gamze-i_dilruzum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2012
    Mesajlar
    4.225

    Standart

    evet birazcık yorucu olabilir


    "Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına, omuzlarımızı koyarız."

    Zübeyir Gündüzalp





+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yüreğe değen alıntılar
    By BiRDüNYaUMuT in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 376
    Son Mesaj: 15.08.19, 11:53
  2. Gençlikle ilgili Risale-i Nur'dan Bazı Alıntılar
    By *SAHRA* in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 11.11.09, 22:13
  3. Avukat Bekir Berk : Yavuz Bahadıroğlu
    By NuruLik@ in forum Kitap, Dergi, Albüm Tanıtımları ve E-Kitap Paylaşımları
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 08.11.09, 16:53
  4. Geçmiş Zaman Olur ki - Yavuz Bahadıroğlu
    By virs in forum Kitap, Dergi, Albüm Tanıtımları ve E-Kitap Paylaşımları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.04.08, 00:59
  5. Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 12.03.08, 20:47

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0