LÜKS VE İHTİŞAM TUTKUNUYUZ

Osmanlı tahtında, dünya tarihinin kaydettiği en sade hükümdar olan Yavuz Sultan Selim oturuyor…
Günlerden bayram…

Karşısında Şehzade Süleyman (geleceğin Kanuni’si) var. Süleyman altın-gümüş simlerle işlenmiş ipekliler içinde çocukluğunu yaşıyor.
Han babasının elini öpüp bayramını tebrik etmeye gelmiş.

Yavuz Padişah, biricik oğluna gülümsüyor. Alnından öpüyor. Sonra sevgi ve şefkatle kucağına oturtuyor. İpekli giysilerine dokunup:
“Oğulcuğum” diyor, “anana giyecek elbise bırakmamışsın!” (Süs kadına yakışır anlamında).
***

Bir ibret levhası daha…
Olayın kahramanı yine Yavuz Padişah…

Aylar süren zorlu Mısır Sefer-i Hümayünu’ndan İstanbul’a dönmüş, ordusuna biraz nefes aldırmak için, Maltepe’de konaklamıştır.

Artık o sadece “Sultan-ı İklim-i Rum” (Anadolu Sultanı) değil, aynı zamanda “Sultan-ı Arap”tır. Daha da önemlisi o “Hâdım-ül Haremeyni’ş-Şerefeyn”dir (Kutsal toprakların hizmetkârı).

Bunu göstermek için süpürgeye benzer bir sorgucu, hayatı boyunca kavuğunun alın kısmına takacaktır.
Beraberinde mukaddes emanetleri de getiren Yavuz Sultan Selim, İstanbul’da bıraktığı vezirleri tarafından Maltepe’ye kurduğu ordugâhında karşılanıyor.

Dersaâdet’in (İstanbul) bir gelin gibi süslendiğini, halkın günlerdir kendisini alkışlamak için beklediğini, şanına layık bir karşılama töreni yapılacağını bildiriyorlar.

Vezirleri dinleyen Yavuz Padişah’ın kaşları çatılıyor. Gazabından ürken vezirler şaşkın şaşkın bakışıp ne kusur ettiklerini düşünüyorlar.
Nihayet vezirlerden biri tüm cesaretini toplayıp soruyor:
“Şevketlü Hünkârım, yanlış bir şey mi söyledik?”

Yavuz Padişah acı acı gülüyor:
“Hayır” diyor, “siz yanlış bir şey söylemediniz. Ya biz yanlış bir şey mi yaptık ki, halkımız bize ücret vermeye kalkışıyor?”
Hiçbir şey anlayamıyorlar.

Yavuz ciddileşiyor:
“Bakın a vezirlerim, beylerim; kararında takdir insanı teşvik eder, aşırı takdir ise bitirir. Biz alkışlar eşliğinde bitmekten korkmaktayız.
Allah biliyor ki, ahaliden alkış almak için değil, Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâmın dâvetiyle bu sefere çıktık.”

Gece kılık değiştiriyor. Sıradan bir sandal kiralanmasını emrediyor.
Kendisi gibi kılık değiştirmiş dört muhafızıyla birlikte (on korumayla gezen bizimkilerin kulakları çınlasın) Sarayburnu’na geçiyor. Arka kapıdan sarayına giriyor.

Ordulardan korkmayan Yavuz Padişah, alkıştan korkmuş, alkıştan kaçmıştır.
Çünkü alkış “iğfal” edicidir!
***

Şunu anlatmaya çalışıyorum ki, sevgili dostlarım, lüks, ihtişam, debdebe, alkış, gösteriş gibi, dünyaya yönelik kavramlar, inancımızın bir parçası olmadığı gibi, kültürümüzün, medeniyetimizin, ya da tarihimizin de bir parçası değildir…

Eskiden böyle yaşamazdık, lüksümüz, gösterişimiz yoktu...

Varlıklı Müslümanlar oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi.
Gösterişe kaçmazlardı.

Bütün birikimlerini kendilerine ayırmak yerine çevrelerindeki fakirleri doyurur, muhtaçlara yardım eli uzatır, hatta bitki ve hayvanlara yardım amaçlı vakıflar kurarak şefkat köprüsüyle hayata bağlanırlardı.

Her zaman ispat ederek ifade etmeye çalıştığım gibi, Osmanlı toplumu, sözün tam mânâsıyla bir “sevgi, şefkat ve infak (yardım) toplumu”ydu.
Çünkü hayatımızı inançlarımız şekillendiriyordu.
***

Uzun zamandır, hayatımızı inançlarımız yerine “günün modası” şekillendiriyor.

Varlıklı Müslümanların çoğu “modernite” tutkunu:

Çoğumuz “İslâmi moda”, “modern tesettür”, “İslâmi beş yıldızlı tatil”, “İslâmi plâj”, hatta “İslâmi mayo” gibi, nevzuhur kavramlar tarafından yönetiliyoruz.

Dindarların da modacıları var, beş yıldızlı otelleri var, butikleri var, güzellik salonları var, “image maker”leri var.

Çünkü “farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı.
Cebimiz para gördükçe, zaruri olmayan ihtiyaçları “zaruri ihtiyaç” saymaya başladık. “İmanda kardeşlik” sırrını unuttuk. Paylaşmaz olduk.

Dolayısıyla Müslümanlığımız “farz” olanlarla sınırlı kaldı.
“Yürek Müslümanlığı”nı yüreğimizden çıkardık.
“Gemisini kurtaran kaptan” mantığı uzun zamandır bize hâkim.
İşte bu yüzden “altta kalanın canı çıkıyor!”


Yavuz Bahadıroğlu