Herkesin bir Çanakkale’si olmalı



Çiğnetmediği, geçit vermediği, uğrunda can verdiği...

Bu yıl ki Çanakkale okuma programımızın sloganı bu oldu.
Güzel de oldu.
Çünkü, bir Çanakkale’si olmayanın kaybedecek bir şeyi de olmaz, çiğnenmesinden rahatsızlık duyacak bir değeri de olmaz. Uğrunda can vereceği bir mukaddesi de olmaz.
O zaman böyle bir mahlûk insan da olamaz.

***
Evet, insanı insan yapan şey, uğrunda yaşadıklarıdır.
Hayatı anlamlı kılan da, hayat amacıdır.
Gençlerin özellikle bu ‘hayat amacı’ dediğimiz kavrama çok ihtiyacı var. Gençlik dönemi hayat amacı etrafında şekillenir. O amaç ne kadar yüksek ise, ne kadar anlamlı ise, işte hayat da o kadar anlamlıdır. Buna, ‘himmet’ demek de mümkün. Yani, İlâhî ikrama nail olmak demektir.

Bir gencin himmet ehli olabilmesi çok önemlidir. Onun için himmet kelimesini iyi anlamak icap eder. Himmet, kelime anlamı olarak, kalbi, iradeyi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp, tek bir hedefe yönelmek anlamına geliyor. Ama bu hedef iyi bir şeyi yapmak ya da kötü bir şeyi yapmak şeklinde de olabilir.

Yani himmetini iyi şeyler yapmakta kullananlar olabileceği gibi kötü şeyler yapmakta kullananlar da olabilir.
Ancak ‘himmet’ kelimesinin genel kullanılan anlamı içinde, kıymetli, şerefli ve güzel şeylere yönelmek manası ön plana çıkmaktadır.

İnsanın kıymeti himmeti nispetindedir. Onun için denilmiştir ki, ‘Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir. Kimin himmeti nefsi ise, o insan değil.’ Gerçekten de, insanın himmeti, çabasını yönelttiği şeye göre olur. Sadece dünyevî isteklerini kazanmaya dönük bir hayat yaşayanın elbette hayat amacı da o kadar olacaktır. Yemek, içmek, nefsanî isteklerini elde etmek hasıl olunca, amaç gerçekleşmiş olacaktır. Oysa bunu diğer mahlûkat da yapmaktadır. O zaman insandan istenen çok daha öte bir şeydir.


Bugün sadece kendi için yaşayan insan tipleri türedi. Sadece kendi nefsini tatmine dönük adım atan, bencil, egoist varlıklar ortaya çıktı. İşte küçük bir menfaat dolayısıyla yakıp, yıkan, yok eden manzaralar böyle ruh hallerinin sonucudur.

Hadis-i Şerif’te “Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhârî, İbni Mace, Ahmed) buyurulmaktadır.


Bugün belki de bu ruha en çok ihtiyaç duyan gençlerdir. Onun için gençlerle iletişimimizde önce bir ‘himmet uyanımı’ gayreti içinde olmak gerekmektedir.
Himmeti uyanan genç, kendini, kendi isteklerini, nefsanî arzularını aşabilmekte ve başkasını da düşünür, başkasının da hakkını hukukunu gözetir hale geliyor. Zaten bir insandan istenen de budur.

Gençlerimiz arasında üniversite sınavlarına girenler var. Onlarla bu konuları daha özelde konuşuyoruz. Onlara öncelikli sorduğum şey şudur, ‘Hayat amacın nedir? Niçin okul okuyorsun? Neden üniversite çabası içerisindesin?’ gibi sorular.

İnanır mısınız, o kadar dar, o kadar bencil, o kadar hevesler ön planda yorumlar yapılıyor ki, şaşırıyorum. Sonra da kendi kendime, “Yani böyle bir genç, en güzel fakülteler okusa ne çıkar. Annesine, babasına, insanlarına, toplumuna, vatanına, mukaddesatına bir katkı, bir etki, bir ilgi yoksa, okusan ne olur, okumasan ne olur.”

Allah, isteğinde samimî, sabırlı ve azimli olan bir kimsenin elini boş döndürmez. Demek ki, samimiyet burada da ön plandadır. Samimî isteyen ile samimî olarak istemeyen arasında fark vardır. Allah samimî isteyene verir. Samimî olarak kötü şeyler isteyenin dahi isteği yerine getirilir. Samimiyet burada bir kanun gibidir. Samimî olan ne isterse elde eder.

Gençlerin zaman zaman yanlış anladıkları bir şey de var. O da, eksik himmettir. Yani hizmet etmeden, çaba göstermeden, gayret sarf etmeden, sonuç beklemek hali yanlıştır. Allah’ın yardımı, büyük zatların himmetleri dahi kişinin tercihinden, attığı adımlardan sonra ortaya çıkan bir durumdur. Onun için büyükler, ‘Önce hizmet, sonra himmet’ demişlerdir. ‘Armut piş, ağzıma düş’ anlayışı kişinin himmetsizliğinin göstergesidir.

***

Neden bu kadar detaya girdik?
Hemen söyleyeyim. Çanakkale okuma programında, Çanakkale’deki şehitlerimizin gerek görsel algılarımıza takılan bilgiler ve gerekse işitsel olarak dinlediklerimiz ve bir de o yaşananlara, o hatıralara dokunmamız bize çok şeyler kattı diyebilirim.

Hayatın çok öyle kendimiz odaklı yaşanmaması gerektiği dersi burada daha bir derinden anlaşılıyor. Vatan için yaşamak, namus için yaşamak, mukaddesatımız için yaşamak kavramları burada daha bir belirgin.
Bu konuları bir bir gençlerimizle şehitliği ziyaretimiz esnasında konuştuk. Evet, güzel üniversiteler okuyun, evet, başarılı olun, para kazanın, güçlü olun, peki bütün bunlar neden olsun?

İşte sorunun cevabı, Çanakkale’de eşini, çocuklarını, sevdiklerini, malını, mülkünü, imkânlarını terk edip, vatan yaşasın, milletim sağolsun, namuslarımız korunsun, düşmanlar bu topraklara ayak basamasın ‘himmet’indeki yüz binlerdedir.

Burada bir gerçek var. Bu gerçek çok net konuşuyor. Şüheda, buraya gelenlere, onlara el açanlara, duâlar edenlere gerçekten ‘himmet’ ediyor. Onun içindir ki, 32 gencimizle yaptığımız okuma programının değerlendirme anketinde en dikkat çeken cümleler, ‘Çanakkale şehitleri’ üzerine kurulmuş. Çünkü bu da buradaki şehitlerimizin yüksek himmetlerinin sonucu olan ‘canlarını seve seve vermelerinin’ bir göstergesidir.

Bir de anket formlarındaki görüşler içerisinde, “Geleceğe dair tohumlar attık”, “Nur Talebeliği antrenmanları oldu”, “Daha önce öğrendiklerim bana adeta, ‘Biz burada uygulanmak için bekliyoruz’ dediler”, “Yeni şeyler kazandım”, “Bu hem bir gezi, hem bir okuma, hem bir sosyal aktivite, hem bir şuurlanma”, “Bize hizmet eden koca koca adamlardan ‘adamlığın ne olduğunu’ öğrendim”, “Yüz yıl önce küçük cihadın yapıldığı bir yerde nefsimizle yaptığımız büyük cihad”, “Bu program beni çok fazla etkiledi, geleceğimi etkiledi, sohbetleri dinledikçe günahkâr olduğumu hissettim, fakat güzel olan kendimi düzeltme yolunda bir şeyleri fark ettiğimi düşünüyorum” gibi daha sıralanabilecek onlarca genç cümleleri, atılan adımların boyutlarını göstermeye yetiyordu.

Kâğıtların son cümlelerinde de “Allah vesile olanlardan razı olsun” duâları vardı. O da bize yetti. Allah, o genç duâları kabul etsin, inşallah. Amacımız duâ kazanmaktı. Şimdi de, o duâlarının kabulü için, Makamına el açıyoruz.

Himmetiniz âlî olsun. Her bir genç içinde bir yıkılmaz, geçilmez Çanakkale taşısın. Ancak o Çanakkale ruhu o zaman yaşanabilir. Yoksa, Çanakkale’yi izlerken, birileri su altından, internetten, daha değişik vesilelerle iş yürütüyor olmasın.

“Ya Kur’ân’ı onların ellerinden almalıyız, ya da onları Kur’ân’dan soğutmalıyız” düşüncelerini unutmayalım.


SEBAHATTİN YAŞAR