Sarıkamış: Mukadder mağlûbiyet (2)

Yazar : M.Latif Salihoğlu






Sarıkamış Fâciasının (15 Ocak 1915) 95. yıldönümü vesilesiyle dün başladığımız konuya bugün de devam ediyoruz.

Tecrübesiz komutanlar
Devletin hemen bütün kilit noktalarını ele geçiren İttihatçılar, bürokraside geniş çaplı bir tasfiye operasyonu yaptılar.
Bu operasyondan, haliyle askerler de nasibini aldı. "Orduyu gençleştirme" adı altında, Osmanlı ordusunda bulunan binlerce kıdemli, tecrübeli subay, daha Balkan Harbinden (1912) evvel emekliye sevk edilmişlerdi.
Esasında, İtalyan ve Balkan Savaşlarındaki mağlûbiyetin bir sebebi de buydu. Tecrübeden yoksun paşaların ordu birliklerine komuta etmesi, özellikle harp durumu için başlı başına bir sakıncaydı, bir handikaptı.
Aynı durum, şüphesiz Dünya Harbi için de geçerliydi. Komuta kademesi, muharip askeri iyi idare edemedi.

Siyasî tarafgirlik
Orduyu perişan eden bir başka sebep, subaylar arasında yaygınlık kazanan siyasî tarafgirlik hastalığıydı.
Aralarında askerlerin ağırlıkta olduğu İttihatçı komitacılar, zaten tâ başından beri siyasetin içindeydiler.
Haliyle, zaman içinde onlara muhalif olanlar da çıktı ve kaçınılmaz olarak birbirinin kuyusunu kazmaya başladılar.
Bu siyasî tarafgirlik marazı öyle bir raddeye çıktı ki, harp esnasında dahi, bir komutan, muhalifi olan diğer bir komutanın mağlûbiyetini isteyecek hale geldi.
Bu ise, çok acı ve fecî âkibetlerin zeminini teşkil ile şartlarını hazırlamış oldu.

Ermeni birlikleri
Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği günlerde, Ermenilerin düşmanla bir olup Osmanlı'ya saldıracağı düşünülememiş, bu ihtimal tam olarak hesaplanamamıştı.
Ne var ki, savaşın bütün şiddetiyle hükmettiği esnada, on binlerce Ermeni militan Rus tarafına geçerek, tebeası olduğu Osmanlı'ya sırtından vurmak sûretiyle ona ihanet etti.
Şayet bu silâhlı ve örgütlenmiş Ermeni fedailerinin ihaneti olmasaydı, Rus birlikleri bölgede kolay kolay tutunamazdı, hele ileri doğru hiç hareket edemezdi.

Rakamlar abartılı
Sarıkamış'ta, Allahuekber Dağlarında ve bütün Kafkas Cephesinde şehit düşen, yaralanan, hasta olan askerlerimizin yekûnu hakkında ortaya atılan rakamların çoğu abartılıdır. Genelkurmay Harp Dairesinin verilerine göre, toplam şehit sayısı 60 bin civarındadır.
Bunu 90 bin diye telâffuz ettiğiniz takdirde, zaten yekûnu bu civarda olan muharip askerimizden bir tekinin de kurtulamadığını söylemiş olursunuz ki, bu, büsbütün mübâlâğa olur.
Esasında, şehit sayısı ne olursa olsun, o cephede ve olağanüstü şartlar altında yapılan hizmet hiçbir şekilde küçümsenemez. İsterse şehit sayısı altı bin olsun, verilen mücadele yine de büyüktür, mukaddestir, tebrike, takdire lâyıktır.
Ancak, yine de rakamları bilgisizce veya sırf Enver Paşaya duyulan husûmet saikiyle abartılı şekilde nazara telâffuz etmemek gerekiyor.

Kaderin fetvâsı
Osmanlı'nın Birinci Dünya Harbine gireceği, başlangıçta öngörülmüyordu.
Ancak, hem karşı devletlerin gizli hesapları itibariyle, hem de kaderîn fetvâsı gereği, bizim bu savaştan kaçmamız imkânsız görünüyordu.
Yaşanan fecî mağlubiyetin kaderî yönünü yorumlayan Bediüzzaman Said Nursî, toplum genelinin birikmiş hata ve günâh ve ihmallerinin, mağlûbiyetimize fetvâ verdirdiğini ifade ediyor.
İşte, bu hususla alâkalı olarak kendisine tevcih edilen bir suâle vermiş olduğu cevap ve izah fazlı...
Suâl: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?"
Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân–ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salat, savm, zekat. Zîra, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâla bizden istedi; tenbellik ettik. Beş sene, yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile, bir nevî namaz kıldırdı. Hem, senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi; nefsimize acıdık. Keffareten, beş sene oruç tutturdu. 'On’dan, ya 'kırk'tan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi; buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterakim (birikmiş) zekâtı aldı." (Tarihçe–i Hayat, s. 120; Sünuhat, s. 63)
"Haccın ve ondaki hikmetin ihmali (ise), musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z–zünub değil, kessâretü’z–zünub oldu." (Sünûhat, s. 71)
İşin kaderî hikmet tarafı da gösteriyor ki, ne tür tedbirler alınırsa alınsın, yine de sebepler sukût edecek ve kader mağlubiyet mukadderatımız olacaktı.
Ancak, kaderin bu âdilâne tecellisi, yine de zalim zulmünü ortadan kaldırmaz, günâhkârın cezasını sildirmez.
Rûz–i Mahşer'de, herkes lâyık olduğu karşılığı mutlaka alacak ve bulacaktır.

16.01.2010

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr