M. Latif SALİHOĞLU
Dilde ırkçılık, dinde tahrifat


Yakın tarihimizin en yıkıcı, en sarsıcı hadiselerinden biri 1928 yılında zincirleme şeklinde vukua geldi.
Bu dehşetli zincirin ilk halkası, 13 Ocak (1928) günü teşkil edildi.
O gün (İÜ) Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyetinin kongresi yapıldı ve toplantıda şu karar alındı: "Türkiye'de Türkçeden başka lisan konuşulamaz."
Bu karar, aslında yakında başlayacak "Dilde ırkçılık ve dinde tahrifat" zelzelesinin bir öncü işareti, bir işaret fişeği mahiyetindeydi.
Yoksa, bu iş hukuk öğrencilerinin tek başına düşünüp karar altına alacakları bir mesele değildi. Dolayısıyla, burada öğrenciler kullanılıyor, üniversite âlet ediliyor ve bu kamuflaj yöntemiyle milletin mânevî cephesine öldürücü darbeler vuruluyordu.
Nitekim, vuruldu da. Milletimizin en az bin yıldır kullanmış olduğu lisan ve alfabe tümüyle yasaklandığı gibi, sahip olduğu mukaddes değerleri de temelden bozulmaya, tahrif edilmeye başlandı.
* * *
Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyetinde atılan adımları, başka adımlar takip etti.
Başta Türk Ocakları olmak üzere, birçok mahfilde "dilde ırkçılık" üzerine görüşmeler, konuşmalar yapılmaya, seminerler, konferanslar verilmeye başlandı. Hepsinin de ortak söylemi şuydu: Bu ülkede sadece Türkçe konuşulup yazılacak, diğer lisanların tamamı reddedilip yasaklanacak...
Üstelik, bu işi yapanlar basit ve sıradan kişiler değil; devletin zirvesini, yahut tepe noktalarını işgal eden ekâbir takımından kimselerdi. Aralarında Millî Eğitim ve İçişleri Bakanlığı gibi üst düzey makamlarda görev yapan şahıslar da vardı.
Resmî makamları işgal eden bu ekâbir takımı, yaptıkları propagandalarda sadece "dilde Türkçecilik" ideolojisini empoze etmekle kalmıyor, ayrıca Latin harflerinden müteşekkil yeni bir "Türk alfabesi"nin vücuda getirileceğinden dem vuruyorlardı.
Latin harflerinden "Türk alfabesi" çıkarmak... Artık, nasıl oluyorsa bu iş... Anlayacağınız, tam bir kandırmaca hali...
Bununla bağlantılı olarak bir başka iş daha yapılıyordu ki, gizlenen asıl maksat orada yatıyordu: Din dili olan Arapça'nın terk edilmesi ve Kur'ân harflerinin yasaklanması.
Evet, 1928 yılı başlarından itibaren dil ırkçılığı sahasında atılan adımlar, nihayet gelip bu noktaya dayandı.
Aynı yılın ilerleyen safhalarında, despotik zihniyetin güdümüne giren Meclis'in kararıyla, Latin harfleri kabul edildi. Bununla eş zamanlı olarak, Kur'ân harfleri yasaklandı. Hatta, bir adım daha ileri gidilerek Kur'ân–ı Kerim'in orijinal (mushaf) hali de yasaklandı. Kur'ân, üstelik yasak kitaplar listesine dahil edilerek, ayrıca basımının, dağıtımının yapılması ve hatta evlerde bulundurulması dahi yasaklandı.
Çok yakın bir zamanda gittiğimiz Kahramanmaraş'taki yaşlı zatlardan dinledim. Şunu anlattılar: "O ceberrut devrinde, Kur'ân–ı Kerimler toplanmış, belediyeye teslim edilmiş ve belediye tarafından da şehrin orta yerine getirilerek, ihale usûlü hurda kâğıt niyetine satışa sunulmuştu. Satın alanlar, bunları sayfa sayfa koparıp, paket/ambalaj kâğıdı olarak kullanacaklardı. Babam, bunu haber alır almaz, güvendiği bir kişiye para verdi ve meydana yığılan o mushafları gidip satın almasını temin etti. Çuvallara konulan o mushaflar, at sırtında götürülüp Toroslardaki mağaralara saklandı."

Dilden sonra, dine müdahale

Evet, o tek parti zihniyeti döneminde, dil üzerinde yapılan tahribattan sonra, sıra dine müdahaleye gelmişti.
Mâlum zihniyet, bu noktada da elinden geleni ardına koymadı. 1932 yılı başından itibaren, vatandaş Türkçe Kur'ân, Türkçe Ezan, Türkçe Hutbe okumaya mecbur edildi.
Böylelikle, aslında din öldürülmek ve dinin mesajı anlaşılmaz hale getirilmek isteniyordu.
Zira din, dil ile anlatılır. Dili bozarsanız, dinin anlatılmasına da darbe vurmuş olursunuz.
Bu realite biliniyordu ve bilerek bu yıkıcı tahrifat yapılıyordu.
Ahmet Kabaklı'nın "Temellerin Duruşması" ile, A. Dilipak'ın "Bir Başka Açıdan Kemalizm" isimli kitaplarında, o dönemin birinci derecede tanığı ve aynı zamanda figürü olan ses sanatçısı Saadettin Kaynak'ın kısaca şunları söylediği naklediliyor:
"Yerebatan Camiindeki tecrübeden sonra, Fatih Camiinde ilk defa Türkçe Kur'ân okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti.
"Başı açık ve frak giymiş olarak Süleymaniye Camii minberinden Türkçe Hutbe okudum. (5 Şubat 1932)
"O gün, hıncahınç dolmuş Süleymaniye Camiinde, cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı.
"Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından, bilâhare Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek: 'Bu namaz olmadı!!' diye bağırdı. Onu da derhal karakola götürdüler... ve tabiî benzettiler." (Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Yayınları, Mayıs 1992, s. 225–26)

13.01.2010

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr