Osmanlı’da ilim adamlarına idam cezası verilmezdi


09 Ocak 2010 Cumartesi






İlmiye sınıfının başı şeyhulislâmdı.

Osmanlı klasik döneminde devlet görevlileri üçe ayrılırdı: Askeriyye, Kalemiyye (veya Mülkiyye) ve İlmiyye. İlmiye sınıfı mensuplarına ulemâ-yı rüsûm denirdi. Zira bunlar, devletin resmen rütbe verdiği, protokole dahil kişilerdi. Derecelerine göre üniformaları vardı (bugünkü yargı ve üniversite üniformaları onların devamıdır).
Bu sınıfa girmek için yüksek medrese mezunu diploması şarttı ki İstanbul Rüûsu denirdi. Bu diplomaya sahip olmayan bir kişinin bu sınıfa dahil olması mümkün değildi. Halbuki askerî ve mülkî sınıflar için böyle diploma zorunluluğu yoktu. Keza Arapça bilmek zorunlu idi. Meraklılar Farsça da öğrenirlerdi.
Ama ilim, bu sınıfın tekelinde değildi. Hattâ en büyük Osmanlı yazarları, bu sınıfın dışındaki kişilerdir: Evliyâ Çelebî, Kâtib Çelebî, Âlî, Peçevî, Lutfi Paşa, Naîmâ, Mustakıym-zâde, Müneccimbaşı, Zıyâ Paşa, Nâmık Kemâl ve daha sayılamayacak kadar çok isim... Denebilir ki, ulemâ sınıfından yetişmiş -dinî konulardaki kitaplar dışında- nâdir büyük, dehâ sahibi yazarlardan ikisi, Kemâlpaşa-zâde ile Cevdet Paşa’dır.
İlmiye sınıfı imtiyazlı (ayrıcalıklı) idi. Diğer iki memur sınıfına asla tanınmamış olan şu iki imtiyaza sahipti: Mesleğin ilk basamağında olsa bile ilmiyeden hiçbir kişi idam edilemez ve hapsedilemezdi. Ancak azledilebilir ve yakın yerlere sürülebilirdi.
Bu imtiyaz, yargıçların korkusuzca, hür vicdanla hükmedebilmeleri ve müderrislerin aynı şekilde ders verip öğrenci yetiştirmeleri içindi. Ancak bir mahrumiyetleri de vardı: Hiçbir dönemde ‘ilmiye’den bir kişi, Osmanlı hanedanının “sultan” denen imparatorluk prensesleri ile evlenemez, prens statüsü olan “dâmâd” unvanı alamazdı. Sultanlar, asker ve mülkiye sınıfından olanlarla evlenirlerdi. Meşâyih (şeyhler) denen tarîkat mensupları, ilmiye sınıfına dahil değildir, rütbe taşımazlar, onlar da sultan ve ‘hanım-sultan’larla evlenemezlerdi ama onların bir iki istisnası görülür. Osmanoğulları, cezalandıramayacakları kişilere prensesini vermemiştir.

PROTOKOL VE GÖREVLERİ
Osmanlı ilmiye sınıfı, bir yargıçlar, profesörler, öğretmenler, belediye başkanları, ilçe kaymakamları sınıfıdır. Görevleri -klasik dönemde- bu idi. Yüksek din (cami) adamları da bu sınıfa mensuptu. Ama ulemâ (ilmiye sınıfı), Hristiyan dinindeki clergé (râhib sınıfı) değildir. Zira bir Müslüman, doğrudan Allah ile temas edebilir, bir din adamına ihtiyacı yoktur. Ancak din adamı, dini öğretmeye yetkilidir.
Osmanlı devleti teşkilâtını bilmeyenler, ilmiye sınıfını, bir din adamları sınıfı sanmışlardır. Bu derecede geniş alanlarda görevlendirildikleri için de Osmanlı’yı şerîat devleti şeklinde sunmuşlardır. Her iki kanaat de kesinlikle yanlıştır.
İlmiye sınıfının başı şeyhulislâm‘dır. Osmanlı’daki yetki ve göreviyle tarihte ve bugün hiçbir Müslüman devlette meşîhat (şeyhulislâmlık) yoktur. Din, sıkı şekilde devlete bağlanmıştır. Tarîkatler de öyle. Zira Osmanlı, sahte din ve tarîkat adamlarının devlete verebileceği zararı biliyordu. En çarpıcı örnek, Safevî tarîkatının Türkmen şeyhi İsmâîl’in, rahatça doğuda Türkistan’a, Avrupa’da Ren Nehrine uzanacak Osmanlı’nın yolunu kesmesidir.
Şeyhulislâm devlet protokolünde -Hânedân üyeleri hariç- sadrâzam (sadr-ı â’zam) denen imparatorluk başbakanından sonra 2. kişi, ikinci görevli, memurdur. Fakat o da sadrâzama tâbidir, zira iki başlı devlet olmaz. Dîvân-ı Hümâyûn denen Türkiye imparatorluk bakanlar kurulu üyesi değildi. Fakat iki yardımcısı, Rûmeli Kazaskeri ile Anadolu Kazaskeri, hükûmet üyesi idiler.
Bugünkü anlayışımıza göre şeyhulislâm; adalet bakanı, diyanet bakanı, vakıflar bakanı, eğitim bakanı, kültür bakanı, belediyeler bakanıdır. Ama bu, 1826 öncesi klasik Osmanlı dönemidir. 1826’da İkinci Mahmûd’un Tanzimat’a temel oluşturan radikal reformları ile bu düzen, tamamen değilse bile, esaslı şekilde değişti. Sultan Mahmud, askeriye ve ilmiye sınıflarının görev alanlarını fevkalâde dağıttı. Bu sahaları, mülkiye sınıfına verdi ki, bugün de öyledir. Şeyhulislâmı, kabine üyesi nâzır olarak diğer bakanların arasına aldı. Protokolde gene sadrâzam’dan sonra -1922’ye kadar- 2. geliyordu, bu sıra bozulmadı. Ama üstelik iki yardımcısı Rûmeli ve Anadolu Kazaskerleri, hükûmet üyeliğinden çıkarıldı. Kazasker rütbesinin, ‘askeriye’de müşîr (mareşal), ‘mülkiye’de vezîr rütbeleri ile eşitliğine dokunulmadı. Adliye (adalet), maârif (eğitim), evkaf (vakıflar) bakanlıkları kurulup mülkî sınıfa verildi. Kaza kaymakamlığı ve şehirlerin belediye başkanlıkları da ilmiye sınıfından mülkiye sınıfına geçti.
Sultan Mahmud, bu sohbetimizin konusu dışında kalan asker sınıfının yetkilerini de aynı oranda budadı. Ama asker sınıfında bu padişaha tepki görülmez, zira bugünkü Türk subayı, onun kurduğu Harbiye’den çıkmıştır. İlmiye sınıfı ise, o sınıf bugün mevcut olmamasına rağmen, Hayriye ve Tanzimat inkılâplarından sürekli şikâyet etmiştir. Zira ilmiye sınıfı, imtiyazlarını kaybetmiştir. Asker sınıfı ise kezâ imtiyazlarını ve görev alanlarını kaybetmekle beraber, seçkin, hattâ üstün sınıf olmak iddiasını gizli âşikâre yürütmüştür.

İLMİYE YERİNE MÜLKİYE
Binaenaleyh, imparatorluğumuzun son asrında ilmiye sınıfının elinde dar bir alan kaldı: Yüksek cami ve din görevleri (müftülükler), dinî eğitim (medreseler), medenî yargı ile ilgili bazı sahalar... İstanbul dahil, imparatorluğun bütün şehir ve kasabaları artık ilmiye’den değil, mülkiye’den belediye başkanlığı ile yönetiliyordu. Mescit imamları hâlâ mahallelerinin muhtarı durumunda idiler ama, bunlar Osmanlı düzeninde ilmiye sınıfından değildir, zira yüksek medrese diplomaları yoktu. Bugün cuma namazı kılınmayan ve mescid denen küçük camiler kaldırılmış, hepsi minber yapılıp cami hâline getirilmiştir. Zaten cami-mescid ayırımı yalnız Türkiye’de idi. İlkokul öğretmenliği de mahalle mekteplerinde, orta derecede medrese okumuşların elinde idi. Ama gittikçe mekteb-i ibtidâî=ilkmektep denen maârif (millî eğitim) bakanlığınca ataması yapılan okullar, mahalle mekteplerini de 1900’lerin başında ortadan kaldırmıştı.
Buna rağmen imparatorluğun son asrında da ilmiyye sınıfı, ulemâ-yı rüsûm hazarâtı efendiler, rütbeleri gibi özel saygınlıklarını, itibarlarını muhafaza ettiler. Bazı devirlerde pek de iyi geçinemedikleri tekke şeyhlerinin itibarı da büyüktü. Sultan Mahmûd’a -hâkan ve halîfe olduğu için- vuramayanlar, Reşid Paşa’nın şahsında Türk toplumunu çağdaşlığa çıkaran Tanzimat’ı şüphe ile karşılayan Osmanlı’nın şanlı ve şerefli bir tarihe sahip ilmiye sınıfının bu şüphesini bugün de devam ettiren zümreler vardır. Ben şahsen, son temsilcilerine yetişip görüştüğüm İstanbullu rütbeli ulemâ-yı rüsûmun nezaket, kibarlık, tevazu, kendi alanlarında ve Arapça’da mükemmel vukuflarını anarak yazıma son veriyorum. Ama bu sınıf, din sahasında durgunluğa girmiş, hılâfetin ve meşîhatin merkezi İstanbul ulemâsı taşra sayılan Kahire’den fikir devşirir derekeye düşmüştü. Bu husus daha, mukayeseli şekilde incelenmedi.