+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Tarih Tarih Bediüzzaman

  1. #1
    Ehil Üye yasemenn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesajlar
    2.469

    Standart Tarih Tarih Bediüzzaman

    Bediüzzaman'ın Hayat Seyri ve Safahatından Mühim Bir Kısmının Tarihleri



    1877-1978
    Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü'nde doğumu

    1885 (Yaş 9)
    Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.

    1891 (Yaş 14)
    Hz. Üstad'ın Resulullahı (A.S.M.) rüyasında görmesi ve emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt'a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur'dur.

    1892
    Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve zamana uymayan durumlar karşısında Bediüzzaman unvanının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya başlanması.

    1893 (Yaş 16)
    Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt'in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söylemesi…

    1894
    Bediüzzaman Hazretleri, Abdulkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre'de aşiret reislerinden Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması… Mardin'de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes'elelerle ilgilenmesi…

    1895
    Mardin'den nefiy ile Bitlis'e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kalması…

    1897
    Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gitmesi ve Valinin konağında kalması Müspet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sahibi olması. Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80–90 cilt kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi.

    1900
    İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston'un gazetelerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana kadar elde ettiği bütün ilimleri, Kur'anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der: "Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!"

    1907
    Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul'a gelmesi. Kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açılması için müracaatı. Yıldız Divan-i Harbi'ne verilmesi.

    1908
    Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine sahip çıkması.

    1909
    31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı. İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi. Bediüzzaman'ın Divan-i Harb'e verilişi. Divan-i Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.

    1910
    Divan-i Harb'den beraat eden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılması. Şark'ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi.

    1911
    Sam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini göstermesi Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması.

    1913
    Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.

    1915
    Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.

    1916
    Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı.

    1918
    Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.

    17 Haziran 1918
    Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul'a avdeti Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.

    13 Ağustos 1918
    Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.

    1919
    19 Nisan 1919: Bediüzzaman'ın Dâr-ül Hikmet'ten altı ay izne ayrılması. Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman'a "Mahreç" pâyesi veriyor.

    1920
    İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte’yi neşrederek mücadele etmesi.

    1921
    Bediüzzaman'ın Anglikan Kilisesi'ne cevabı. Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor.

    1922
    Bediüzzaman davet üzerine İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.

    9 Kasım 1922:
    Bediüzzaman'a Meclis'de hoşâmedî merasimi yapılması.

    1923
    19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.

    17 Nisan 1923: Ankara'da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.

    1925–1927
    Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. Bediüzzaman Van'dan İstanbul'a oradan da Burdur'a getiriliyor. Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor. Başta Sözler, Mektubat, Lem'alar'ın bir kısmı olmak üzere Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.

    1934
    Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta’ya getirilişi.

    27 Nisan 1935:
    Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor. Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor. Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman'a 11 ay ceza veriliyor.

    1936
    Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz'den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor.

    27 Mart 1936:
    Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor. Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol karşısında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insanlar ona talebe oluyorlar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risalelerin telifi yapılıyor. Başka yerlerdeki talebeleriyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan itaptaki mektuplarla haberleşiyor ve hizmet metotları hakkında ikazlarda bulunuyor.

    1943
    20 Eylül 1943: Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli'ye getirilmesi.

    1944
    Denizli mahkemesinin başlaması.
    15 Haziran 1944 Denizli Ağır ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraatını ilân ediyor.
    Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur ediliyor.

    1948
    23 Ocak 1948: Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.
    6 Aralık 1948: Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnetsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz…

    1949
    20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye ediliyor.
    20 Kasım 1949 Bediüzzaman'ın tekrar Emirdağ’a getirilişi.

    1952
    Ocak 1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul'a geldi.
    22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesinin ilk duruşması.
    5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraatı.

    1953
    Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi.
    Mayıs 1953: İstanbul'a gelen Bediüzzaman'in üç ay kadar kalması.
    Bediüzzaman'ın Patrik Athenagoras'la görüşmesi. On sekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya gelişi.

    1956
    23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi.

    1957–1958
    Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.

    1960
    23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti.

    12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman'ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülüyor.
    Konu yasemenn tarafından (25.03.09 Saat 00:11 ) değiştirilmiştir.
    Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl;
    Tevekkül ile bela yüzüne gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül...

  2. #2
    Müdakkik Üye NurTalebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Bulunduğu yer
    Diyar-ı bekir
    Mesajlar
    599

    Standart

    Risaleinur enstitüsü araştırmasına göre doğumu 1878 yılı...
    Müslüman eriyiz, silsilemiz kahraman / Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman...

    Bir gün Kur an etrafındaki surların yıkıldığını görürsen, hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten ahlâktan kaleler dikeceksin. Kaleler, fedailer ister. Nasıl olsa sen de içinde fedai olacaksın.

  3. #3
    Dost jordan23k - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    26

    Standart

    Allah razı olsun

  4. #4
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Sorgulama ve mahkeme safhaları


    Uzun yıllar Hürriyet'te çalıştıktan sonra Sabah'a, oradan da Haber Türk gazetesine transfer olan gazeteci–yazar Murat Bardakçı, hatırı sayılır derecede bir bilgi ve birikim sahibidir. Hele arşiv zenginliği itibariyle ender kimselerden olup Türkiye'nin en şanslı tarihçilerinden biridir.
    Ancak, bunca bilgi, belge, tecrübe ve birikim sahibi olan bu meslektaşımız, ne yazık ki Said Nursî konusunda yeterli bilgilere sahip değil. Buna rağmen, zaman zaman konu hakkında ahkâm kesercesine fikir beyan etmesi, hem bizleri üzmekte, hem de kendi prestijine zarar vermekedir.
    Bardakçı, daha evvel birkaç kez olduğu gibi, son olarak Pazar günkü Haber Türk'teki "Tarihin Arka Odası"nda sözünü ettiğimiz üzücü bir tabloyu daha sergilemiş bulunuyor.
    Meselâ: Said Nursî'nin, 1935'te kendisini mahkemeye (Eskişehir Mahkemesi) sevk eden muhbir ve iğfalci gizli düşmanları hakkında söyledikleri ile mahkeme heyetine olan hitap şeklini, kelimenin tam anlamıyla çarpıtarak yayınlamış köşesinde.
    Bardakçı'ya göre, Said Nursî, güyâ Tarihçe–i Hayat isimli eserinde hakimlere hitap ederken çok sert bir uslûp kullanmış, buna mukabil resmî zabıtlarda çok yumuşak bir uslûpla onlara hitap etmiş.
    Burada, bilmeyerek de olsa bir yanlışa da imza attığına şahit olduğumuz Bardakçı, adeta şunu demeye getiriyor:
    1) Said Nursî'nin Tarihçe–i Hayat isimli eseri gerçeği yansıtmıyor.
    2) Siz bakmayın Said Nursî'nin mahkemede esip gürlediğini iddia etmesine; o, esasında ceza almaktan korktuğu için, gerek sorgulamada ve gerekse mahkemede çok daha yumuşak tonda ve "alttan alan" bir üslûpla hakimlere hitap etmiş.
    Bardakçı'nın bu konuda Tarihçe–i Hayat'tan verdiği iki örnek şudur: 1) "İşte, ey Türkçülük dâvâ eden mülhid zalimler!" 2) "Ey heyeti hakime! Bu uzun ifadâtımı dinlemekten usanmamak gerekir..."
    Evvelâ, "İfade ile yayın farklı" diyen sayın Bardakçı'nın bu iddiasının yüzde yüz yanlış olduğunu ispat edecek bazı bilgileri kaynağından aktararak, minareyi doğrultmaya gayret edelim.
    Sayın Bardakçı! Sözünü ettiğiniz kitapta yalan–yanlış yok. Zira, sizin bahsettiğiniz sorgulama belgesi başka, Said Nursî'nin eserine derc ettiği nihaî mahkeme müdafaatı belgesi başkadır. İkisi aynı şey değildir. Said Nursî, Osmanlıca Lem'alar isimli eserinin Eskişehir Mahkemesi bahsinde, bu iki safhadan da bahsediyor ve sizin elinizdeki sorgulama belgesinin kendisine verilmediğini belirtiyor. Mühim olan ise, mahkemenin son safahatıdır ki, onu da Tarihçe–i Hayat'tan okumaktayız.
    Ayrıca, Said Nursî'nin yalana tenezzül etmeyen bir şahsiyet olduğunu, gerek onu tanıyan şahitlerin, gerekse onun hakkında araştırma yapan muteber ilim erbabının hepsi de biliyor. Merakımız, bu gerçeği Sayın Bardakçı'nın ne zaman öğreneceği hususu...
    Bakınız, sayın Bardakçı'nın bahsini ettiği meselenin aslı–astarı şudur: Said Nursî'nin girdiği mahkemelerin hiç birinde hakimlere "Ey mülhid zalimler!" diye bir hitabı vaki olmamıştır. Üstelik, hakkıyla tetkik edilmediği anlaşılan Tarihçe–i Hayat isimli eserde de böyle bir iddia yer almıyor.
    Yani, o sert üslûplu hitap kısmı, kesinlikle hakimlere yönelik değildir. Dikkatle okununca açıkça anlaşılıyor ki, kendisi hakkında şikâyette bulunan, onu ve talebelerini bu işkenceli tevkifata sevk eden muarızları hakkında kullanıyor, o ifadeleri.
    Aynı eserin aynı bölümünde, Said Nursî bu kimseler hakkında "gizli dinsizler", "gizli münafıklar", "gizli din düşmanları", "adliyeyi şaşırtan ve hükümetin bazı mühim erkânın iğfâl eden mülhid zalimler" şeklinde hayli sert ifadeler kullanmış, kullanmaktan hiçbir zaman da çekinmemiştir. (Age, s. 191, 202, vd...) Ancak, bu ifadeleri hakimlere hitaben asla kullanmamıştır.
    Bugün itibariyle, sayın Bardakçı'nın Üstad Bediüzzaman'ın farklı kimselere hitabını, sanki aynı kişilere yapılmış gibi gösterilmesine bir nebze olsun açıklık getirmiş olalım.
    Daha sonra ise, 1935'teki sorgu tutanaklarının kaç tane olduğuna, bunların o günlük olağanüstü şartlarda gerçeği ne derece yansıttığına, Eskişehir Mahkeme safhalarının nasıl cereyan ettiğine, kayda geçen ve geçmeyen meseleler hakkında daha detaylı bilgiler sunmaya çalışalım.

    Ne Kürtçüdür Nursî, ne de Türkçü

    Yıllar önce Hürriyet'teki köşesinde Said Nursî'nin vaktiyle "Kürtçülük" yaptığını iddia eden Bardakçı (inkâr etmesin, belgesi arşivimizde), Haber Türk'teki köşesinde ise, bu kez Türkçülere yakın göstermeye çalıştığı Said Nursî'nin bir sözünü kısmen gölgeleyerek ara başlığa çekmiş: "Hizmetlerimin yüzde doksanı Türkler içindir."
    Bu sözün de doğrusu—içinde yer aldığı paragraf itibariyle—şöyledir: "Ey Efendiler! Ben herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim; fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık, en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış." (Age, s, 202)
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    seyyidler hz. hasan ve hüseyin r.a. soyundan gelmektedir.Osmanlıda hz. hasan r.a. soyundan gelenlere şerif, hz. hüseyin r.a. neslinden gelenlere seyyid danmekteydi.Cenab-ı hak seyyidlerin etrafında ümmetini toplamayı murad etmiş ve her asırda onlar ümmeti ümitsizlikten,bidattan kurtarıp iirşad etmiş,mehdi vazifesini ifa etmişlerdir.Seyyidlerde fıtri olarak cedleri hz. Muhammed s.a.m. ve al-i beytine şedid bir rabıta ve muhabbet mevcuttur.Ehl-i beyti sevmemizi Allah kuranda bize emrediyor.Seyyidlerde diğer insanlarda olmayan fevkalade kabiliyetler ve hak vegisi hususiyetler vardır.Seyyidleri sebebsiz herkes sever ve muhabbet edep onlara bağlanır.Saff-ı evvel ağabeylerin hayatını ve hatıralarını okuduğumuz zaman ekseriyetinin seyyid olduğunu görüyoruz.Seyyid olduklarını Üstadımız keşfetmiş ve kendilerine söylemiştir.Mesela ali ihsan tola merhum ağabeyde Üstadın akrabası olan bir seyyid idi.Nur talebeleri umumen manevi al-i beyttendirler.Seyyid nesli kesretlidir.Onları hiçbirşey sarsamaz.Cibilli taraftarlık yanlış yolda bile olsa terkedilmez.Ki böyle hak bir davada ne kadar kavi bir taraftarlık hissi verir kıyas edilsin.Çokların bu seyyidlik meselesinden haberi olmaz.Gaflet olunmaya...
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  6. #6
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Anlatacak dâvâsı olan...


    Anlatacak dâvâsı olan kimse, yaşadığı topraklar üzerinde kuvvete, şiddete başvurmaz; "silâhlı mücadele" metoduna tevessül etmez.
    Silâhlı mukabele ve mücadele, cephede, haricî düşmana karşı yapılır. "Savaş nâmusu", bu işin böyle olmasını gerektirir.
    İnsanlık âleminde kabul görmüş bu genel ölçülerin dışına çıkarak hareket edenler, yani dahilde kuvvet kullananlar, zulüm işlemekten, mâsumlara zarar vermekten, dolayısıyla haksız duruma düşmekten kurtulamaz.
    Kişinin niyetinin iyi olması dahi, bu menfî neticeyi değiştirmez.
    Zulme karışan, şiddete bulaşan kişinin sebep olduğu zarar–ziyan sadece kendisiyle sınırlı kalsa, yine dert değil. "Ne hali varsa görsün" der, geçersiniz.
    Ancak, yaşanan vak'aların çoğu gösteriyor ki, şiddetin kullanıldığı yerde ekseriyet itibariyle mâsumlar zarar görüyor, en ağır faturayı bîgünah kimseler ödüyor.
    Böyle zulümkâr bir neticeye sebebiyet vermeye ise, kimsenin hakkı yoktur.
    Haklı olan kişi, kan dökmeden ve şiddete başvurmadan da dâvâsını anlatabilir.
    Yeter ki, anlatacak bir dâvâsı olsun...
    Örnek için, çok uzak tarihlere gitmeye gerek yok. Yakın dünya tarihine baktığımızda, haklı dâvâsını, haksız duruma düşmeden anlatabilen, hürmete lâyık şu bayrak şahsiyetleri görürüz:
    Mahatma Gandi (Hindistan)
    Martin Luther King (Amerika)
    Nelson Mandela (Güney Afrika)
    Bediüzzaman Said Nursî (Türkiye)
    Bu şahsiyetlerin, metodik mücadele tarzını bir cümlede özetlemem mümkün: "Dâvâsı uğrunda ölmeye razı, öldürmeye ise asla..."
    İşte, aynı metotla "müsbet hareket" hareket ederek gayesinde muvaffak olan ve nihayetinde fikren zafere ulaşan bu şahsiyetleri, biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

    M. Gandi
    1869–1948 yıllarında yaşayan Mahatma Gandi'nin anlatacak bir dâvâsı vardı. Ülkesi Hindistan, İngilizlerin sömürgesi altındaydı. Zulüm ve haksızlık, had safhaya çıkmıştı. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu uygulamaya razı olmadı. Karşı çıktı, mücadele etti. Bu uğurda çok çileler çekti. On binlerce Hintli vatandaşıyla birlikte hapse atıldı (22 Aralık 1932'de hapisten çıktı), sürgüne yollandı. Ancak, yine de yılmadı, mücadeleden vazgeçmedi. Üstelik, bir tek mermi kullanmadan, bir tek insanın canını yakmadan. Çok ağır bedeller ödedi, çok sayıda dâvâ arkadaşını kaybetti. Kendisi de birkaç kez sûikasta uğradı. Ancak, sonunda muvaffak oldu. Ülkesini sömürge durumundan kurtararak, 1947'de bağımsızlığına kavuşturdu.

    M. Luther
    1929–1968 yılları arasında Amerika'da yaşayan Afrika kökenli zenci Martin Luther'in de anlatacak bir dâvâsı vardı. Bir insanlık ayıbı olan "ırk ayrımcılığı"nı reddediyor, "eşit yurttaş hakları"nı ise, bütün içtenliğiyle savunuyordu. O, bu dâvâsını özellikle "Bir hayalim var" başlıklı konuşmasında son derece etkileyici bir üslûpla ifade etti. Öyle ki, beyazlarda dahi bu fikre hayranlık uyandırdı. O da çok eziyet gördü, itildi–kakıldı; hatta, bir sûikast sonucu hayatını kaybetti. Ancak, o yine de şiddete başvurulmasını hiçbir şekilde kabul etmedi. Ölümünden sonra, dâvâsı daha da parladı, haklılığı toplum nezdinde büyük kabul gördü.
    İşte, Martin Luther ve onunla yanı paralelde hareket eden zenci–beyaz Amerikalılar sayesinde, dünyanın bu en medenî ülkesindeki ırkçılık illeti büyük ölçüde bertaraf edildi. ABD'nin başında, bugün bir zenci liderin bulunuyor olması, şüphesiz, haklı bir dâvânın haklı metotlarla ifade edilmesi sayesinde mümkün olmuştur.

    N. Mandela
    1918'de Güney Afrika'da dünyaya gelen Nelson Mandela, kendi ülkesinde de tıpkı Amerika'daki gibi bir ırk ayrımcılığı belâsı vardı. O, bu utançla yaşamak istemedi. Mücadele meydanına atıldı. Mücadele metodunda, Gandi ve Luther'le aynı paralelde hareket etti. Çok eziyet gördü, ancak kimseye eziyet vermemeye gayret etti. Eline imkân geçtiği halde, yine de kan dökme ve şiddet kullanma yöntemini sürdürmek istemedi. Bu noktada iftiraya uğramasına ve hapse atılmasına rağmen, yine de dengesini bozmadı. Ülke içinde silâhlı çatışmayı sürdürmenin yanlışlığını gördü, duygu ve düşüncelerini fikrî mücadele metoduna yönlendirdi. Bu noktada yoğunlaştı. 27 yıl müddetle hapis hayatına mahkûm edilmesine rağmen, bu çizgiden sapmamaya gayret gösterdi.
    Sonunda, o başarılı oldu. Hapisten çıktı ve bütün hayalinin "Bağımsız bir Güney Afrika Cumhuriyeti" kurmak olduğunu bütün dünyaya ilân etti. Bu hayaline de ulaştı ve 10 Mayıs 1994'te yapılan seçimde, bu ülkenin ilk siyahî devlet başkanı oldu.
    1993'te Nobel Barış Ödülünü alan Mandela, kendisine lâyık görülen "Atatürk Uluslararası Barış Ödülü"nü almayı ise reddetti.

    Said Nursî
    1960 yılı Mart'ında Urfa'da 80 küsûr yaşında vefat eden Bediüzzaman Said Nursî'nin, neredeyse ömrünün yarısı hapislerde, sürgünlerde, zindanlarda geçti. En az yirmi kez ölüm ile burun buruna geldi. İdamla yargılandı, defalarca zehirlendi, değişik girişimlerle imha edilmek istendi. Ancak, o yine de "müsbet hareket" metodundan zerrece taviz vermedi. Zulme uğradı, ancak kimseye zulmetmedi. Ona işkence çektirenlere beddua bile etmedi. Kendilerine zulmedilse dahi, "mukabele–i bilmisil"de bulunmamaları hususunda talebelerine ders verdi, sıkı tembihlerde bulundu. Menfîce hareket edilmesi halinde, bundan mâsumların mutlaka zarar göreceğini hatırlatarak, yanlış yapan dindar dostlarını da uyarmaktan geri durmadı.
    Sonunda, şiddete başvuranlar kaybedip hüsrâna uğrarken, Said Nursî, dâvâsında muvaffak oldu. Telif ve neşrettiği eserlerle küfrün belini kırdı, imân sancağını ise burçlara dikti.

    Ödüle lâyık görüldüler
    Yukarıda sıraladığımız ilk üç isim, dünya çapındaki ödüllere lâyık görüldüler.
    İnsanlığın henüz tam olarak keşfedemediği Said Nursî'nin ödülü ise, eserlerini okuyanların akıllarında, kalplerinde, ruhlarındaki en mutena yerini almış durumda.
    Türkiye'de "tüm zamanların en çok okunan" kitapları olan Nur Risâleleri, aynı zamanda bugün dünyanın en çok farklı dillere tercüme edilmiş eserlerin başında geliyor.
    Hâsılı: Anlatacak bir dâvâsı olan kimse, kanlı şiddet metoduna tenezzül etmez ve etmemeli. Buna göre, dahilde şiddet kullananların ise, anlatacak haklı bir dâvâsının olmadığı hükmü çıkar. Dolayısıyla, şiddet taraftarı olanların dâvâsı ya zayıftır, ya çürüktür, ya da bunlar doğrudan doğruya ipleri başkasının elinde olan birer "dâvâ istismarcısı" kimselerdir.
    Aklı başında olan bu vatanın şiddete meyilli evlâtlarını bir kez daha düşünmeye dâvet ederken, özellikle yukarıda isimlerini zikrettiğimiz şahısların biyografisini, dâvâlarını ve mücadele metotlarını daha etraflıca araştırıp öğrenmeleri tavsiyesinde bulunuyoruz.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  7. #7
    Dost Führer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Yaş
    23
    Mesajlar
    33

    Standart

    bediüzzamanı canlı bir şekilde görmek isterdim.
    Sevdası büyük oIanın imtihanı da büyük oIur.


  8. #8
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Alıntı Führer Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    bediüzzamanı canlı bir şekilde görmek isterdim.
    peki görsen ne öğrenmek isterdin...

    neyi sorardın...
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Tarih Affetmez
    By yakaza in forum Tarih
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.06.11, 11:33
  2. Tarih Sen Sus
    By Huseyin Gazi Sener in forum Tarih
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 29.11.08, 15:18
  3. ÖSS Tarih Oluyor
    By seyru suluk in forum Gündem
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 02.02.08, 13:26
  4. Tarih ve Mekanlarla Bediüzzaman Said Nursi
    By SeRDeNGeCTi in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.12.07, 22:39

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0