Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11

Konu: Tenkitçilerin Mantığı

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Tenkitçilerin Mantığı

    M. Latif SALİHOĞLU
    Tenkitçilerin mantığı




    Yazılarımızın hemen tamamı, muhtelif internet sitelerinde de iktibasen yayınlanıyor. Arama motorlarını kullanarak, sizlerin de bunu açıkça görmesi mümkün.
    Bazıları "Olabilir. Normal bir durum. Ne var ki bunda?", vesâire diyebilir.
    Bu tarz işlerle meşgul olanlar gayet iyi bilir ki, değişik web siteleri tarafından yapılan bu iktibas meselesinin devamı ve dahası vardır.
    Buna birkaç nokta ile açıklık getirmeye çalışalım...
    1) Yazılarımızı aynen olduğu gibi iktibas edenler olduğu gibi, kısmen, ya da yazının sadece işine geldiği kısmını iktibas edenler de var.
    2) Yazılarımızı, ayrıca yazarının imzasını ve gazetenin ismini hiç zikretmeden de iktibas edenler var. (Bu hususu bir web sitesi moderatörüne hatırlattığımızda, bize aynen şu karşılığı verdi: "Ben sırf hizmet olsun diye yazınızı iktibas etmiştim. Dolayısıyla, sizin imzanızı ve Yeni Asya'nın ismini ayrıca zikretme gereğini duymadım. Madem ki bu usûlü doğru bulmuyorsunuz, o halde ben de sizin yazınızı çıkarıp atıyorum.")
    Doğrusu, bu tarz bir anlayışla, dürüst, âdil, hak ve hukuka dayalı bir hizmetin yapılabileceğine bir türlü kanaat getiremiyorum.
    3) Web sitelerince iktibas edilen yazılarımızın önemli bir kısmı, ayrıca takdire, tenkide ve yoruma açık tutuluyor. Herkesin bilmesini isteriz ki, biz bundan müşteki değiliz ve yapılan tenkitlerden de asla gocunmuyoruz.
    Yeter ki, tenkitler garazla değil, hak namına yapılsın. Yeter ki, tenkit ve yorum adı altında akıl ve mantık ölçüleri berhava edilmesin. Yeter ki, eleştiri ayağına salya–sümük küfür ve hakaretler edilmesin...
    Maalesef, bilhassa son günlerde bu tarz seviyesizliklerin adedi çoğalmaya başladı. Bunlardan bir–iki tanesini misâl olarak zikretmekte fayda var.

    Muhakeme melekesi nerede?

    Şeflik devrinin yalancı ve yaranmacı gazetelerini okumadığı ve diktanın borazanlığını yapan tek kanallı radyosunu dinlemediği için, "Said Nursî, M. Kemal hakkında yanıldı" yavesini yumurtlayan zerzevata verdiğimiz bir cevabî yazıda, ayrıca şu hususu hatırlatmışız: "...Üstad Bediüzzaman, Kur'ân'ın feyziyle ve Resûl–i Ekrem'in (asm) tâlimiyle, (şeflik devrinde) gizli–açık yaşanan gelişmelerden aslında haberdardır."
    Yazımızı gûyâ tenkit etmeye çalışan "beyazay" grubundan bir kişi, son olarak gelip yukarıdaki ifadeye takılıyor ve sıraladığı tenkit maddelerinin başına şu münasebetsiz sözleri yerleştiriyor: "Said Nursî vahiy mi almıştır? Yoksa, özel bir casusluk şebekesinin başında mıdır?"
    Beyeh, muhakeme melekesesini yitirmiş kişi! Sen "Kur'ân'ın feyzinin, Resûlullah'ın (asm) tâlim ve terbiyesinin" ne mânâya geldiğini bilmiyorsan, bunları vahiy ile karıştırma garabetini sergilemekle de kalmayıp, ayrıca casusluk gibi şeylerle zihnini bulandırıyorsan, bunda bizim suçumuz ne? Esasında, tam da şeflik devrinin zihniyetini yansıtmışsın. Zira, o dönemde açılan mahkemelerde de benzer komiklikler sergilenmiş, benzer şüpheler ortaya atılmış, ancak ellerindeki bütün imkânlara rağmen, dünyalık bir tek delil bulamamışlardır. 1948'deki Afyon Ağır Ceza Mahkemesinin kayıtlarına bakabilirsiniz.
    * * *
    Yakın tarihe dair yazılarımıza gelen bir başka tenkit yağmuruna ise, "korlervadisi" isimli grubun sitesinde yakalandık.
    Aslında, bu grubun üyelerinin çoğu bizi tenkit falan etmiyor; düpedüz küfür ve hakaret yağdırıyor. Biz ise, o küfür ve hakaret dolu sözlerini burada zikretmeyerek kendilerine aynen iade ettiğimizi ifade etmekle yetiniyoruz.
    Şuna emin olunuz ki: Bu kimseler "Yakın tarih mahkemesi" serisinde dile getirdiğimiz tek parti devrine dair "Dine müdahale, dindara baskı" ile "Kahramanlar niçin dışlandı?" başlıklı yazılarımıza ilmî, fikrî ve mantıkî mânâda herhangi bir eleştiri getirmiyorlar. Ekseriyetle tekrarladıkları ve hemen bütün söylediklerinin ortak bileşkesini yansıtan yegâne şey, şu bayat ve bayağı sözlerdir: "Seni gidi Atatürk düşmanı. Seni gidi vatan haini..."
    Doğrusu, bu gibi kimseleri muhatap alarak onlara ilmî–mantıkî cevaplar vermeyi değil, hiç tevil dahi götürmeyen bu tür zırvalarını tutup doğrudan çöp kutusuna atmayı daha münasip görmekteyiz.

    Tarihin yorumu 31 Ocak 1914

    Recaizade Mahmud Ekrem

    Tanzimat döneminin güçlü yazar, şair ve romancılarından olan Recaizade Mahmud Ekrem, 31 Ocak 1914'te vefat etti.
    Ercüment Ekrem Talu'nun babası ve günümüz gazeteci–yazarlarından Umur Talu'nun büyük dedesi olan Recaizade, vefat ettiği esnada Osmanlı Ayan Meclisi üyesiydi.
    Recaizade Ekrem, fikir ve edebiyat sahasında meşhûr Namık Kemal ile aynı paralelde hareket ediyordu. Aralarında fevkalâde samimî bir irtibat ve yakınlık vardı. Bu sebepten olacak ki, Namık Kemal, oğlu Ali Ekrem'e (Bolayır) onun ismini vermişti. Recaizade, Namık Kemal'le tanıştıktan sonra edebiyat dünyasına adım attığı gibi, onun Fransa'ya gitmesi üzerine ise, birlikte neşrettikleri Tasvir–i Efkâr gazetesinin idaresine geçti. Bilâhare, kendisi de birçok şair ve yazara öncülük etme gayretini gösterdi. "Çok Bilen Çok Yanılır" isimli tiyatro oyunu, "Araba Sevdası" isimli roman kitabı, "Zemzeme" ve "Tefekkür" gibi manzum eserlere imza atan Recaizade, II. Meşrûtiyetin ilânından sonra siyasete girdi ve 1908'de kurulan Kâmil Paşa kabinesinde Maarif Nazırı oldu. Vefat ettiğinde ise, Ayan Meclisi'nde—bugünkü tâbirle—senatör konumunda idi.

    31.01.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Meşrûtiyet seçimleri




    Yerli ve yabancı kaynakların bir çoğunda Yeni Osmanlıların 1902'de Paris'te yapmış oldukları zirve toplantısından "Jön Türklerin I. Kongresi" şeklinde bahsedilmesine rağmen, toplantıya başkanlık eden Prens Sabahaddin Bey gibi zâtların nazarında bu içtimaın ismi "Ahrar–ı Osmaniye Kongresi"dir.
    Dolayısıyla, Mizancı Murad gibi Prens Sabahaddin Bey de bu "Ahrar–ı Osmaniye" isim ve mânâsına tâ başından beri sâdık kalmış ve hiçbir zaman da bundan vazgeçmemişlerdir.
    Nitekim, İttihatçılarla yollarını ayırdıktan sonra bile, yine aynı ismi kullanmış ve hatta 14 Eylül 1908’de kurmuş oldukları partinin ismini de "Ahrar–ı Osmaniye Fırkası" şeklinde kabul ve ilân etmişlerdir.
    İşte bu Ahrar, Namık Kemâl'in tâbiriyle "Namert korkulardan sıyrılan ve bir heyecân–ı âteşîn kesilerek beşeriyet âleminde güneş gibi parlayan hürriyet hakikati"nin bir bakıma yeniden doğuşudur.
    (Ara notu: Üstad Bediüzzaman, 1950'de iktidara gelen Demokratlar'ı kast ederek aynen şunu söyler: "Ahrar Fırkası, yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı."—Beyanat ve Tenvirler, s. 202; 1970 yılı baskısında ise, s. 11—Demek ki, Ahrar ve Demokrat'ı, birbirinin devamı ve aynı kökten gelen, aynı misyona bağlı partiler mânâsında anlamak gerekir.)
    1908 ve 1912 yıllarında yapılan seçimlere de aynı isimle katılan Ahrar Fırkası, İttihatçı komitacıların şiddetli baskısı sebebiyle, ne yazık ki Meclis'te yeterli bir varlık gösteremedi.
    1912 yılı seçimlerinin hemen her yönüyle şaibeli olduğunda, tarihçilerin çoğu hemfikirdir. "Sopalı seçim", yahut "dayaklı seçim" diye de kayıtlara geçen ve birkaç kez tekerrür etme mecburiyeti hasıl olan bu tarihlerdeki (1912–14) seçimler, peşpeşe patlak veren İtalyan, Balkan ve Harb–i Umumî gailesinin de eklenmesiyle, esasında seçim olmaktan çıkmış, İttihatçıların bir nevi oyun arenasına dönüşmüştür. Komitacılar, seçime katılan hemen hiçbir partiye hayat hakkı tanımamış; bu sebeple, memeleket tek parti diktatoryasına mahkûm edilmiştir.
    1908'de yapılan ilk seçimlere dönecek olursak, bu dönemde sadece iki partinin öne çıktığını ve seçimlere iştirak ettiğini görmekteyiz: İttihad ve Terakki Fırkası ile Ahrar–ı Osmaniye Fırkası.
    Ahrarların İstanbul dışındaki bölgelerde katılma imkânını bulamadığı bu seçimi İttihatçı adaylar kazanır. Ne var ki, Meclis'in 17 Aralık'ta açılmasıyla birlikte, birçok mebus İttihatçılardan ayrılarak Ahrar tarafına geçer. Böylelikle Ahrar, Meclis'te ana ve yegâne muhalefet partisi vasfını kazanır.
    Hükümet ve devlet merkezi olan İstanbul'a geldikten sonra İttihatçıların komitacılık çehresiyle tanışan şahsiyetli ve kapasiteli mebusların Ahrar tarafına geçmesine paralel olarak, dönemin etkili gazeteler de İttihatçılara cephe alır; dolayısıyla Ahrar Fırkasını desteklemeye yönelir. Bu gazetelerin belli başlı olanları şunlar: Mîzân, İkdam, Sabah, Serbestî, Yeni Gazete, Sadâ–yı Millet ve Servet–i Fünûn.
    Bu durum karşısında adeta çılgına dönen İttihatçılar ise, en güçlü oldukları komitacılık faaliyetleriyle iş görmeye koyulurlar: Başta Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey olmak üzere, Ahrar'a destek veren diğer gazetelerin yazarları da birer birer vurularak katledilir.
    Derken, 13 Nisan 1909'da mahiyeti hâlâ tam aydınlatılamayan meş'um "31 Mart Vak'ası" patlak verir. İttihatçılar, bu fırsatı hiç kaçırmaz. El altından derhal bir organizasyon yürütülür ve bu dehşetli sosyal kriz, kelimenin tam anlamıyla bir fırsatçılığa dönüştürülmeye çalışılır.
    Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'yu İstanbul'daki kanlı arenadan haberdar eden İttihatçılar ve onların arkasındaki karanlık mihraklar, ele geçirmiş oldukları "31 Mart Vak'ası" kozunu artık gönüllerince ve tepe tepe kullanacaklardır.
    Nitekim, öyle de yaptılar. Selanik'li dönmelerin başını çektiği bu orduya, Balkan komitacıları ile Makedonya'daki Rum ve Bulgar çetecileri de dahil ederek "Hareket Ordusu" nâmı verildi. Selanik'ten İstanbul'a doğru trenlerle sevk edilen bu derme çatma ordunun hemen bütün efradının bildiği bir tek şey vardı: Vurmak, kırmak, öldürmek ve yağmalamak...
    İstanbul'daki Avcı Taburlarıyla, bu orduya karşı konulabilirdi. Ancak, bunu da Sultan Abdülhamid istemedi. "Kardeşi kardeşe kırdırtmam" dedi.
    Ne var ki, ihanet planı son derece gizli çok da dehşetliydi. İstanbul'u kademeli şekilde ve neticede bütünüyle ele geçiren bu ordu, önce sıkıyönetimi ilân ettirdi, ardından Meclis Başkanı Talat Beyin de oluruyla fırsat bu fırsat diyerek Sultan Abdülhamid'i tahttan indirdi. Dahası, Yıldız Sarayını bile çapul ve yağma ettirerek, esasında nasıl bir karaktere sahip olduğunu gözler önüne sermiş oldu.
    Hemen ardından tutuklamalar başladı. Hedefte İttihad–ı Muhammedî Cemiyeti ile Ahrar Fırkasının mensupları vardı.
    Bunların içinde idamı istenenler, önceden tesbit edilmiş ve yaklaşık seksen kişilik bir liste mahkeme başkanlığına sunulmuştu... İdamı istenenler arasında İttihad–ı Muhammedî mensubu ve Ahrarların dostu olan Üstad Bediüzzaman da vardı. Ondan önce on altı kişi yargılanmış ve istisnasız tamamı idama mahkûm edilmişti. İlâhî inayet ve mahkemede yapmış olduğu desitânî müdafaa sayesinde beraat ederek kurtuldu. Ayrıca, kendisiyle birlikte 30–40 kişinin daha kurtulmasına vesile oldu.
    Bununla beraber, rejimin ismi Meşrutî Monarşi olmasına rağmen, uygulama ise tam anlamıyla "şiddetli istibdat" şeklinde hükümfermâ idi.
    Meşrûtiyetin mânâ ve mahiyetinden uzaklaşan İttihat–Terakki hükümetleri, bu tarihten sonra baskıcı politikaları daha da şiddetlendirerek, hem dahilde, hem de hariçte helâket ve felâket fırtınalarının kopmasına bir bakıma sebebiyet verdiler.
    1918 yılı sonlarına gelindiğinde, İttihatçılar, Osmanlı Devleti gibi kendi iktidarlarının da sonunu getirmiş oldular.
    Onların bir kısmı kaçtı gitti; içlerinde izzet ve şeref sahibi Enver Paşa gibi şahsiyetler de vardı. Geriye kalan İttihatçı artıkları ise, Cumhuriyet hükümetlerinin kurulmasıyla birlikte, yeni ve eskisinden çok daha dehşetli, hatta mutlak mânâda bir dikta rejimini tesis etmeye koyuldular.
    Kaynaklar: Bu karanlık döneme bir nebze de olsa ışık tutmaya yarayacak birkaç kaynak ismini şu şekilde zikredebiliriz: 1) Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1984; 2) Reşat Ekrem Koçu, Türkiye'de Seçimin Tarihi, Tarih Dünyası Dergisi, İstanbul 1950; 3–4) İ. Hami Danişmend, 31 Mart Vak'ası ile İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi; 5) T. Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler, İstanbul 1984.

    12.02.2009

    E-Posta: latif@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  3. #3
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    İlk icraat, ezanın serbest oluşu




    14 Mayıs 1950 seçimlerinin ardından işbaşına gelen Demokrat Partinin göğüslemiş olduğu ilk hizmet, ezân–ı Muhammedî'nin aslına çevrilmesi oldu.
    Başbakan Adnan Menderes'in hükümeti kurması, ancak 22 Mayıs'ta mümkün olabildi. Menderes, idarenin başına geçer geçmez derhal ezan meselesini gündeme getirdi.
    Zira, din ve vicdan hürriyeti konusunda millete söz vermişti. Sözünü tuttu ve gereğini de yaptı.
    O dönemin gazete ve mecmualarına (Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Ulus, Son Posta, Yeni Sabah, Zafer, Sebilürreşad...) baktığımızda, ezan meselesinin Haziran ayının ilk haftasından itibaren Meclis'in gündemine geldiğini ve tâ 17 Haziran'a kadar da üzerinde tartışılmaya devam edildiğini görmekteyiz.
    17 Haziran günü ise, DP grubunun ezanın serbestiyeti hakkındaki teklifi Meclis'te kabul edilerek, büyük ve mukaddes bir hizmet îfâ edilmiş oldu.
    İşte, Adnan Menderes buydu...
    Öyle bazılarının yaptığı gibi, işi savsaklamaya gitmeden, meseleyi sulandırmaya bırakmadan, bin dereden su getirircesine tevillere sapmadan, inanarak söz verdiği bu meseleyi tez elden, dobraca ve merdane bir şekilde ülkenin ve Meclis'in gündemine getirerek takipçisi oldu.
    Ancak, o bu hizmeti yapmaya koyulurken, konuyu istismardan ve dini siyasete âlet etmekten şiddetle kaçındığı gibi, başına gelebilecek her sıkıntıyı, önüne çıkabilecek her türlü riski göze almayı da peşinen kabullenmişti.
    Nitekim, Cumhurbaşkanı Bayar'ın ezan meselesine farklı baktığını ve işi ağırdan almaya çalıştığını fark ettiği anda, istifasını sunmaktan da çekinmedi.
    Neyse ki, Bayar yeni bir hükümet buhranı ve siyasî çalkantıyı göze almaya cesaret edemedi de, tehlike ucuz atlatılmış oldu.

    KÂNUN TEKLİFİ
    Aralarında Kayseri mubusu emekli general İsmail Berkok, Adana mebusu Arif Nihat Asya ve Üstad Bediüzzaman'ın sadık dostu Afyon mebusu Gazi Yiğitbaşı'nın da bulunduğu 12 DP'li milletvekilinin hazırlamış olduğu kànun teklifinin özeti şöyledir:
    "Anayasanın 2. Maddesinde mündemiç 'lâiklik' kelimesinin mânâsı, devlet işlerine dinin, din işlerine de devletin karışmaması şeklinde tefsir ve kabul edilmekte; kànunlarda ayrıca 'Âsayiş ve âdâba aykırı bulunmamak üzere, her türlü dinî vecibenin yapılması serbesttir' denilmektedir.
    "Memleketimizde azınlıkta bulunan Musevî ve İsevî vatandaşların dinî itikat ve âmel şekilleri de tamamen serbest bırakılmıştır.
    "Bu toprağın hakikî evlâtları ve sahibi bulunan Müslüman Türk vatandaşların din ve vicdan hürriyetlerine, amel ve ibadet şekillerine de müdahale edilmemek iktiza edeceğine ve partimiz programının 14. Maddesinde ise, aynen şöyle denilmektedir: 'Partimiz, lâikliğin din aleyhtarları şeklinde yanlış tefsirini reddeder. Din hürriyetini, aynen diğer hürriyetler gibi insanlığın mukaddes haklarından tanır.' Buna sebeple, müvekkillerimiz ve seçmenlerimiz olan Müslüman Türk vatandaşların ısrarlı ve haklı isteklerine istinaden, ilgili ceza kànunu metninde yer alan 'Arapça ezan ve kametin okunmasını' yasaklayıcı ibarelerin kaldırılması hususunda hazırladığımız kànun teklifini yüksek Meclis'e arz ederiz."

    CHP GRUBU DA İKNA OLDU
    Bu kànun teklifi Meclis'in gündemine getirileceği esnada, iktidarla muhalefet mensupları arasında ciddî bir diyalog trafiği yaşanır.
    Özellikle Başbakan Menderes'in arzusu şu yöndeydi: Ezan gibi dinî bir meselenin siyasî istismar konusu olmaması için, Meclis'teki bütün partilerin ve mebusların mutabık kalması ve müştereklik içinde hareket etmesi daha münasip düşer.
    Menderes'in, ezan meselesini siyasî istismar konusu haline getirmek istemediği şeklindeki düşünce ve kanaati, anamuhalefetteki Halk Partisi cephesinde de müsbet ve akis uyandırdı.
    Nitekim, bu konuyu iki gün müddetle parti grubunda görüşüp tartışan anamuhalefet, hazırlanan kànun tasarısının aleyhinde bulunmaktan adım adım kaçınmayı tercih etti.
    Ezanın Meclis genel kurulunda görüşüldüğü 17 Haziran günü ise, CHP sözcüleri, aldıkları grup kararı gereğince tasarının aleyhinde konuşmayacaklarını ve lehte oy kullanacaklarını ifade ettiler. (18 Haziran 1950 tarihli Yeni Sabah ve Son Posta gazeteleri.)
    Böylelikle, 1932'den beri okunması yasaklanan Muhammedî ezan, 18 yıllık yasağın ardından yeniden hürriyetine kavuştu ve serbestçe okunmaya başlandı. Demokrat Parti, bu ezan serbestiyetinin ardından, 1928'den beri yasaklanmış olan Kur'ân'ın serbestçe okunması ve imam hatip okullarının açılması yolunda da ciddî ve esaslı adımlar atmaya yöneldi.

    28.02.2009

    E-Posta: latif@yeniasya.com.tr



  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    SA
    *******
    "Ezanın Meclis genel kurulunda görüşüldüğü 17 Haziran günü ise, CHP sözcüleri, aldıkları grup kararı gereğince tasarının aleyhinde konuşmayacaklarını ve lehte oy kullanacaklarını ifade ettiler. (18 Haziran 1950 tarihli Yeni Sabah ve Son Posta gazeteleri.)
    Böylelikle, 1932'den beri okunması yasaklanan Muhammedî ezan, 18 yıllık yasağın ardından yeniden hürriyetine kavuştu ve serbestçe okunmaya başlandı. Demokrat Parti, bu ezan serbestiyetinin ardından, 1928'den beri yasaklanmış olan Kur'ân'ın serbestçe okunması ve imam hatip okullarının açılması yolunda da ciddî ve esaslı adımlar atmaya yöneldi."
    *******
    ("Yiğidi öldür, ama hakkını yeme!")
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Yarma harekâtı




    Beyaz İhtilâl diye isimlendirilen 14 Mayıs (1950) seçimleri, Demokrat Partinin açık galibiyeti, Halk Partisinin ise kesin mağlubiyetiyle neticelendi.
    CHP'nin yüzde 39 oy oranına mukabil, yüzde 52'nin üzerinde oy alan DP tek başına iktidara geldi.
    Bu tablo karşısında sukût–u hayale uğraşan "Millî Şef" İsmet Paşa, tam bir çaresizlik ve perişaniyet içinde bir sonraki seçim dönemini beklemeye koyuldu. Paşa, ümidini 1954 seçimlerine bağladı. Hem kendi partisini düştüğü vaziyetten kurtarmayı hayal ediyor, hem de Demokratlara giden oyların bu sefer ciddî şekilde bölüneceğini ümit ediyordu. Zira, Cumhuriyetçi Millet Partisine dönüşen MP'nin seçimlere çok iddialı şekilde hazırlandığını, bunun yanı sıra, Türkiye Köylü Partisi ile bağımsız adayların da seçimlere vargücüyle asıldıklarını görüyordu.
    Ne var ki, İsmet Paşa bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacak ve ümit ettiğinden çok farklı bir tablo ile karşılaşacaktı: Demokratlar, 1954 seçimlerinde oylarını üç puan daha artırıp yüzde 57'ye çıkarken, Halk Partisi ise dört puan kaybederek yüzde 35'lere indi.
    İkinci kez hezimete uğrayan İsmet Paşa, 1957 seçimleri için daha farklı bir dümeni çevirmeye yöneldi. Bu kez, Demokrat Partiyi kendi içerden bölüp parçalamayı tasarladı. Seçimler yaklaşırken, çok kuvvetli bir yarma harekâtı sonrası, DP'den kopartılan bir milletvekili grubu ile Hürriyet Partisi kuruldu.
    Başkanlığını Lütfi Karaosmanoğlu'nun yaptığı bu partinin yönetim kadrosunda ayrıca şu isimler yer aldı: Turan Güneş, İbrahim Öktem, Cihat Baban, Fethi Çelikbaş (Burdur!), Ekrem Alican, Raif Aybar, Enver Güreli, Kasım Küfrevi, Hayri Üstündağ, Ziyat Ebüzziya.
    Üye sayısı kısa sürede 28'e çıkan HP, Meclis'te grup kurdu ve üçüncü büyük parti konumuna yerleşti.
    Hüsameddin Cindoruk ile—sonradan pişmanlık duyduğunu söyleyen—Şerif Mardin'in de fikrî ve siyasî yönden destek verdikleri HP, seçim tarihi yaklaştıkça Demokrat iktidarı yıpratma yönünde her türlü propagandaya tevessül etti. Daha çok kısa bir süre öncesine kadar aynı partiye mensup olan kimseler, ülkenin her yanına dağıttıkları afiş ve ilânlarda şu ifadeleri kullanıyorlardı: "Adı Demokrat, kendisi istibdat, korkusu hakikat!"
    HP'nin seçim propagandasının arkasında CHP'nin kesin desteği vardı. Hatta, müzmin Halkçı olan Nadir Nadi'nin Yeni Gün isimli gazetesi, bu partinin adeta yayın organı haline getirildi. Ancak, bu partinin bizzat İsmet Paşa ve ekibi tarafından desteklendiği hususu bilâhare açık bir surette anlaşılır hale geldi.
    Nitekim, 1957 seçimlerinde umduğunu bulamayan bu parti, kısa bir süre sonra (28 Kasım) sadece Burdur'dan kazanmış olduğu dört milletvekili ve bütün mal varlığıyla birlikte CHP'ye iltihak etti.
    Muhterem Selahaddin Akyıl'ın anlattıklarına ve bizim de birçok kaynaktan teyidini aldığımız bilgilere göre, bu tarihte Isparta'da ikamet etmekte olan Bediüzzaman Hazretleri sandık başına gittiğinde oyunu açık bir surette kullanmış ve özellikle Hürriyet Partisi taraftarlarının kendisini istismar etme oyununu bozmuştur. Üstad Bediüzzaman, nakledilen bilgilere göre "Şayet reyimi alenen kullanmamış olsaydım, Hürriyetçiler bu meseleyi istismar cihetine gidebilirlerdi" demiştir.
    Gariptir ki, Üstad'ın bu "alenen tercih" tavrını hoş karşılamayanlardan biri de Hüsrev Altınbaşak olmuştur. (Bkz: Son Şahitler–4, s. 199–200)
    * * *
    Bir yandan CK Millet Partisi, bir yandan da Hürriyet Partisinin şiddetli hücûm ve menfî propagandasına mâruz kalan DP'in oy oranı, 1957 seçimlerinde ilk kez olmak üzere yüzde 50'nin altına (% 48) inmiş oldu.
    Ancak, vaktiyle İsmet Paşanın yürürlüğe koyduğu seçim sistemi gereği, milletvekillerinin yarıdan fazlasını, hatta üçte ikisi kadarını yine de DP almış oldu.
    Her türlü hile ve desiseye rağmen demokratik yoldan Demokratları mağlup edemeyen İsmet Paşa ve partidaşları, son çare olarak ümitlerini darbecilere bağladılar.
    27 Mayıs 1960'ta yapılan kanlı askerî darbeye sadece CHP'liler değil, Demokratlara muhalif olan bütün siyasî gruplar taraftar oldular ve bu zalimane müdahaleyi memnuniyetle karşıladılar.
    * * *
    HP hareketinde yer alan siyasetçiler, '60 darbesinden sonra "Demokratları bölmek için" bir kez daha sahneye çıktılar. Bu partinin popüler isimlerinden Ekrem Alican, 1961 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinin başına geçerek, kendisine biçilen o müzmin "şaşırtmaca rolünü" siyaset sahnesinde bir kez daha sergilemiş oldu.
    Seçimde, Ekrem Alican'ın YTP'si ile Osman Bölükbaşı'nın CK Millet Partisi oyların yüzde 28'ini (14+14=28) alırken, DP'nin devamı olan AP ise yüzde 36 civarında kaldı. Onu sadece bir puanla (yüzde 37) geçen İnönü'nün CHP'si kendini seçimin galibi ilân etti ve ilk koalisyon hükümetinin başına geçti. Türkiye, böylelikle koalisyonlar hükümetiyle de tanışmış oldu.

    03.03.2009

    E-Posta: latif@yeniasya.com.tr


  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Demokratlara iki müthiş darbe




    Bediüzzaman Said Nursî'nin—kendi tâbirleriyle—"Otuz beş seneden beri" terk etmiş oldukları siyasete 1950'den sonra tekrar bakmaya başladığı ve siyaset sahnesinde başında "Menderes gibi zatların" bulunduğu Demokrat Partiye destek verdiği, talebeleriyle birlikte onlara "nokta–i istinad" olduğu su götürmez ve tereddüt kaldırmaz bir hakikattir. (Bkz: Emirdağ Lâhikası, s. 387 ve 422)
    Son derece dikkat çekici olan bu hakikatin dahası da var. Şöyle ki:
    1) Üstad Bediüzzaman, 1950'de iktidara gelen Demokratları, Osmanlı zamanındaki Ahrarların devamı ve aynı misyonun takipçileri olarak görmüş ve her ikisine de aynı maksatla destek vermiştir.
    2) Bediüzzaman Hazretleri, Demokratları "Kur'ân, vatan ve İslâmiyet nâmına" muhafazaya çalıştığını açıkça beyan etmişlerdir.
    3) Aynı şekilde, özellikle 1957 seçimlerinde sandık başına giderek Demokratlara alenen oy veren ve hayatının son dönemine kadar aynı desteğini sürdüren Üstad Bediüzzaman, vefatına yakın bir zamanda Demokratların devrileceğini hissetmiş ve bu durum karşısında aynen şunu söylemiştir: "Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi (DP lideri Menderes') mağlup etmeye bir ihtimal–i kavî ile hissettim ve İslâmiyet nâmına telâş ediyorum."
    4) Bir gün Emirdağlı talebelerinden Hamza Emek ve Mehmet Çalışkan'ı çağıran Üstad Bediüzzaman, onlara hitaben "Benim ve Risâle–i Nur'un bedelinesz Demokrat Partiye kaydolun" demiştir. Bu tavsiye üzerine, Nur Talebelerinden tam 14 kişi gidip partiye kaydını yaptırmış ve hatta o tarihten sonra DP'nin Emirdağ ilçe teşkilâtını yönetmeye başlamışlardır. (Bkz: 1– Emirdağ Lâhikası, s. 422/1994 yılı baskısı; 2– Son Şahitler–II, s. 422/1993 yılı baskısı.)
    NOT: Garip bir tevafuktur ki, burada kaynak olarak zikrettiğimiz her iki eserin ilgili sayfa numarası de aynen 422 çıkarken, baskı tarihleri ise sadece bir tek farkla (1993'e 1994) tevafuk eyledi.

    1960 ve 1980 darbelerine işaret

    Vefatından evvel Demokratların başına gelecek dehşetli bir darbeyi hisseden ve bundan dolayı "İslâmiyet nâmına telâş eden" Üstad Bediüzzaman, ne aciptir ki, aynı eserinin bir başka mektubunda, vaktiyle (1909) Ahrar Fırkasının başına geldiği gibi, bundan sonra da Demokratların başına "iki müthiş darbe"nin geleceğinden bahsediyor. Üstelik, aynı mektupta bazı müfsitlerin dindarlık perdesine girip Demokratları tıpkı kendileri gibi dinden uzak ve tahribatçı göstermeye çalışmak istediklerini de kat'i bir yakîn ile beyan edip haber veriyor.
    İşte, hayret ve hayranlık uyandıran o hakikatbîn mektubun ilgili bölümü:
    "...Şimdi de aynen İttihad–ı İslâm'dan olan Nurcular, büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta–i istinaddır. Fakat Demokrata karşı eski partinin (Halk Partisinin) müfrit ve mason veya komünist mânâsını taşıyan kısmı, iki müthiş darbeyi Demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar.
    "Eskiden (1909) nasıl Ahrarlar iki defa başa geçtiği halde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihad–ı Muhammedî (asm) efradının çoklarını astılar. Ve 'Ahrar' denilen Demokratları kendilerinden daha dinsiz göstermeye çalıştılar. Aynen öyle de, şimdi bir kısmı dindarlık perdesine girip Demokratları din aleyhine sevk etmek veya kendileri gibi tahribata sevk etmek istedikleri kat’iyen tebeyyün ediyor." (Emirdağ Lahikası, Sayfa: 271)
    İşte, istikbâl–âşina olan hakikatbin nazar budur... İşte, Kur'ân'ın dürbünüyle geleceğe bakmak buna derler.
    Bize göre, burada DP'ye karşı yapılan 1960 darbesi gibi, AP'ye karşı yapılan 1980 darbesinden de haber verildiği, şüphe, tartışma götürmez bir gerçektir.
    Ama ne tuhaftır ki, Nur Risâlelerini benimseyerek okuyan bazıları çıkıp hâlâ Adalet Partisinin Demokrat Partinin devamı mahiyetinde olup olmadığını tereddütle karşılayabiliyor.
    Tereddütleri izale için, son olarak bir noktaya daha dikkat çekerek bugünlük nihayet verelim.
    Birinci Şuâ'da tefsir ve izahı yapılan "Yirmi Sekizinci Âyet" başlıklı bölümde (Tevbe, 32. âyet) 1877'de vukua gelen dehşetli Osmanlı–Rus harbinden bahisle, o tarihteki zulümatı dağıtacak zâtların Mevlânâ Halid'in (ks) şakirdleri olduğu ifade edildikten sonra, o tarihten bir asır sonra, yani 1977'de vukua gelecek bir başka zulümatı dağıtacak zatların ise, "Hazret–i Mehdî'nin şakirdleri olabilir" deniliyor. (Bkz: Şuâlar, s. 620)

    NOTLAR

    1) Çarlık Rusyası, 1877'de Kafkaslar gibi Balkanları, hatta Trakya'yı da istilâ etmiş ve tâ Yeşilköy'e kadar gelmişti. Yani, Rus tehlikesinin nihaî hedefe varmasına—kuşbakışı—tam 13 km.'lik bir mesafe kalmıştı. 1977'de ise, komünist Rusya'ya istinad eden bir komünist kuvvetin hakimiyeti altına giren CHP'nin tek başına iktidara gelmesine de tamı tamına 13 milletvekilliği kalmıştı.
    2) Bir yıl sonra, yani 1978'de AP'yi devirmek için CHP lideri Ecevit'in başını çektiği kirli pazarlıkların yapıldığı Güneş Motel'in bulunduğu yer, yine Ayastefanos'un sınırları içinde bulunuyor. 3) Bugünkü "doğru siyaset"e bakış açısı, Hz. Mehdi'nin şakirtleri tarafından 1977'de yazılan kahramanlık destanına bakış tarzıyla doğru orantılı olsa gerektir. Kimi var ki, o destana utanarak ve sıkılarak bakar; kimi de o zamanki hizmete iftiharla bakarak başını dik tutar.

    04.03.2009

    E-Posta: latif@yeniasya.com.tr



  7. #7
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Darbeli siyaset




    Koca orduyu hasis emellerine âlet eden bir cunta, zalimane bir müdahale ile Demokrat Parti (DP) iktidarını devirdi.
    27 Mayıs 1960'ta yapılan bu darbe, esasında milletin huzuruna ve ülkenin menfaatlerine vurulmuş bir ihanet darbesiydi.
    Bu kanlı vahşetin vatana, millete, hürriyet ve demokrasiye vermiş olduğu zararın ne derece büyük olduğu, ancak yıllar sonra—kısmen—anlaşılabildi.
    Darbe günü DP mensubu yüzlerce kişi tutuklandı, göz altına alındı ve çoğunlukla Ankara Harp Okuluna götürülüp orada işkenceden geçirildi.
    Yapılan işkenceler sonucu durumu ağırlaşan ve ölüm derecesine gelen İçişleri Bakanı Namık Gedik—görgü şahitlerinin de şehadetiyle—pencereden aşağı atılarak katledildi. Ancak, bu cinayete intihar süsü verilerek üstü örtülmeye çalışıldı. Tıpkı, ilk askerî darbenin yapıldığı 1876'da tahttan indirilen ve iki bileği de kesilerek katledilen Sultan Abdülaziz'in ölüm şekline de intihar süsü verilmesi gibi.
    27 Mayıs darbesini yapan cuntanın Demokratlara uygulamış olduğu bir yılı aşan işkence, hapis, sürgün ve idamların ardından, önce "61 Anayasası" referanduma götürüldü, ardından da genel seçim takvimi yürürlüğe konuldu.
    Bu arada, Demokrat Parti askerî mahkemece kapatılmış, yerine ise emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala öncülüğünde Adalet Partisi kurulmuştu.
    Darbeciler, seçimden önce parti başkanlarını toplamış ve Demokrat Partiden hiç söz etmemeleri hususunda onları tehdit etmişti.
    Cuntacıların asıl maksadı CHP'yi tek başına iktidara getirmek olduğundan, Demokratların oy potansiyelini bölüp parçalamayı netice verecek bazı tedbirlerin alınmasını da sağlamış bulunuyordu. Meselâ, eski Hürriyet ve Millet Partisinin renkli simalarından biri olan Ekrem Alican'ın başkanlığındaki Yeni Türkiye Partisi ile aynı damarın milliyetçi kanadını temsil eden Osman Bölükbaşı'nın başında bulunduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin de seçimlere iştirak ettirilmesi gibi.
    Böylelikle, CHP'nin oyları hiç bölünmeyip tek parça kalacak, DP'nin oy potansiyeli ise tam üç parçaya bölünmüş olacaktı.
    Nitekim, netice öyle oldu. 1950'lerde Yüzde elliyi aşan DP'nin oy potansiyeli, 1961 seçimlerinde üç parti arasında taksim olundu. Ancak, buna rağmen Halk Partisi toplam 450 üyeli Meclis'te tek başına iktidara gelme şansına yine de sahip olamadı.
    Genel tablo şu şekilde netleşti:

    Parti oy yüzdesi mv sayısı
    CHP 36.74 173
    AP 34.79 158
    CKMP 13.96 54
    YTP 13.73 65

    Bu parçalanmış tablodan, tek başına bir iktidarın çıkmayacağı açıktı. Bir koalisyon hükümetinin kurulması kaçınılmaz olmuştu. Cuntacıların ağır baskıları sonucu, CHP'nin lideri İsmet Paşanın başbakanlığı altında Türkiye'nin ilk koalisyon hükümeti kurulmuş oldu.
    Ne var ki, bu tarihten bir sonraki seçimlerin yapıldığı tâ 1965 senesine kadar, Türkiye adeta yerinde saydı. Ülke ve millet menfaatine yarayacak hemen hiçbir hizmet yapılamadı. Zira, ortada bir uyum olmadığı gibi, vatandaşlar arasında bir huzur ve barış havası da yoktu.
    Bir başbakan ile iki devlet adamının zulmen idam edildiği, Yassıada'da ayrıca dokuz siyasetçinin türlü işkencelerle öldürüldüğü ve yüzlerce vatan evlâdının haksız yere ağır cezalara çarptırıldığı bir Türkiye'de, huzur ve barış acaba nasıl yaşanabilirdi?
    Evet, Türkiye'de cuntaların, komitacıların hükmettiği, koalisyonlu hükümetlerin el değiştirdiği 1960–65 yılları, ne yazık ki kayıp yıllardır. Üstelik, mevcut darbe ile yetinmeyerek, yine askeriye içinde, öncekinden daha vahşi ve daha acımasız darbe plan ve teşebbüslerinin de vaki olduğu derbeder bir dönemin adıdır, bu yıllar.

    Darbe ve idamların ardından
    Kanlı darbe ve idamlardan sonra yapılan anayasa referandumu gibi genel seçimler de son derece buruk ve hüzünlü bir atmosferde geçti. Halkın yüzü bir türlü gülmedi. Kimileri de, şair Faruk Nafiz'in tabiriyle gülmeyi adeta unutmuş gibiydi.
    Ancak, bütün bu acı ve feci hadiselere rağmen, hayat devam ediyordu. Partiler kurulacak, seçimlere gidilecek, hükümetler teşkil edilecek, ülkemiz yönetilmeye devam edecekti.
    Hayatın bu kaçınılmaz gerçeği istikametinde hareket eden iki büyük parti, AP ve CHP, kerhen de olsa biraraya geldiler ve Türkiye'de ilk kez olmak üzere bir koalisyon hükümetini teşkil ettiler. O tarihte haftalık AKİS dergisini yöneten kişi, İsmet Paşanın damadı Metin Toker idi.
    Kurulan koalisyon hükümetini kapak konusu yapan Toker, siyasî dengelere istinat eden bu koalisyonun "millî huzur"u temin edeceğini temenni suretinde aynı derginin kapağına illustre ederek yansıtmıştı. Kapak kompozisyonuna göre, koalisyonla adil bir denge sağlanmış, dolayısıyla huzur da avdet edecekti.
    Ne var ki, gözardı edilen çok önemli bir husus vardı. Darbe ile indirilen ve bilâhare idam edilmek suretiyle kanlarına girilen Adnan Menderes ve dâvâ arkadaşları, millet tarafından seviliyor, içtenlikle takdir ediliyordu.
    Yaptıkları maddî–mânevî hizmetleri sebebiyle, onları sevmemek mümkün olmadığı gibi, onları unutmak da mümkün değildi. Dolayısıyla, bu millet yine onları, hiç olmazsa onların yolunda gidecek bir iktidarı istiyordu. İsmet Paşanın başında bulunduğu bir koalisyon hükümeti, böylesi bir talebi karşılamaktan fersah fersah uzaktı.
    Milletin acısını bir derece dindirecek, onun istediği bir hükümeti ortaya çıkacak bir fırsat, ancak 1965 seçimlerinde mümkün olabildi. Seçim meydanlarında DP'nin devamı, hatta "tâ kendisi" olduğunu haykıran Adalet Partisi, genel oyların yüzde 52'sini alarak tek başına iktidara geldi ve Demokrat misyonun takipçisi olduğunu bilfiil gösterdi.

    09.03.2009

    E-Posta: latif@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  8. #8
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    İki darbe arası muhtıra




    Esasen Demokratlara karşı yapılan ve bu partinin tabana oturmuş, millete mal olmuş potansiyelini de bölüp parçalamayı hedef alan 1960 darbesinin siyasî etkileri 1965'e kadar devam etti.
    1965'te yapılan genel seçimlerde ise, Demokratlar yeniden toparlandı, güçbirliği yaptı ve DP'nin yerine kurulan AP'yi tek başına iktidara getirdi.
    Seçimlere altı parti katılmasına ve özellikle MP, YTP ile CKMP'nin Demokrat oyları bölme yönündeki canhıraş çabalarına rağmen, oyların yüzde 52.8'ini alan Adalet Partisi, Meclis'teki 450 sandalyeden 240'ını kazanarak tek başına iktidara geldi. (134 sandalye kazanan rakip parti CHP ise, yüzde 28'lerde kaldı.)
    Bu tablo, dört yıl sonra (1969) yapılan genel seçimlerde de pek değişmedi. Tablonun değişmemesi ve Demokratların iktidarda kalmaya devam etmesi, iç ve dış ifsat komitelerini yeniden rahatsız edip harekete geçirdi.
    1971'in 9 Mart'ında ordu içinde darbe hazırlığı yapan bir cuntanın varlığı ortaya çıktı. Emir–komuta zinciri dışında gelişen "9 Mart Cuntası"nın deşifre edilmesi, ne yazık ki, tehlikenin bertaraf edilmesine yetmedi.
    12 Mart'ta, bu kez emir–komuta hiyerarşisine uydurulmuş bir cunta hareketi ortaya çıktı ve bu cunta, milletin hür iradesiyle iktidara gelmiş olan Adalet Partisi hükümetini hedef alan çok sert bir muhtıra verdi.
    Kuvvet komutanlarının imzasını taşıyan bu tehdit yüklü muhtıranın sonunda, hükümet açık bir şekilde istifaya dâvet edildi ve şayet hükümet istifa edip gitmezse, Türk Silâhlı Kuvvetlerinin darbe yaparak yönetime el koyacağı gayet açık bir dille ifade edildi.
    O tarihte Başbakan olan Süleyman Demirel, "parlamentonun açık tutulmasının daha doğru olacağı" inancıyla hareket etti ve Köşk'e hükümetin istifasını sundu.
    Böylelikle, Türkiye yeni bir siyasî buhranın, yeni bir hükümet krizinin içine sokulmuş oldu. Ardından sıkıyönetim ilân edildi.
    Ara ve kara rejimin kol gezdiği Türkiye'de, bu tarihten sonra anormal gelişmeler birbirini takip etmeye başladı.
    Aynı hengâmede mahkemece kapatılan Millî Nizam Partisinin lideri Erbakan yurt dışına kaçtı. 1973 seçimlerine kadar yurt dışında kalan Erbakan, bu tarihte yapılan genel seçimlerde daha etkili bir rol üstlenmek üzere yeniden Türkiye'ye dâvet edildi.
    Hatta, bu dâvetin arka planında AP'ye gidecek oyların bölünmesini isteyen CHP lideri İsmet Paşanın bulunduğu ve aracı olarak da iki generalin (Turgut Sunalp ve Muhsin Batur) görevlendirildiği hususu defalarca yazılıp ifade edildiği halde, bunların hiçbiri tekzip edilmedi.
    Evet, ne yazık ki, Necmettin Erbakan'ın aktif ve etkin bir şekilde siyasete girdiği bu tarih, Demokratlar açısından âdteta bir milat oldu.
    Zira, Erbakan'dan önce (EÖ) hür ortamda yapılan bütün seçimleri kazanan ve tek başına iktidara gelen Demokratlar, 1973'ten (ES) bugüne (2007–09) kadar yapılan seçimlerden hiçbirini aynı ölçekte kazanamadı ve Demokratlar bir daha da tek başına iktidar şansına sahip olamadı.

    1973'te ortaya çıkan yeni tablo
    Demokratlar, 1973 seçimleri esnasında deve dişi gibi adamların partisiyle karşı karşıya kaldı ve tarihinin en çetin mücadelesini vererek oyların yüzde 30'unu zor belâ alabildi.
    CHP'nin başında ise, "M. Kemal'in solcusu" olan İsmet Paşanın halefi Bülent Ecevit vardı. Siyasette çok şiddetli bir "Ecevit rüzgârı" esiyordu. CHP bu seçimde oyların yüzde 33'ünü alarak birinci oldu.
    Üçüncü sıradaki parti, "M. Kemal'in sağcısı", rahmetli Menderes'in başını yiyen eski cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın vargücüyle desteklemiş olduğu Demokratik Parti, genel oyların yüzde 11,9'unu aldı.
    Dördüncü sırada, "M. Kemal'in fedâisi" Fevzi Paşanın ilk başkanlığını yaptığı dinci Millet Partisinin misyonunu üstlenmiş olan Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi vardı. MSP, oyların yüzde 11.8'ini alarak toplam 48 milletvekilliğini kazandı ve Meclis'te de "anahtar parti" konumuna yükseldi.
    Türkiye, bu tarihten başlamak üzere tâ 1980 darbesine kadar hep azınlık ve koalisyon hükümetleri ile idare edildi.
    Siyasette ihtilâf ve bölünmelerin gitgide şiddetlendiği 1977 seçimleri ise, ortaya çok daha vahim görünen bir tablo çıkardı.
    En büyük vahâmet, komünist kuvvetin ele geçirmiş olduğu CHP'nin iktidara en yakın parti haline gelmiş olmasıydı. Oyların yüzde 42'sini kazanan ve 450 sandalyeden 213'ünü kazanan bu parti, şayet tek başına iktidara gelecek ols a, komünist kuvveti o partinin kanadı altında bu vatana rahatlıkla hakim olabilirdi.
    Evet, CHP, 1977'den önce olduğu gibi bu tarihten sonra da, yani ömrünün hiçbir devresinde bu orandaki bir güce sahip olabilmiş değil.
    Dolayısıyla, tehlike had safhaya çıkmış olmasına rağmen, bilhassa Nur Talebelerinin o seçimde yurt genelinde seferber olarak Adalet Partisine (% 37) destek çıkması ve oyların daha bölünmesine mani olması sebebiyle, o azim tehlike de büyük ölçüde bertaraf edilmiş oldu.
    Bu tarihten iki yıl sonra, yani 14 Ekim 1979'da Türkiye bir "ara seçim" gerçeğini yaşadı ki, dillere destan bir hadiseydi. Yeniden toparlanan AP, genel oyların yüzde elliden fazlasını alarak bir azınlık hükümetini kurdu.
    Bu hadiseden hemen sonra, tam iki senedir ülkeyi kasıp kavuran Ecevit'in sebep olduğu yokluk ve kuyruklar son bulmaya yüz tutarken, Türkiye, bir yandan da genel seçimlerin sath–ı mailine girmiş oldu. Siyasetin Meclis'te kilitlenmesi ve nafile cumhurbaşkanı seçimi turlarının yüzden fazla tekrarlanması, genel seçimleri kaçınılmaz kılmıştı. Seçim olması halinde ise, Demokratların toplandığı ve yeniden kenetlendiği AP'nin bir kez daha tek başına iktidara gelmesi garanti görünüyordu. İşte, bu açık realiteden ürken ve şiddetle rahatsız olan müfsitler, yeniden darbe hazırlıklarına başladı ve nihayet 1980 (12 Eylül) darbesini gerçekleştirmiş oldu.

    10.03.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  9. #9
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU Darbe anayasası, yol ayrımı oldu Gazetemizin Pazar günkü (8 Mart 2009) manşet haberinde de görüldüğü gibi, vatandaşların büyük çoğunluğu "darbe izleri"nin her alanda silinmesini istiyor. Özellikle de "12 Eylül Darbesi"nin izleri... Bir önceki darbe (27 Mayıs 1960) ile muhtıranın (12 Mart 1971) izleri, zaten büyük ölçüde silinmişti. 27 Mayıs günü "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" olmaktan çıkartılmış; o kanlı darbeyi çağrıştıran isimler ve ünvanlar, resmî–sivil tabelalardan kaldırılmıştı. Şimdi ise, sıra bir sonraki darbeye, yani 12 Eylül Darbesiyle hesaplaşmaya gelmişti. Zira, doğrudan bu darbeyi çağrıştıran "12 Eylül" ve "Kenan Evren" gibi isimler birçok okula verilmişti ki, bundan hem veliler, hem de o okullarda okuyan öğrenciler şiddetle rahatsız olmaktaydılar. İşte, bu rahatsızlıklar giderek büyüdü, zamanla haklı ve çok da yerinde bir tepkiye büründü. Gitgide çoğalan bu tepkiler, sonunda İl Genel Meclislerine kadar gidip dayandı. Haklı tepkilere, bu meclislerdeki siyasiler de ilgisiz kalmadı ve alkışlanacak bir duyarlılıkla harekete geçmeye karar verdi. İşte bunlardan biri ve hatta birincisi: İçinde hemen bütün siyasî görüşlerin temsil edildiği İzmir İl Genel Meclisinin değerli üyeleri, bu konuyu gündeme aldılar, konuşup müzakere ettiler ve neticede şu karara vardılar: "12 Eylül darbesini çağrıştıran isimler, bütün okullardan silinsin, yerine yeni isimler konulsun." Evet, işte demokratik olgunluk, demokratik erdemlilik budur. 29 sene sonra da olsa, nihayet iyi bir seviyeye gelinmiş ve takdir edilecek bir karara imza atılmıştı. Yakın tarihle yüzleşme zamanı Darbeleri sorgulamaya ve bu mendeburun ufunetinden kurtulmaya başlayan Türkiye, bu açıdan iyi bir noktaya geldi. Ne var ki, o darbe mantığının dizayn etmiş olduğu fikir ve siyaset anaforundan henüz kurtulabilmiş değil. Zira, özellikle Demokrat misyona karşı yapılan ve bu misyon hareketini siyasette kast–ı mahsusla denklem dışı bırakan zihniyetin dessas plânları, kamuoyunca henüz anlaşılmış, yahut deşifre edilmiş değil. Dahası, Demokrat misyonu fikir ve medya sahasında gönüllü olarak savunan bir cihette temsil eden Yeni Asya gibi bir gazete ve camianın 12 Eylül ve sonrasında neler çektiğini, ne tür baskılara mâruz kaldığını ve bu dâvâ uğrunda ne bedeller ödediğini çoğu insanımız ne yazık ki bilmiyor. Ama, artık bunların da bilinmesi lâzım değil mi? Sizce de, hürriyetlerin kısıtlandığı, demokrasinin canına kıyıldığı, bütün fikir sahiplerinin hedef tahtasına konulduğu, nifak hareketiyle bütün grup ve cemaatlerin parçalanmaya çalışıldığı o karanlık dönemle yüzleşme zamanı gelmedi mi? İşte bakınız: O tarihe kadar legal olarak kurulmuş bulunan hemen bütün dernek ve teşkilâtları kapattıktan sonra, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan mevcut siyasî partilerin de tamamını kapatan 12 Eylül cuntası, neşriyat tarzını beğenmediği gazeteleri de bir bir kapatmaya yöneldi. Şunu herkesin bilmesi lâzım ki: Bütün bu kapatmaların en ağır faturası, siyasette Demokratlara, neşriyatta ise Yeni Asya gazetesine ödettirildi. Biliyorsunuz, parti kurmanın serbest olduğu 1983 yılında, Demokratların devamı olan Büyük Türkiye Partisi kapatıldı, onun yerine kurulan Doğru Yol Partisi ise seçimlere sokulmadı. Darbeciler, Demokratların önünde aşılmaz bir bariyer kurarken, fikir erbabı ve çekirdek kadrosu eski Millet Partisine dayanan siyasî cereyanın da önünü açtı. Bu cereyanın (Büyük Doğu/Necip Fazıl, Sebilürreşad/Eşref Edib, Ehl–i Sünnet/A. Zapsu...) bir başka versiyonu, bugün de iktidar mevkiinde... Ahrar ve Demokratın fikren müttefiki olan Yeni Asya ise, 1982'de yapılan "Anayasa referandumu" öncesi ve sonrasında toplam 474 gün kapatılarak, madden tüketilmek istendiği gibi, yıllardır canciğer olmuş kadim mensupları dahi birbirine düşürülmek sûretiyle bu camia manen de yıkılmak istendi. Ne acıdır ki, bu noktada önemli ölçüde muvaffak da olundu. Yüzde 90 küsûr oranında kabul ettirilen 82 Anayasası için cemaatlerin çoğu baskı ve yıldırma politikasıyla "ele geçirilmiş" iken, Yeni Asya camiası da, bu darbe Anayasasına "Evet" diyen ile "Hayır" diyenler şeklinde ikiye bölünerek parçalanmış oldu. İşte, o parçalanmışlığın dolaylı ve yan etkileri, maalesef yer yer halen de sürüp gidiyor... O gün için, darbeye de, darbe anayasasına da hayır diyen Yeni Asya camiasını anarşistlerle, hatta komünistlerle bir ve beraber olmakla itham edenler, bugün acep ne haldeler? O gün için darbe meddahlığı yapanlar, darbe anayasanın kabulü için sabahlara kadar duâ ettiğini söyleyenler, hatta Yeni Asya'nın 10 Kasım, 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi özel günlerde "hikmet–i vücud"una tamamen zıt mahiyetteki manşetlerle neşredilmesini isteyenler, şimdi "darbe izlerinin silinmesi" ve hatta "darbe anayasanın da değiştirilmesi" yönünde halkın çoğunluğunun hemfikir noktaya geldiği günümüzde, acaba hâlâ "Biz doğru olanı yaptık; Yeni Asya ise yanlış yaptı" diyebiliyorlar mı? Acaba, zaman denen büyük müfessir, bugün kimi haklı ve kimi haksız çıkardı? Yoksa, şimdi bunları sormaya ve bu cihette yakın tarihteki hadiselerle yüzleşmeye de mi hakkımız yok? Dikkatinizi çekerim: 12 Eylül 1980 darbesi, fikir ve siyaset hayatımızın da dönüm noktası ve yol ayrımının müsebbibidir. Bu nokta bilinmeden ve bu dönem tahlil edilmeden, bugünkü kargaşalı vaziyeti bilmenin, anlamanın da mümkinatı yoktur. Biz, burada ifade ettiğimiz bütün iddiaların, temas ettiğimiz bütün gelişmelerin delillerine, bilgilerine, belgelerine sahibiz. Hapsi arşivlerimizde mevcut. Kim isterse, bunları ortaya serip birlikte müzakere edebiliriz. Maksadımız kimseyi incitmek, rencide etmek falan değildir. Yeter ki, hak incinmesin ve hakikat rencide olmasın. Ve bilhassa, kitleleri etkileyen temel yanlışlarla doğruların hiçbiri gizli kalmasın, nihan olmasın istiyoruz.11.03.2009 E-Posta: latif@yeniasya.com.tr
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  10. #10
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    "Beş–on günde iki–üç defa siyaset dünyasına baktım, acip bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, istibdad–ı mutlak ve rüşvet–i mutlaka ile hareket eden bir cereyan–ı zındıka, masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeye çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan (Demokratlar) bu vatanda tezahüre başladığını gördüm." (Emirdağ Lâhikası, s. 263)
    "Bize işkence edenlere, siyaseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukabil, biz de siyaseti dine âlet ve dost yapmakla bu vatan ve milletin saâdetine çalışmışız." (Emirdağ Lâhikası, s. 264)

    "Otuz beş senedir ki siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da 'Bırakınız' diyordum. Sebebi, siyaset ihlâsı kırar. Fakat şimdi hissettim ki, ...hüriyet başında bizimle, yani İttihad–ı Muhammedi (asm) Cemiyeti ile İttihadçıların bir kısmındaki gizli farmasonlara muarız ve manen bizimle, yani İttihad–ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeâir–i İslâmiyenin başında olan ezan–ı Muhammediyeyi farmasonların zincirini kırıp ilân etmesiyle; siyasetten kat–ı alâka eden, eskide 'İttihad–ı Muhammedî' şimdi 'Nurcular' nâmını alan ve İttihad–ı İslâm içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim. Fakat Risale–i Nur benim bedelime konuşuyor." (Beyanat ve Tenvirler–s. 12/1970 baskısı)
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0