+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Yavuz Sultan Selim ve Muhyiddin Arabi...

  1. #1
    Ehil Üye HüZnÜ HaZan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    4.454

    Standart Yavuz Sultan Selim ve Muhyiddin Arabi...




    Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos, 1516 tarihinde “Mercidâbık” savaşını kazandıktan sonra Haleb’e girmiş, iki hafta sonra da oradan ayrılıp eylül ayı sonunda Şam’a ulaşmıştı. Buradan Mısır’a geçmeden önce de 15 Aralık’a kadar Şam’da kalmıştı.
    Yavuz Şam’da kaldığı sıralarda, Muhyiddin Arabî K.S. Hazretleri’nin (v.638/ 1240) bir kitabında geçen “Sin Şin’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki bir ifadeyi, büyük alim Kemal Paşazade ile birlikte incelemişlerdi. Burada “Sin”in Selim’e, “Şin”ın Şam’a, “Mim”in de Muhyiddin’e işaret olduğu kanatine varılmıştı.
    Yavuz Selim, Şam ve civarında bazı İslâm büyüklerinin kabirlerini ziyaret ediyordu. Çok saygı duyduğu Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin yeri ise hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Çünkü asırlar önce, eserlerini yanlış anlayıp karşı çıkan mutaassıp bazı Suriye alimlerinin de etkisiyle kabri harabeye çevrilip kaybolmuştu.
    Yavuz Selim, bir gece rüyasında Muhyiddin Arabî Hazretleri’ni kendisine şöyle derken görür: “Ya Selim! Senin gelmeni beklerdim. Safa geldin, hoş geldin. Mısır gazanı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana götürür. Beni hâk-i mezelleten (horluk topragından) kaldır. Bana bir türbe, bir cami ve imaret yapıver. Yürü işin rastgele, Mısır fethi müyesser ola!”
    Yavuz sabahleyin bir siyah ata biner. At gider, Salihiyye Mahallesi’nde bir çöplükte durup eşinmeye başlar. Orası açılınca büyükçe bir taş çıkar. Üzerinde Arapça olarak “bu Muhyiddin’in kabridir” yazısı görülür. Yavuz Selim orayı temizleterek kabri ortaya çıkarır.
    Yavuz, 22 Ocak 1517 tarihindeki Ridâniye Savaşı ve Mısır’ın fethinden dokuz ay kadar sonra, ekim ayında tekrar Şam’a gelir ve dört aydan fazla kalır. Bu süre içinde Şeyh’in kabrine türbe, yanına ise bir cami ve aşevi yaptırır. İlk cuma namazıyla da açılışını yapar. (5 Şubat 1518)

    Seyahatname, 9/108, 258; Hammer: Büyük Osmanlı Tarihi 2/493, 525; İ. H. Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, 2/284-295; Kronoloji, 2/27-47


    Hur bajo,Kur bajo
    Ga mêşine...








    Kendini tevil et!...






  2. #2
    Vefakar Üye keşannur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Bulunduğu yer
    Yüreğinin götürdüğü yerde...
    Yaş
    24
    Mesajlar
    319

    Standart

    Çok güzel allah razı olsun.Bende bunu İlk olarak dersanede ki Muhyyiddin abim den duymuştum.Allah razı olsun...

  3. #3
    Ehil Üye BiÇçare - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Fabrika...
    Yaş
    25
    Mesajlar
    1.059

    Standart

    gzl paylaşım...
    Allah razı olsun.....
    KaranLığın En k0yu Siyahndan K0ksaydım
    Sabahın AydınLığına KaLamazdım...

    Yzn Bn...

  4. #4
    Gayyur nagehan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    122

    Standart

    o zaat bile fitneye maruz kalmış demek peh...

  5. #5
    Vefakar Üye keşannur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Bulunduğu yer
    Yüreğinin götürdüğü yerde...
    Yaş
    24
    Mesajlar
    319

    Standart

    Tabi araplar arasında muhyiddin ismi pek sevilmez bu nedenl hala...

  6. #6
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim’e arzuhâl



    HAŞMETLİ SULTANIM!
    “Nasılsınız?” mutad sorusuna dilim varmıyor. Zira cevabınızın “Bîkararım, muzdaribim” olacağını düşünüyorum. Hani, “ihtilâf ü tefrika endişesi, kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni” demişsin ya... İslâm milletinin ihtilâf ve tefrikası ise hâlâ ittifaka ve ittihada dönüşmedi. Bu ihtilâf hastalığı, milletin ruhuna yapıştığından bu yana bütün şiddetiyle devam ediyor. Bunun çaresi olan “İslâm Birliği” ise, takdir edilen zaman ve mekânda, ümmetin ve milletin buna lâyık olmasını bekliyor.

    SULTANIM!
    Haftalık Perşembe yazısını yazmak için davranırken, ne hikmetse seni andım, seni hatırladım. Belki hiç alâkası yokmuş gibi gözüküyor, ama hemen arz edeyim. Ergenekon dâvâsında yeni dalga haberleri, nazarlarımı oraya çekti. Bugüne kadar, yazılarında Ergenekon’un “E”sine bile değinmeyen biri olarak, ne yazabilirdim ki... Hem E-muhtıra, Emekli Generaller, Encümen-i Dâniş diye diye şu “E” harfi bile neredeyse antipatik bulunur oldu. Eeeh, geçelim öyleyse..
    Hemen nazarım İslâm tarihindeki fitne ve nifak hareketlerine kaydı. Ta dört halife zamanından, ta sonraki dönemlerde hilâfetin saltanata dönüşmesi zamanından günümüze kadar İslâmiyetin ve Müslümanların yakasından düşmeyen fitne ve nifak hareketlerine daldım. Bu ahirzamandaki deccal ve süfyan fitnelerini düşündüm. Onlara karşı mücadele veren hakikî İsevîlere, Bediüzzaman’a ve Nur talebelerine yöneldim. Bediüzzaman’ın İslâm Birliği ve İslâmiyet milliyeti için nasıl çalıştığını, bu idealin gerçekleşmesinde Osmanlının ve Türk milletinin rolünü ve misyonunu düşündüm.
    “Mekke’de dünyaya gelseydim bile buraya gelmem gerekirdi” diyen Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’un Türkçe olmasının hikmetlerine ram oldum. Ahirzaman Müceddidi olan Bediüzzaman’ın, İttihad-ı İslâm idealinde “seleflerim” dediği isimler arasında senin ismini gördüm. Onun, “Elhasıl, Sultan Selim’e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o vilâyat-ı şarkıyeyi ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır” sözlerine hayran oldum. Kendisine birinci üstad olarak Kur’ân-ı Kerimi ve Üstad-ı Kül Resûl-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm’ı kabul eden, sadece Hazret-i Ali ve Abdulkadir Geylanî gibi nadir zatlara “üstadım” diyen bir Bediüzzaman’ın, İslâm Birliği idealinde sana biat etmiş olmasında senin büyüklüğünü gördüm. “Siyaset-i İslâmiye ve Şeriat-ı Muhammediye” sahasında müceddidliğine ben de kani oldum.
    Sen ki, düşman saldırılarını def etmenin yegâne çaresinin “ittihad” olduğunu beyan etmişsin ve buna da var gücünle çalışmışsın. Sen ki, bu ittihadın tesisine çalışırken, asla taviz vermemişsin. İhtilâfın, fitnenin ve nifakın amansız düşmanı olmuşsun. Yılanın kuyruğuna dokunup onu kendine hücum ettirmek yerine, anında yılanın başını ezmişsin. Sen ki, şehzade Selim olarak Trabzon Valisi iken, şarkta zuhur eden fitneleri teşhis etmiş, padişah babana rapor etmişsin. Ama bu fitnelerin üstüne yürümede onu yetersiz bulunca, o şanlı padişahı, o velî babanı bile tahtından indirmiş, yerine geçmişsin. Hakkın hatırını sultan babanın hatırına feda etmemişsin. Sen ki, Mısır seferinden orduyu vazgeçirmeye çalışan bir vezirini de ortadan kaldırmayı göze almışsın. Şimdilerde ise bir “engerek” yılanı ülkeye ve millete musallat olmuş. Kuyruğuna basıldıkça cıyak cıyak bağırıyor, ama asıl hüner onun başının ezilmesi değil mi? Her neyse, geçelim..
    Sen ki, İran’dan gelen fitnenin müsebbibi olarak İran halkını değil, fitnenin başı olan Şah İsmail’i hedef almış, onun üstüne yürümüş, haddini bildirmişsin. O zalimin işini bitirmekle, mazlum İslâm milletinin gönlünde taht kurmuşsun. Seferden dönmeden önce orada kalıcı tedbirler almışsın. İran ve Osmanlı ülkesi arasında, sağlıklı kan dolaşımına, fikir ve inanç dayanışmasına vesile olacak tampon bölge oluşturmuşsun. İdris-i Bitlisî gibi maneviyat sultanlarının desteğini almışsın. Hâlâ o bölgede itikadı ve fikriyatı sağlam aileler vazife başındadır. Gerek İran topraklarında, gerekse doğu illerinde, bilhassa Van’da yerleşik bulunan o ailelerin müsbet duruşları; devlete, millete ve genel asayişe yardımcı olmaları ve onların bilhassa Risale-i Nur yoluyla milletin bütünlüğüne çalışmaları vesikalarıyla meydandadır. O civardaki akraba ziyaretlerimde buna bizzat şahit oluyorum. Şiîlere ait camilerde Sünnîler de kendi usullerine göre, serbestçe ibadetlerini eda ediyorlar. Rahat uyu sultanım. Aşıladığın birlik mayası tutmuştur.

    CİHAN PADİŞAHI ŞANLI YAVUZ!
    Sen babandan yaklaşık 2,5 milyon km² olarak devraldığın imparatorluk alanını sekiz senede iki buçuk katına çıkarıp 6,5 milyon km²ye ulaştırdın. Batıyla anlaşmalar yaparak doğuya ve güneye yöneldin. Senin doğuya ve güneye yaptığın seferler, İslâm birlik ve dirliğini temin etme maksadına matuf olmuştur. Bunu da hiç şüphesiz manevî canipten emirler alarak yapmışsın. Buna dair çok emareler, tarihin kaydettiği çok menkıbeler vardır ki, Şam’dan Mısır’a doğru Sina Çölünü binbir türlü meşakkatler içinde geçerken, bizzat Resulullah Efendimizin önünüzde yürümesi rivayeti bunlardan sadece biridir. Hutbelerde “Hâkimü'l Haremeyn” olarak anılmanı istemeyip, “Hâdimül Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) olarak anılma talimatını verdin. Senin bu talimatına hemen uyan hatibi sevdi, sırtındaki kaftanını çıkarıp ona hediye ettin.
    Ve senden sonra da hep öyle devam etti. Mukaddes emanetleri ve hilâfet makamını alarak İstanbul’a döndün. Sen sefer ettiğin ve fethettiğin yerleri kendi hallerine terk etmemiş, oraları sağlam ellere teslim ederek dönmüşsün. Oralarda mesele çıkaracak meşhurları ya başka yerlere sürmüş veya kendi yakınında onlara vazife vermişsin.

    EY “HADİMÜ'L HAREMEYN” OLAN AZİZ SULTAN!
    Sen berzah âleminde, ben dünyadayken bile, sana yönelip seninle hasbihal etmenin lezzetini tattım. Bu iman ve his yakınlığından cesaret alarak, senin de büyük “tezat” olarak ifade buyurduğun “zayıf” hissine kendimce bir yorum yapmak istiyorum. Hani şu Mısır seferi esnasında, çadırına hizmet için giren Türkmen kızıyla ilgili olduğu rivayetine hamledilen; “Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan/ Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek” mısraların var ya... Bence senin gibi İslâm Birliği siyasetinde vazifeli olan bir müceddit için, bunu nefsanî yorumlamak hata olur. Olsa olsa, senin ruh âleminde gizlediğin bir idealinin sevdasıdır, o şekilde tezahür etmiştir. Veya bunun sırrını berzahta ve ahirette öğrenmeye havale edip, rivayetlere göre Şah İsmail’e yazdığın bir dörtlükle arzûhalimi noktalayıp, İslâm Birliğinin gerçekleşmesi bayramında buluşmak üzere... El Baki Hüvel Baki.
    Ve... İşte o sanatlı, marifetli, hikmetli dörtlük. Soldan sağa ve üsten aşağıya okuyalım:
    Sanma şâhım/ herkesi sen/ sâdıkane/ yâr olur
    Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol /ağyar olur
    Sâdıkane /belki ol/ bu âlemde/ dildâr olur
    Yâr olur/ ağyâr olur/ dildâr olur/ serdâr olur..

    16.04.2009

    E-Posta: mikailyaprak@gmail.com

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yavuz Sultan Selim'in Son Sözü
    By bir_derviş in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 08.07.08, 14:52
  2. Yavuz Sultan Selim 'den...
    By gülneva in forum Tarih
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.02.08, 13:59
  3. Dedem: Halife Yavuz Sultan Selim
    By hayırlısı in forum Tarih
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.10.07, 14:30

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0