+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Yunan Müzik Adamı: ‘’Osmanlı Musıkisine Hayranım‘’

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Yunan Müzik Adamı: ‘’Osmanlı Musıkisine Hayranım‘’

    Ali OKTAY
    Yunan Müzik Adamı: ‘’Osmanlı Mûsıkîsine hayranım‘’




    Geçenlerde, önceden kesip arşivlediğim müzik üzerine yazı ve haberlere şöyle bir göz atıyordum. 2006 yılı Nisan ayına ait bir gazete kupüründeki haber dikkatimi çekince yazıyı okumaya koyuldum. Başlık adeta “ beni oku” dercesine bir itirafı, hayıflanmayı çağrıştırıyordu: “ Osmanlı mûsıkîsine yazık ettik!”.
    Habere göre Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından düzenlenen “Uluslararası Osmanlı Dönemi Türk Mûsikîsi Sempozyumu”na Türkiye dışında Tunus, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Bulgaristan ve İran’dan 40 bilim adamı katılmıştı. Sempozyuma konuşmacı olarak katılan tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı mûsikîsinin seviyesinin Mozart ve Beethoven’in müziğinden aşağı olmadığını, bu dönemde müziğin daha çok sarayın patronajı idaresinde yapıldığını, bunun da kaynağının İran ve Orta Asya’ya dayandığını söyledikten sonra şöyle devam etmiş: “Osmanlı da bu müziği 600 senelik hayatı boyunca geliştirmiş ve olgunlaştırmış. Günümüz mûsikîleri kültürümüzden, örf ve âdetimizden uzak kalmıştır. Çok basit tarzlardır. Osmanlı mûsikîsinde ise bir san'at, bir kalite vardır, anlamlıdır. Bu mûsikîyi icra edenler de her makamı bilecek derecede terbiyeli, ahlâklı ve bilgili idi. "
    Ben de el hak doğru diyorum. Elbette ki Dede Efendi’leri, Itrî’leri, Ebu Bekir Ağa’ları, Hacı Arif Bey’leri, Merâgi’leri içinden çıkaran bir toplumun müzik kalitesinin Mozart ve Beethoven’ın müziğinden daha aşağıda olması düşünülemez. Böylesi müzik değerleri ve kalitesine sahip bu topluma da Mimar Sinan gibi bir mimar, Süleymaniye gibi bir cami, Bâki gibi bir şair yakışırdı. Eğer bugün bu kalitede eser, bestekâr, şiir ve şairlerimiz yoksa günümüz müziğinin de kültürel değerlerimizden uzak kalmasına şaşmamak gerek diye düşünüyorum.
    Sempozyuma Yunanistan’dan katılan Selanik Üniversitesi Müzik Bölümü Öğretim Üyesi Miltiadis Pappas’ın söyledikleri şeylerde ayrıca çok dikkate değer. Diyor ki Yunan Müzik adamı ‘’ Bizanslılar Osmanlı mûsikîsinin notalarını tutarak 200’den fazla eseri kaybolmaktan kurtarmıştır’’. Kendisinin de Osmanlı mûsikîsi hayranı olduğunu dile getiren Pappas, ancak bu değerli mûsikînin ilgisizlik yüzünden adeta yitip müzelik olduğunu, kurtarılması için çalışmalar yapılması gerektiğini belirtmiş. Tekrar araya girelim: “Osmanlı Mûsıkîsi” derken sadece Türk müzik adamlarının bu müzikle uğraştığını geliştirdiğini söyleyip besteler yaptıklarını anlayamayız. Adı üstünde Osmanlı. Zira bu müziğe besteleriyle, icralarıyla renk katmış, destek vermiş onlarca gayri müslim müzik adamlarını unutamayız: Aleko Bacanos’u, udun zirve isimlerinden Yorgo Bacanos’u, Osmanlı da ilk notayı kullanan Hamparsum’u, Bimen Şen’i, Kemençeci Vasilaki’yi ve daha nicelerini. Zaten İnşallah önümüzdeki haftalarda mûsıkîmizdeki gayrimüslim bestekâr ve icracıları ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim. Evet devam edelim; Tahran Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Amir Hosain Pourjlavayd da 18. yüzyılda bile İran’da ve Irak’ta Osmanlı mûsikîsinin etkilerinin görüldüğünü anlatmış. İranlı müzik adamı, iki ülke arasındaki müzikten etkileşimi şöyle açıklamış: “Yavuz Sultan Selim ile 4. Murad zamanında İran’a yapılan seferler sırasında buradaki san'atçılar Osmanlı saraylarına getirildi. 17. yüzyıl boyunca iki ülke san'atçıları arasında ortak bir repertuar bile vardı. 16. yüzyıl başından itibaren de bazı Osmanlı müzisyenleri İran saraylarında mûsikî söyledi. Efendi Hannan ve Şah Abbas, İran saraylarında okuyan Osmanlı müzisyenlerindendir. Özellikle 16. yüzyılda Osmanlı-İran mûsikîsi çok popülerdi. “Pourjlavayd, Osmanlı mûsikîsini “Harika, insanı adeta alıp göklere uçuruyor. Mânâlı ve edepli” şeklinde tanımlamış. Özellikle bu son tesbit müziğimizin temel vasıflarından birini ortaya koyuyor. Dinlerken huzur veren, sözleri anlamlı ve edepli olan bir müziğin topluma katkısını bir düşünelim. Yine bu satırları yazarken hatırıma Koreli bir Müzik adamı profesörün söylediği “ Bu müzik bana huzur veriyor’’ sözü geldi. Teşekkürler “yabancı!” müzik bilim adamları. Bize bizim değerlerimizi hatırlattığınız için.

    28.01.2009

    E-Posta: alioktay@alioktay. net

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Ali OKTAY
    Risâle-i Nur ve müzik




    İlk duyulduğunda, “Asrın Kur’ân tefsiri olan Risâle-i Nur ile müzik veya mûsıkî arasında nasıl bir bağ olabilir ki?” sorusu akla gelebilir. Ancak bu imanî eserlerdeki en zor meselelerin bile aynı zamanda bu çağ insanının anlayabileceği tarzda benzetmelerle sunulup kolayca izah edildiği düşünülürse anlaşılabilirliği görülür. Bundan çok değil 15–20 yıl öncesine kadar—hatta bugün dahi—belli dinî çevrelerde müzik ile din arasında adeta yüksek duvarlar olduğunu müşahade etmişimdir. Oysa Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin değil 15-20 yıl neredeyse 100 yıl önce eserlerinde müzikle ilgili benzetme, tabir ve konulara yer verdiği gerçeği apaçık ortada iken bu iki yaklaşım tarzı arasındaki belirgin fark kendini gösteriyor. İşte bu farka dair küçük bir örnek:
    “…Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’ân denilen mûsika-i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kefh-misâl olan ulema ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyir ve seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev’îyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nispeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?” ( Münâzarât )
    Şu anlatıma, bakış açısına bakar mısınız lütfen? Üstad Hazretleri imanî bir bahsi izah ederken kanun ve tanbur gibi iki enstrümana yer vermiş hatta “umum kütüb-ü İslâmiye ile tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi olarak" bağ ve benzetme yapmıştır. İlk cümlede ise Kur’ân-ı Kerim, mûsıka-i İlâhiye olarak da nitelendirilmiştir.
    “İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığıyla, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa, acaba bir Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir mûsikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir mûsika-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.” Sözler / Otuz İkinci Söz - s. 284.
    Üstad Hazretleri 32. Sözde ise görüldüğü gibi kâinatı, zemini ve zemin içindeki hayat sahiplerini ve insanın başını Rabbanî bir ses cihazına ve bir İlâhî mûsıkîye benzetmiştir.
    Yine Sözler / Lemeât da Üstad Hazretleri “Güya bütün kâinat ulvî bir mûsikîdir; iman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri“ derken burada da “kâinat, ulvî bir mûsıkî” olarak geçmektedir.
    30. Lem‘a da ise Bediüzzaman Hazretleri “Madem icadsız ve sûrî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîmi, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin envâıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir mûsikî-i İlâhiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber; …” derken yine “Kâinatı o sınırsız nağmelerin çeşitleriyle ses veren tesbih eden konuşan bir ilâhî mûsıkî” olarak niteler. Elbette Risâle-i Nur Külliyatında mûsıkîye dair bahisler sadece bu kadarla sınırlı değil. Şahsen anlayabildiğim, okuyabildiğim kadarıyla paylaşmak istediğim tesbitlerimdir bunlar. Eksik yorum ve tesbitler şahsıma aittir.

    24.03.2009

    E-Posta: alioktay@alioktay. net


  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığıyla, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa, acaba bir Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir mûsikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir mûsika-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.” Sözler / Otuz İkinci Söz - s. 284.
    Üstad Hazretleri 32. Sözde ise görüldüğü gibi kâinatı, zemini ve zemin içindeki hayat sahiplerini ve insanın başını Rabbanî bir ses cihazına ve bir İlâhî mûsıkîye benzetmiştir.

    Yine Sözler / Lemeât da Üstad Hazretleri “Güya bütün kâinat ulvî bir mûsikîdir; iman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri“ derken burada da “kâinat, ulvî bir mûsıkî” olarak geçmektedir.
    30. Lem‘a da ise Bediüzzaman Hazretleri “Madem icadsız ve sûrî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîmi, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin envâıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir mûsikî-i İlâhiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber; …” derken yine “Kâinatı o sınırsız nağmelerin çeşitleriyle ses veren tesbih eden konuşan bir ilâhî mûsıkî” olarak niteler. Elbette Risâle-i Nur Külliyatında mûsıkîye dair bahisler sadece bu kadarla sınırlı değil."
    **********
    Elbette sınırlı değil....!
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Ali OKTAY
    Bahar çiçek çiçek gelince güzel…




    “Yine bahar oldu coştu yüreğim, akar boz bulanık selli dereler” diyen Aşık Erzurumlu Emrah misali, kuşların cıvıltılarını, suyun şırıltısını, yemyeşil ağaçların hışırtısını duyup da coşmamak mümkün mü? Toprağın kokusunu doya doya, çiçeklerin kokusunu duya duya içine çeken kaçımızın yüzüne bir mutluluk gülümsemesi yayılmaz ki... İçimizi ısıtırken güneş, bir ağacın gölgesinde az da olsa serinlemenin hazzını neye değişir insan… Bahar, hayata daha iyimser bakabilmenin, yaşama sevincinin diğer adı. Hiç çocuklarına, yazı, kışı çağrıştıran isimler koymuş anne baba tanıyor musunuz? Ama belki de şu anda bu yazıyı okuyan sizin, çocuğunuzun ya da bir yakınınızın adı Bahar, Ayşegül, Songül, Çiçek, Lale’dir. Çocuğuna, görmek istediği, en beğendiği şeyi isim yapan bir gelenek için bu çok normal olsa gerek. Çoğu zaman ‘ah keşke bir şiir yazabilseydim, bir şarkı besteleyebilseydim’ hayıflanmalarını yaşamış olsak da, bu konuda şanslı olanlar da var elbette: Dede Efendi, ’Baharın zamanı geldi, yavru ceylan gel gidelim’ derken, baharın bile içindeki ateşi söndüremediği Süleyman Nazif “Bahar olsa, çemenzar olsa alem hanendar olsa / Sen olmazsan hayalimde zemin ağlar sema ağlar” diyor. Baharı ve hüznü her ne kadar bir arada düşünemesem de Dramalı Hasan gibi “Baharın gülleri açtı, ah yine mahzundur bu gönlüm, etrafa neşeler saçtı, beyhude geçti bu ömrüm” şarkısını besteleyenleri, baharın bitişine dertlenip “Bahar bitti güz bitti artık bülbül ötmüyor/Yare tel çekem dedim, tel derdim iletmiyor” içlenişini nağmelere döken Saadeddin Kaynak’lar da var. Ama ben yazımı hayata ve bahar sevincini terennüm eden Mehmet Erbulan’ın şiiri ile bitirmeyi tercih ediyorum: “Bahar çiçek çiçek gelince güzel / Hayat sevilince sevince güzel. / Arılar bal petek verince güzel / Hayat sevilince sevince güzel…”

    31.03.2009

    E-Posta: alioktay@alioktay. net



  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Ali OKTAY
    Şiir, gazel ve kader




    Şiirler, şarkılar bazen insanların kaderlerinden izler taşır. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” hitabının izdüşümüdür bir nev'î. Çok değil henüz bir iki hafta önce hepimiz nefesimizi tutmuş, endişeli bir bekleyiş içinde helikopter kazasında kaybolan insanlarımızın kurtulması için duâlar ediyorduk. Ancak mutlu haber ne yazık ki gelmedi. Ölüm şekli, yeri, müteveffaların kimlikleri itibarıyla acımız ayrıca büyüktü. Şiir ve kader dedik ya başlıkta, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatta iken yazdığı “Üşüyorum” şiirinin ölüm biçimi ile paralellik gösterdiğini görünce “ takdir-i İlâhî” bu deyiverdim. Önce şiiri bir okuyalım:

    “Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır,
    Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
    Gözlerin parke parke taş duvarlarda
    Açılıyor hayal pencerelerim
    Hafif bir rüzgâr gibi süzülüyorum
    Kekik kokulu koyaklardan aşarak
    Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
    Bir çeşme başı arıyorum.
    Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
    Mis gibi nane kokuları arasında
    Ruhumu dinlemek istiyorum
    Zikre dalmış her şey,
    Güne gülümserken papatyalar
    Duâlar gibi yükselir ümitlerim
    Güneşle kol kola kırlarda koşarak
    Siz Peygamber çiçekleri toplarken
    Ben çesme başında uzanmak istiyorum
    Huzur dolu içimde, ben sonsuzluğu düşünüyorum.
    Ey sonsuzluğun sahibi sana ulaşmak istiyorum
    Durun kapatmayın pencerelerimi
    GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN
    BETON ÇOK SOĞUK ÜŞÜYORUM…”

    Bu şiirin yazarı merhum Muhsin Bey Mehmet Akif Ersoy’la özdeşleşmiş Tâceddin Dergâhı’nda toprağa verildi. Aynı gün gazetemizde yine nefis bir İbrahim Özdabak çizgisi vardı: Muhsin Beyin kabrinin yer aldığı karikatürde Mehmed Akif’in aşağıdaki dizeleri vardı. Ne büyük bir tevafuk dedim. Adeta büyük şair Mehmed Akif, merhum Muhsin Bey’in şiirine cevap yazmış gibi diyordu ki:
    “ - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım
    Haklısın, bende kabahat ki haber yollamadım.
    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun. .
    Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
    Bereket versin ateş koydu demin komsu kadın
    ÜŞÜYORSAN eşiver mangalı eş eş de ısın. ”
    Şiir ve kaderin birbiriyle benzeşmesi ancak bu kadar olur. Bu vesileyle hem büyük şairimize hem de Muhsin Yazıcıoğlu ve kazada vefat edenlere Cenâb-ı Hak’dan rahmet diliyorum.

    07.04.2009

    E-Posta: alioktay@alioktay. net



  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Ali OKTAY
    Gönülden dile




    “Çalınsın ceng-i harbîler, döğülsün kûs-i şâdîler
    Nida etsin münâdîler bugün edip ıtrâyı. ”
    Enderunlu Vâsıf
    Mehter vuruyor tarihin aksetmede yâdı
    Bu yazımızda, her dinlediğimizde içimizde fırtınalar koparan, hani neredeyse kalkıp cenge gitme hissi veren mehterden kısa da olsa bahsetmek istiyorum.
    Mehter sözcüğü, ’mihter’den gelmekte olup, Farsça kökenlidir. Anlam itibarıyla ‘ en ulu, en büyük’ gibi bir karşılığı olmakla, bir çok İslâm ülkesinde yüceltici bir değer de ifade etmektedir. Türk Askerî Musıkisi, tarihimizin başından beri cephelerde, saraylarda kullanılmıştır. Nevbet vurma, bağımsızlığın işareti olup ayakta dinlenirdi. Mehterleri yöneten musıkişinaslara Mehterbaşı Ağa denirdi. Bunlar mehterin yetişmesi ve icrasından sorumluydu. Saray mehterlerini diğerlerinden ayırmak için ‘’hassa ‘’ sözcüğü kullanılırdı. Mehterler saz miktarına göre 7, 8, 910, 12 kat olarak ayrılırdı. Beş namaz vakti nevbetlerinde 77 adet enstrüman nevbet vurur, savaş zamanı bu sayı iki katına çıkarılırdı. Mehter adaylarına musıki eğitimi, Enderun’da verilirdi. Bir de mehter esnafı vardır ki bunlar çarşı esnafından teşekkül eden, padişahın seferlerine katılan kişilerdi.
    Mehter’de kullanılan sazlar ise şunlardır: Zurna, nefir, derviş boruları gibi nefesli sazlar, kös, nakkare, tablbaz, def, davul, zil, çevgan gibi vurmalı sazlar.
    1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması ile birlikte mehterhane de kapatılmıştır.

    Mehter Müziği’nin İcrası nasıl yapılır?
    Program yapılırken, daire şeklinde dizilen grubun ortasında Mehterbaşı Ağa durur. İçoğlan başçavuşu “Vakt-i sururu safa, Mehterbaşı hey. . . hey. . . “ diye bağırırken nakkarezenler sofyan usulünde üç tempo tutar. Mehterbaşı Ağa, ’merhaba ey mehteran ‘der sağ elini göğsüne koyarak takımı selamlar, onlarda selama aynı şekilde karşılık vererek “Merhaba mehterbaşı ağa” der. Mehterbaşı ağa’nın “hasdur” komutunu vermesinin ardından “haydi ya Allah” der ve fasıla geçilirdi. Fasıllardan sonra şu şekilde gülbank çekilir “Allah Allah Celil ü Cebbar, Muinü’s-Settar Halıku’l-Leyl vennehar. Layezal Zülcelal birdir Allah. Anın birliğine Resulü Enbiya Peygamberimiz Cenab-ı Ahmed-i Muhammed Mustafa. Âli evlad-ı Resulü müçteba imdad-ı ruhaniyetine. Pirian mürşidin aşıkin kuragerin visalin hamele-i Kur’ân güzeştegân ehl-i iman ervahına, avn-i inayetine hilafetü’l İslâm es Sultan ibni sultan bilcümle İslâmın necat ve saadet ve selâmetine pirler erenler üçler yediler kırklar göçenler devranına Hu diyelim. Huuu” Bundan sonra bütün mehter takımı şiddetle zilleri davulları vurarak dokuz kere HU çeker. Ardından kös üç defa vurur. Barış zamanında okunan bu gülbankın dışında savaşa gidilirken okunan gülbank daha farklıdır.
    Bundan sonra takımdan güzel sesli biri “Nasrun minallahi ve fethun karib vebeşşiri’l mü’minin” ayetlerini okur. Üç defa Allah diyecek kadar beklendikten sonra hep bir ağızdan “Allah” deyip susarlar. Gülbank devam eder, “eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan, meydanı şehadette Allah yoluna revan, gazayı şühedaya Cemali Hakk görünür ayan, gazabımız düşmana ziyan. ” Takım hep bir ağızdan ‘yekdir Allah, yekdir Allah ‘ diye bağırdıktan sonra mehterbaşının “illâllah” demesiyle program sona erer. Mehterin o güzel coşkusunu yaşamak isteyenler için bazı il ve ilçe belediyelerin bünyesinde kurulan mehter takımlarının konserleri izlenmeye değer. Ancak yıllardan beri yapılan bu konserleri, İstanbul Taksim’deki Askerî Müze’de izleyebilirsiniz.

    Avrupalı ve Mehteran İtalyan rahibi Toderini “Bayramlarda donanmalarda ve benzeri neşeli neşeli günlerde Mehter Takımlarının çalışı gerçekten tantanalı ve muhteşem bir görünüm alır” der. 18. yüzyılda mehter teşkilatının aynısı Avusturya’da da kurulmuştur. Gluck tarafından tiyatroya uyarlanmış, Türk Zilleri’ni operasında kullanmıştır. Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operası da bu dönemde bestelenmiştir. Mehter modası o kadar yayılmıştır ki Avusturya ve Lehistan’a, Osmanlı İmparatorluğu tarafından bir Mehter takımı dahi hediye edilmiştir. Rusya askeri müzik sahasında incelemede bulunmak üzere bir uzman gönderirken Prusya da I. Frederik zamanında bu musıkiyle tanışmıştır.

    14.04.2009

    E-Posta: alioktay@alioktay. net


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 30.08.15, 13:04
  2. Hacıların Arafat’taki ‘Allahu Ekber’leri
    By NURS-İ in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.11.09, 19:42
  3. Risale-i Nur Külliyatı’ında Geçen ‘ Nur’ Kelimeleri (3)
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 20.06.09, 10:33
  4. Risale-i Nur Külliyatı’ında geçen ‘ Nur’ kelimeleri (1)
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.06.09, 12:52
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.01.09, 17:05

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0