[Yorum - Talha Uğurluel] Tarih boyunca kavimler, toplumlar, milletler farklı nedenlerle yer değiştirmiş, bir yerden bir yere göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu göçler tabi nedenlerle olabildiği gibi bir başka kavmin baskısı ya da istilası sebebiyle de olabilmektedir.
Topraklarının yetersizliği kavimleri daha verimli yerler aramaya itmiş, yol üzerinde iştihalarını kabartan medeniyet merkezlerini de yağmaladıkları olmuştur. Tarih sahnesinde bu tarz hadiselere gösterilecek yüzlerce örnek vardır. Anadolu'da Hititlerin yıkılmasına sebep olan Balkanlar'dan gelen Trak istilalarından tam tersi istikametten başlayan ve Makedonya'ya kadar dayanan Pers istilalarına, İskender'in Hindistan seferlerinden Moğolların batı seferlerine kadar nice nüfus hareketi dünya üzerinde birçok şeyin değişmesine, yönetimlerin kurulup yıkılmasına, milletlerin kaybolup yenilerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bu tarz toplum hareketlerinden bir tanesi de vardır ki özel olarak incelenmesi gereken farklı bir yapıya sahiptir.
FARKLI BİR GÖÇ HAREKETİ
Genel manada Kavimler Göçü'nü başlatan Orta Asya çıkışlı Türk toplumlarının göçleri konumuzun başlangıcını teşkil etmektedir. Daha önce bölgelerinde Hun, Göktürk, Uygur vb. büyük devletler kuran bu topluluklar; kuraklık, hayvan hastalıkları, kendi aralarındaki mücadeleler ve Çin baskısı vb. sebeplerle yerlerini terk etmiş, Orta Asya'dan ön Asya'ya kadar gelmişlerdir. Burada da kendi aralarında bölünmeler yaşamış, bir kısmı yukarıdan Avrupa üzerine gitmiş, bugünkü Macaristan topraklarını merkez edinerek Avrupa Hun Devleti'ni kurarken ön Asya'ya gelenler farklı bir hal sergileyerek İslamiyet'le tanışmış ve topluluklar halinde bu yeni dine girmişlerdir. Kısa sürede yaşantıları, örfleri ve dünya görüşlerini, yeni inanışları ile bağdaştırmışlar ve bundan sonraki medeniyetlerini hep bu yeni anlayışlarını ölçü kabul ederek kurmuşlardır. Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler gibi dünya tarihine silinmez izler bırakan medeniyetler işte bundan sonra meydana gelecektir. Hakkı tutup kaldırma, haksızın ve sapkının karşısında olma, bir devlet anlayışı halinde gelenek olarak özenle yaşatılacaktır. Nitekim Gazneli Mahmud'un Hindistan seferlerinin altında yatan en önemli sebep ne Hindistan'ın devasa zenginliği ne de o toprakları kendine katma hırsıdır. Çevrelerini koruma anlayışları ta o günlerde Abbasileri himaye ile başlayacak ve bu korumacılık Gaznelilerden sonra Selçuklular tarafından da devam ettirilecektir.
SELÇUKLULARLA GELEN DİRİLİŞ
Cend şehrinde İslamiyet'e giren ve Oğuz Yabgusu ile tüm bağlarını koparan Selçuk Bey, farkında olmadan yeni bir oluşumun içine girecek ve oğulları ile birlikte kendi adını taşıyan yeni bir devlet ortaya çıkacaktır. Bu yeni devleti ciddi sorunlar beklemektedir. Bir tarafta son derece güçlü Gazneli birlikleri, öbür tarafta Abbasileri yutmaya hazırlanan Şii Büveyhoğulları ve İslamiyet'i zehirlemeye çalışan Şii akımlar. Bunlara karşı hem güçlü bir orduya, hem ileriyi hesaplayabilen bir stratejiye hem de sağlam bir ilim çevresine ihtiyaç vardır. Çünkü meydanlarda ordular, yapıların ve kafaların içinde de ilim yoluyla farklı anlayışlar karşılaşmaktadır. Dinamik göçebe yapıyı yerleşik ve oturmuş bir medeniyet yapısına adaptede son derece başarılı olacak olan Selçuklular; bir taraftan ordularını kuvvetlendirip farklı stratejilerle Gaznelilerin belini bükmüş, diğer taraftan da dört bir yana açtıkları medreselerle karşılarındaki fikir akımları ile mücadele etmesini bilmişlerdir. Selçuk Bey'in torunları Tuğrul ve Çağrı beyler ile Selçuklu daha bir coşmuş, bir yandan Abbasi Halifesi Kaim bi Emrillah'ı Büveyhilere karşı korurken diğer yandan Gaznelileri etkisiz hale getirmişlerdir. Fakat savaş meydanlarındaki galibiyet her zaman her şeyi elde etme manasına gelmemektedir. Özellikle Fatımilerin kurdukları birtakım eğitim müesseseleri her geçen gün etkisini artırmakta, insanların kafalarını bulandırmaktadır. Bu arada Çağrı Bey yeni bir yurt arama amacıyla Anadolu'nun kapısı hükmündeki Pasinler'e kadar inmiş ve bu coğrafyayı tanımaya çalışmıştır.
İLİM VE MÜCADELE DEVLETİ SELÇUKLU
Artık Selçuklu tahtında Çağrı Bey'in oğlu Alparslan vardır. Bu ileri görüşlü ve aynı zamanda gözüpek sultan bir yandan Ortadoğu gaileleri ile uğraşırken diğer yandan da babasının gösterdiği hedefe gözlerini dikmiştir. Burası Anadolu'dur. Fakat o günlerde Anadolu'da son derece güçlü bir devlet, Bizans İmparatorluğu vardır. Diğer yandan da Fatımilerin ektikleri fikirler, Hasan Sabbah'ın Batıni faaliyetleri etki alanlarını genişletmektedir. İşte en etkin mücadele bundan sonra başlar. Büyük Selçuklular özellikle başvezir Nizamülmülk'ün girişimleri ile sonradan Nizamiye Medreseleri olarak adlandırılacak büyük bir eğitim faaliyetine girişirler. Bu dört başı mamur eğitim kurumları yatılı eğitim vermekte olup gençleri akılcı, araştırmacı, inançlı, batıl fikirlere karşı gönlü ikna olmuş ve çevresine de iyiliği telkin etmeyi vazife edinmiş bir şekilde yetiştireceklerdir. Bu kurumların başına zamanın ilim kapısı denilen İmam Gazali getirilir. Hem Doğu'nun sapkın fikirleri hem Batı'nın felsefik kokuşmuşluğu, karşılarında kısa sürede bir ilim ordusu bulur ve yenilgi bayrağını çekerler. İlimle Selçuklu'nun belini bükemeyen ve savaş meydanlarında da karşısına çıkamayan birtakım şer güçler de adi suikastlarla emellerine ulaşmaya çalışacaklardır. Nitekim hem Sultan Melikşah hem de Nizamiye üniversitelerinin manevi babası Nizamülmülk bu suikastlar neticesinde hayatlarından olacaklardır.
YENİ VATAN ANADOLU
Artık Selçukluların önünde yeni bir kapı vardır. O günlerde Diyar-ı Rum denilen bu yer stratejik önemi, göç ve ticaret yolları üzerinde bulunması ve iklimi vb. sebeplerle yaşanılacak bir coğrafyadır. Fakat Bizans, Selçuklulara geçit vermek istemeyecek, meydana gelen Malazgirt Meydan Muharebesi ile ağır bir yenilgiye uğrayacaktır. Artık kapılar açılmıştır. Anadolu toprakları yeni sahiplerini beklemektedir. Fakat beklenmeyen bir şey olur. Büyük Selçuklular olarak tarihe geçen bu devlet, büyük bir ileri görüşlülük göstererek bu toprakları şahsi hırsları sebebiyle elde etmek istemediklerini gösterircesine direkt orduları ile girmezler. Selçuklu Sultanı Alparslan, beş meşhur kumandanını yanına çağırarak Anadolu topraklarının belli yerlerini hedef göstererek kendilerine tahsis eder. İşte bu kumandanlar Anadolu'nun ilk fatihleri olacaklardır. İsimlerinin başında ne melik ne sultan ne de başka bir debdebeli unvan yoktur. Ama bunlardan çok daha anlamlı ve yüce bir unvan taşımaktadırlar: Gazi!
MELİKŞAH'IN ELİ İLE İLK YATIRIMLAR
Mengücek, Danişment, Artuk, Saltuk ve Sökmen Gaziler kendilerine hedef gösterilen yerlere doğru maiyetlerindekilerle birlikte hızla ilerlerler. Buraları ele geçirecek, yurt edinecek, insanların yaşamasına uygun bir şekilde oralara yatırım yapacak ve bu toprakları vatan edineceklerdir. Danişment Gazi Tokat ve Niksar, Mengücek Gazi Sivas ve Divriği, Artuk Gazi Mardin, Saltuk Gazi de Erzurum'u kendisine merkez seçer. Bu ilk Anadolu beylikleri bu yeni topraklarda yer edine dursun hareketin başındaki devlet boş durmamaktadır. Büyük Selçuklular Anadolu'ya asıl kuvvetleri ile girmemişlerdir ama buralara lojistik destek vermekten de geri kalmamışlardır. Anadolu'nun Doğu'ya açılan kapısı olan dört önemli merkez, Büyük Selçuklu'nun yeni hükümdarı Melikşah'ın himmeti altındadır. Daha önceleri Suriye seferinde Şam'a kadar giden ve burada eserler bırakan, Şam Emeviye Camii'ne bir de kubbe ekleten Melikşah; Diyarbakır, Siirt, Bitlis ve Van'a büyük birer külliye inşa ettirir. Bugün, içlerinde bulunan camileri birer Anadolu ulucamisi olarak hâlâ hizmet veren bu devasa yapılar, yanlarındaki okul binaları, kütüphaneleri, imaret ve hamamları ile neredeyse civardaki tüm halka hizmet veren önemli kurumlar durumundadır. Parası bizzat Melikşah tarafından gönderilerek inşa edilen bu yapılar bize çok önemli bir şeyi göstermektedir. Girmediği, hakimiyet alanına almadığı topraklara bile yatırım yapan ileri görüşlü bir hükümdarı ve onun himmeti ile ileride meydana gelecek devasa medeniyeti.
Alparslan'ın Anadolu'ya gönderdiği ve belli yerleri onlara hedef gösterdiği bu ilk Anadolu beyliklerini ele alacak olursak her birinin yaşam alanı olarak belirlediği coğrafyayı, değil yağmalamak ve sömürmek aksine ihya eylediğini, nice hayır eserleri ile donattıklarını göreceğiz.
GAZİ BİR AİLE; DANİŞMENTLİLER
Tokat ve Niksar merkezli Danişmentliler, 1071 Malazgirt sonrası geldikleri bu topraklarda hayret verici bir manzara sergileyerek tam beş sene sonra yani 1076'da Tokat ve Niksar Yağbasan Medreseleri'ni inşa edeceklerdir. Döneminin tüm eğitim şartlarını üzerinde taşıyan son derece modern bu yapılar bugün bile görenleri hayran bırakmaktadır. Bugün eski Tokat'ın şehir merkezindeki ortası kubbeli yapısıyla Tokat Yağbasan ya da Niksar Kalesi'nin içerisinde inşa edilen ve taşıma sistemleri ile taş kemerleri, görenleri hâlâ büyüleyen Niksar Yağbasan Medreseleri, bu insanların buralara geliş gayelerini bize çok güzel bir şekilde anlatmaktadırlar. Malazgirt Meydan Muharebesi'nden tam beş sene sonra Niksar Dağları'nın zirvelerine inşa edilen bu tıp medresesini görenler sanıyorum dünyanın başka bir yerinde yabancı topraklara bu şekilde bir girişin olup olmadığını sorgulama ihtiyacı hissedeceklerdir.
HİZMET DUYGUSU İLE DOLU MENGÜCEKLİLER
Biraz daha aşağılara inerek Sivas ve Divriği merkezli Mengüceklilere eğilelim. Diğer Anadolu beyliklerine nazaran daha bir Selçuklulara bağlı kalan bu beylik, daha ayağını bu topraklara basar basmaz yaşatmak için yaşama zihniyeti ile hareket etmiş, çevrelerini kadınıyla, erkeği ile, hayır eserleri ile donatmasını bilmiştir. Hatta bu hayır işinde yukarısı her zaman aşağıya, yani halka örnek olmasını da bilmiştir. Günümüzden 800 sene önce neredeyse bugünün tüm dünyasına ders verecek bir tarzda inşa edilen Divriği Külliyesi görebilen için bunun en güzel numunelerini taşımaktadır. Mengücek Ahmet Şah, zeminin engebesine rağmen gayet büyük bir ulucamiyi hem de bugün tüm sanat tarihçilerinin parmaklarını ısırtacak bir güzellikle inşa etmiştir. Avrupa'nın yüzyıllar sonra kullanacağı Barok'u daha o devirde kapılarına yansıtabilen bu anlayış; eserlerdeki süs ve debdebeyi, kendi saraylarında değil halk için yaptırdığı cami, medrese ve şifahanelerinde kullanmaktadır. Zaten bu insanların hiçbir zaman öyle sanıldığı gibi sarayları olmamıştır. Gazi lakaplı bu kişiler, emirlerinde on binlerce askerle Bizans'ın başını eğdirirken, gecelerini de, kaldıkları kalenin bir burcunda geçirmişlerdir. Mengücek Gazi'nin bu muhteşem ulucamii elbette anlatılacak tek eser değildir. Kadınıyla erkeği ile hep hayrın yanında olmak isteyen bu medeniyette Mengücek Ahmet Şah'ın hanımı Melike Turhan Sultan da caminin kıble duvarına paralel enine uzayan muhteşem bir şifahane yaptırmıştır. Peki her zaman hayrın yanında olmak isteyen, yeni fethettiği topraklara bile öncelikle zindanlar, hapishane ve işkencehaneler değil, cami, medrese ve şifahaneler yaptıran bu insanlar ölümden sonra neyin yanında olmak istemişlerdir? Cevabı son derece açık. Tabii ki yaptırdıkları hayır kurumlarının bahçesinde. İşte Mengücek Ahmet Şah ile eşi Melike Turhan Sultan da bugün kendi yaptırdıkları cami ve şifahanenin kesiştiği tam orta noktada bulunan mütevazı bir türbe odasında medfundurlar. Bir dönem Afganistan Belh'ten Konya'lara kadar gelen Mevlânâ'ların bile yolda tedavi oldukları bu şifahane, hemen bitişiğindeki medreseli cami ve ortasında yan yana yatan karı-koca, Anadolu'nun gerçek fethi hakkında nice soruya kestirmeden en güzel cevabı kabirleri ile vermişlerdir.
ONLARCA SARI SALTUK'UN ÖNCÜSÜ Gelelim Palandöken eteklerini yurt edinen Saltuklulara. Saltuk Gazi, Erzurum merkeze gelmesi ile birlikte oradaki Bizans ve Ermeni varlığına dokunmadığı gibi yanlarına inşa ettirdikleri ile onların da yaşam standartlarını yükseltmeye çalışmıştır. Erzurum Kalesi içindeki kale camiinden, muhteşem kûfi hatlı kulesine, Ulucami'den, Hüdavent Hatun'un eseri Çifte Minareli Medrese'ye birçok önemli yapı Saltuklular tarafından inşa ettirilecektir. Anadolu'da daha büyüğü hâlâ inşa edilememiş olan Çifte Minareli Medrese'yi bir hanımın yaptırmış olması ve yine yaptırdığı bu iki katlı devasa üniversitenin hemen bitişiğindeki kümbetinde yatıyor olması, onların Anadolu'ya kılıçla değil ilimle girdiklerini gösteren en güzel numunelerdir.
Malazgirt Savaşı sonrası sırada Anadolu'nun gönlünü fethetmek vardır. Silahlar konuşmuş, askerler karşılaşmış, ortalık toz duman olmuştur. Şimdi artık sükunet, diyalog, hoşgörü, sanat, medeniyet zamanıdır.
Alparslan, Anadolu'ya yerleşmek ve bu medeniyeti ihdas etmek üzere Anadolu'nun en gözde yerlerinden birine Sökmen Gazi'yi gönderir. Melikşah'ın amcasının oğlu Kutbeddin İsmail'in kölesidir Sökmen. Yani onun tarafından daha çocukken devşirilmiş, köle pazarlarından kurtarılmış ve özenle yetiştirilmiş bir kişi. Kurucusu Sökmen Gazi dolayısı ile Sökmenşahlar olarak adlandırılan bu devlet 1100 tarihinden 1207'ye kadar hüküm sürdüğü bu bir asırlık zaman diliminde Tebriz'den Erciş'e, Adilcevaz'dan Silvan'a, Van'dan Muş'a kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Ve tüm bu topraklar başkent Ahlat'tan yönetiliyordu. Ahlat gibi eski bir medeniyet merkezinde elbette ki nice önemli cami de inşa edilmiştir. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde "Bu şehri harab içre nice yüz azim kubbeler ile yapılmış camiler var ki, pek kadimdilerler." diyerek günümüze ulaşamamış önemli eserlerin varlığından bizi haberdar etmektedir. Eskiler Ahlat için Anadolu'nun kapısı, Türklüğün tapusu ifadesini boşuna kullanmamışlardır. Çünkü Ahlat ve civarı gerçekten bu toprakların Türk-İslam medeniyetinin bir merkezi olduğunu gösteren en önemli delillerle süslüdür. Bu topraklar bizimdir diyen nice art niyetliyi, Ahlat tek başına susturmaya yetmektedir. Çünkü Ahlat'ın dört bir yanı, "Evet biz bin yıldır bu topraklardayız ve bu toprakları beklemeye devam edeceğiz" diyen tarihî mezartaşları ile doludur. Her biri bir adam boyundan yüksek, birer Orhun Abidesi gibi duran asırlarca öncesinin bu devasa taşları sadece sessiz lisanları ile değil duruşları ile de kem gözlere korku salmaya devam etmektedirler.
ANADOLU'NUN ZARAFET TİMSALLERİ ARTUKLULAR
Gelelim ilk Anadolu beyliklerinin en varlıklısına. O günün en verimli topraklarında kurulan Artukoğullarına. Aslında kendi içlerinde Harput, Mardin ve Hasankeyf Artukluları olarak ayrılan bu ünlü beylik, dönemin ticaretinin tam göbeğinde bulunması, nehir taşımacılığının ve kervanların vazgeçilmez güzergâhlarının üzerinde bulunması ile diğerlerine göre çok daha rahat bir konuma sahipti. Ama onlar bu konumlarını da kültüre aktarmasını bilmiş ve bugün yaşadıkları yerleri gezen bizleri büyüleyecek nice eser bırakmışlardır. Bütün bir Mezopotamya ovasına hakim, Melik Necmeddin İsa Bin Muzaffer Davut Bin El Melik Salih tarafından yaptırılan Zinciriye Medresesi, çifte medrese tarzının en güzel örneklerinden biri olup banisi de bizzat içinde yatmaktadır. Bu yönetimde kadınların da erkekler kadar aktif olduğunun bir başka örneği de yine Mardin'dedir. Artuklu sultanlarından Necmeddin Alpi'nin eşi Sitti Razviye (Radviyye)'nin Hatuniye olarak da adlandırılan medresenin mescidinin yanındaki kabri ve kabrinin duvarındaki Peygamber Efendimiz (sas)'e ait kademi şerif bu insanların çevreyi hayır eserleri ve ilimle şekillendirirken nereden ilham aldıklarını da göstermektedir. İnançları, onları çevrelerini sömürmekten alıkoymuş ve işte böyle izleri bin yıl sonrasına uzanabilen bir anlayışı kurmaya sevk etmiştir. Artukluların sadece Mardin merkezli okullarını anlatmaya bu yazının boyutları yetmez kanaatindeyim. Zinciriye ve Hatuniye'nin yanında Şehidiye, Kasımiye, Altunboğa, Melik Mansur, Marufiye, Muzafferiye, Hüsamiye medreseleri ve bunların yanındaki daha nice hayır eseri, kısa bir sürede Anadolu'da yeni bir kimliğin yetişmesini ve gelişmesini sağlayacaktır. Sarı küfeki, sanıyorum hiçbir yerde Artukluların başkentleri Mardin'deki kadar güzel işlenmemiştir. Sırım gibi minareleri, yivli kubbeli dışarıdan sanatlı içeriden mütevazı camileri, her bir camiyi çepeçevre saran camileri ile Artuklu mimarisi Mardin'de her köşe başında kendisini hissettirmektedir. Sadece Mardin'de mi? Hemen yakınlarındaki Midyat'tan Kızıltepe'ye kadar zarif ellerinin şekillendirmediği yer kalmamıştır. Bir gün yolunuz eski Meyyafarikin'e (Kızıltepe) düşerse bugünün Kızıltepe'si kadar büyük bir Kızıltepe Ulucami'nin tüm taş işleme zarafeti ile sizi nasıl karşıladığına şahit olacaksınız. Artukluların bu ince sanatı Hasankeyf ve Harput'u da nasipsiz bırakmamıştır. Anadolu'yu bu fetih anlayışları ile ellerini bugünün eski Elazığ'ı, dağların tepesindeki Harput'a kadar uzatmışlar ve yine döneminin devasa ölçülerindeki Harput Ulucami ile oraları da şenlendirmişlerdir.
ANADOLU SELÇUKLU'NUN ANADOLU'SU
Anadolu Selçuklular, Süleyman Şah'tan başlamak üzere fethettikleri yerlere önemli yatırımlara başlamışlardır. Başta Kılıçarslanların temellerini attığı Konya Alaaddin Külliyesi olmak üzere, Sivas, Kayseri, Amasya vb. birçok şehir Selçuklu eserleri ile donatılacaktır. Sadece Alaaddin Keykubat'ın Antalya Yivliminare, Niğde Alaaddin, Sultanhan, Malatya Ulucami vb. yüzlerce eserde adı olduğu gibi, karısı Hunat Mahperi Hatun'un da Kayseri'nin göbeğinde dev bir camisi, medresesi ve hamamı, kızı Şahcihan'ın da üzeri sadaka taşları ile süslü kütüphaneli bir kümbeti vardır. Sadece Alaaddin Tepesi etrafındaki Karatay'dan Sırçalı'ya nice eğitim kurumu o günün ilim seferberliğini anlatmak için yetecektir. Devletlerin güçlü olduğu dönemlerde bu tür hizmetlerin yapılması normaldi. Buna birçok devletten; Abbasi'den Osmanlı'ya kadar nice örnekler verilebilir, derseniz sizi özel biri ile tanıştırmak isterim. Büyüklük elbette sadece zirvede olunduğu günlerde alicenap olmakla, paraya para denmediği günlerde dağıtmakla olmuyor. Asıl büyüklük, sıkıntının had safhaya çıktığı günlerde, herkesin kaçacak delik aradığı dönemlerde de koşuşturabilmekten, birilerinin elinden tutup çevreye ümit dağıtabilmekten geçiyor. İşte bahsedeceğim kişi tam bu işin erbabı. Bu vazifenin hakkını veren bir kişi. Selçuklu tarihlerinde tam künyesi; Hoca Sahip Ata Fahrettin Ali olarak geçen meşhur adıyla Sahip Ata. Tam beş Selçuklu sultanına 20 yıl boyunca başvezirlik yapmış önemli bir sima. Başvezirlik dışındaki vazifeleri ile birlikte düşünürsek 1245-1285 yılları arasında yani toplam 40 sene devlete millete hizmet etmiş bir kişi. Dönemi de öyle Sultan Mesut'ların, Alaaddin Keykubat'ların dönemi değil. Tarih okuyan hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği bir dönem, Moğolların artık Anadolu'yu istila ettikleri, Anadolu Selçuklularının bağlı bir devlet halinde düşmanın elinde oyuncak haline geldiği bir dönem.
ÖNDEN GELENLERİN SON YATIRIMLARI
Bu büyük insanı büyük yapan aslında sadece Anadolu Selçuklularının yönetiminde uzun yıllar adilane bir şekilde kalması değil, sıkıntının had safhaya çıktığı o günlerde, herkesin ümidini kaybettiği demlerde bile gelecek adına ümitlerini kaybetmeyerek farklı çıkış yolları araması olmuştur. İnsan yetiştirmenin önemini görmüş, insana yapılan yatırımın aslında geleceğe yapılacak yatırım olduğunu düşünerek çevresini, çağını aşan eğitim kurumları ile donatmıştır. Anadolu'nun Moğollar tarafından işgal edildiği, her tarafı ateşlerin sardığı, herkesin malının canının derdine düştüğü bir dönemde Sahip Ata ve onun gibi adanmış, yaşamak için değil yaşatmak için yaşayan insanlar fedakârlığın en büyüklerini göstermişlerdir. Bu önden gelen yiğitler ortada ne devlet ne de devlete ait bir paranın bulunmadığı bu sıkıntı günlerinde tüm mallarını yine Anadolu'nun kalıcı mirasına yatırmışlar, ilim ve irfan yuvaları açmaya devam etmişlerdir. Bu eserleri kısaca hatırlayacak olursak, Konya'da Larende kapısı civarında yaptırdığı cami, hamam, hankâh ve türbe, Alaaddin Tepesi civarındaki İnceminareli Medrese ve mescid, Nalıncı Baba Türbesi, Sultan Hamamı, buzhaneler, çeşmeler. Ilgın'da yaptırdığı kaplıca ve han, Akşehir'de yaptırdığı Taş Medrese, türbe, mescid, hankâh ile imaret, İshaklı'da yaptırdığı han ve hamam, Kayseri'de yaptırdığı Sahabiye Medresesi, çeşme ve mescit, Sivas'ta yaptırdığı Gökmedrese, mescit, çeşme, imaret, hamam ve Dar'ül Hadis bazılarıdır.
Sahip Ata, sadakatle ülkesine hizmet ederken, şahsi malından ayırdıkları ile adım attığı her yeri mamur eylemiş, o anki sıkıntıların bir gün geçeceğini, yetişmiş nesillerle asıl hakimiyetin sağlanabileceğini görmüştür. Nitekim Anadolu Selçukluları olarak yıkılsalar da kısa bir süre sonra ikinci Anadolu beylikleri döneminde ortaya konan muhteşem eserler bize bu eğitilmiş neslin neler yapabileceğini göstermektedir. Karaman'dan Tire'ye, Beyşehir'den Selçuk'a kadar beyliklere ait nice başkent, ilim ve irfanla süslüdür. Nitekim bu müthiş birikim kısa bir süre sonra Osmanoğulları'nın ismi altında bir araya gelecek ve tarihin bugüne kadar eşine az rastladığı bir cihan devletine kapı açacaktır. İşte Selçuk Bey'den Sahip Ata'ya bu küçük yarımadaya Anadolu insanlarının geliş macerası aslında bu şekilde cereyan etmiştir. Onlardan evvel niceleri Anadolu'ya gelmişlerdir. Hititlerden Trak kavimlerine, Perslerden İskender'e, Romalılara ve Haçlılara kadar. Kimi yarımadayı kan gölüne çevirmiş, kimi arkasında sadece hapishaneler ve işkence merkezleri bırakmış, kimi de bu toprakları şahsi zevklerine has tiyatrolar ve hipodromlarla doldurmuştur. Ama hiçbiri sınıf, ırk, renk ayırımı gözetmeksizin insanlığı kucaklayan eğitim kurumları, insanların eline sıcak yemek tutuşturulan imaretler, ücret alınmaksızın insanların ağırlandığı kervansaraylar ve itina ile bakıldığı şifahaneler, zengin ile fakirin yan yana diz çöktüğü camiler ve mescitlerle süslememiştir. İşte bu nedenledir ki Anadolu'ya sonradan gelen bu toplum Anadolu'nun gerçek sahipleri haline gelmiştir. Çünkü bu topraklara en güzel yatırımı onlar yapmış, bu topraklar ile özdeşleşerek 'Anadolu insanı' adını onlar almıştır. Bugün Anadolu'nun dört bir yanında gözümüze çarpan bu muhteşem eserler de her gelen giden misafirine bunu anlatmaya devam etmektedirler. ARTIK MEVLÂNÂ'LAR GELEBİLİR nden gelenler gelmiş, işin çilesini çekmiş, yapılması gereken yatırımları yapmıştı. Artık arkadan gelecekler huzur içinde gelebilirlerdi. Çünkü izleyecekleri yollarda güvenlikleri sağlanmıştı. Bir dönem Bizans askerlerinin hüküm sürdüğü ortamlar şimdi artık Türk-İslam birlikleri tarafından denetleniyordu. Ne Ermeni çeteleri ne Hıristiyan Gürcü birlikleri kalmıştı ortalıklarda. Haçlılar buralara ulaşamamış, Batıniler sinsi faaliyetlerini buralarda gerçekleştirememişlerdi. Karmatiler ve Şiilerin oyunları artık tesir etmez olmuştu. Çevrede güven ve sükûn hakimdi. Kimse kafasına göre yol kesemiyor, haraç alamıyordu. Her yarım günlük mesafeye kervansaraylar inşa edilmişti. Ticaret demek güvenlik demekti. Birçoğu vakıf sistemi ile işleyen bu kervansaraylarda bir masraf yapmadan kalınabiliyordu. Yolcular, tüccarlar, gezginler ve daha kimler kimler bu hizmetlerden istifade edebiliyorlardı. Yol güzergâhları üzerine bimarhane ve şifahaneler de inşa edilmişti. Artık arkadan gelenler yollarda hastalandığında sığınacakları bir adresleri vardı. Farklı konularda ihtisas sahibi doktorlar öğrencileri ile bu mekânlarda hem staj görüyor hem de gelen hastalara şifa dağıtıyorlardı. Sadece normal kervansaraylar değil, özel misafirler için hankâhlar da kurulmuştu. Eğer ilmi bir seviyenin üzerinde iseniz hankâhlarda ağırlanırdınız. Orada itina ile hizmetiniz görülür, aynı zamanda ilminizden istifade edilmeye çalışılırdı. Bu hankâhların umuma açık salon ya da eyvanlarında insanlar toplanır ve oluşturdukları bu ilim halkalarında bu gezici derviş ve alimlerden ilim devşirmeye çalışırlardı. Artık Mevlânâ'lar gelebilirdi; çünkü hankâhlar da inşa edilmiş ve misafirlerini beklemeye başlamışlardı. Dört bir yan medreselerle donatılmıştı. Çünkü bu yeni toprakların Türk-İslam boyası ile boyanması, insanların eksikliğini yıllardır hissettikleri ahlaki seciyeleri yeniden kazanması gerekiyordu. Bu nedenle önden gelenler medreseleri de inşa ettiler. Hem de her köşe başına. Döneminin en abidevi binaları oldu bunlar. Görenler hayretten parmaklarını ısırıyorlardı. Bu sözü öylesine söylemiyoruz; çünkü ünlü tarihçi Aksarayi, Sahip Ata Fahreddin Ali'nin Sivas Gökmedrese'si için, "Timur dahi bunu gördükte hayretten parmağını ısırup...." diye sözlerine devam etmektedir. Artık arkadan gelenlerin ilim dağıtacakları bu yerlerde hizmete girmişti. Medreseler hocalarını, öğretmenlerini, alimlerini, Mevlânâ'larını bekliyordu.