TARİH 29 Ağustos 2008, Cuma… Sava Irmağı’nın güney yakasındaki Sisak Kalesi’nden; içinden dokuz köprülü Tuna’nın geçtiği Nazlı Budin’e doğru yola çıkıyoruz.
Sabah 5’te başlayan beş buçuk saatlik bir yolculuğun ardından nihayet Buda’ya ulaşıyor ve Elizabeth köprüsünden geçerek şehrin Peşte yakasına vasıl oluyoruz.
Yaklaşık bir saatlik beklemeden sonra bize şehri gezdirecek olan Mehmet’le mülaki-i şerefyab oluyoruz.
Tipik bir yurdum insanı Mehmet.
Uzun süre demiryollarının Sirkeci Münih hattında çalışmış. Sonra turizm okumuş ve Budapeşte’ye yerleşmeye karar vermiş. Şimdi ekmeğini rehberlikten çıkarıyor. Malatya’lı Mehmet’in önderliğinde önce Peşte’yi geziyoruz.
Gezilecek çok şey var Peşte’de. Ama bizden bir şey bulamıyoruz. Bunu o da biliyor ama ne yapsın, işini yapıyor. Dar zamanda birkaç saatliğine de olsa şehrin yeni yüzünü sergileyen Peşte’nin önemli merkezlerinden Macaristan Bilim Akademisinin, Aziz Stephan Kilisesi ve Ulusal Opera Binası’nın önünden bir resm-i geçit yaptırdıktan sonra doğruca Kahramanlar meydanına götürüyor bizi.
Kahramanlar meydanına ulaşan cadde üstündeki yapılarıyla Peşte, birçok Avrupa kentinden daha şık bir görünüm arz ediyor. Bizim İstiklal Caddesi’ni anımsatan 19. yüzyıl Rönesans, Barok ve Klasisizm öğelerinin birleştiği göstermelik bir şıklık ta diyebilirsiniz, bir çeşit kendini ispat çabası da buna. 18. yüzyıldan başlayan birçok bağımsızlık mücadelesi verip bunlarda başarısızlığa uğradıktan sonra, 19.yüzyılın sonunda, Almanlar’ın gerisinde, ikinci sınıf insanlar olmadıklarını, kurdukları kentle kendilerine kanıtlama çabası hissediliyor bu şatafatın arkasında. Özellikle de parlamento binası ve etnografya müzesinde bu durum bariz bir şekilde göze çarpıyor.
Her neyse, biz bu görkemli binalardan sonra Kahramanlar meydanına ulaşıyoruz.
Meydana ulaştığınızda Macarların bölgeye gelişinin 1000. yıl dönümü anısına 1896 yılında inşa edilen Cebrail Heykeli karşılıyor sizi. Bu devasa heykelin hemen arkasında meydanın hilal şeklinde kavisli iki heykel grubu ile donatılmış olduğunu görüyorsunuz. Bunlardan ilki bölgeye gelen öncü kavimleri, diğeri ise 12. yüzyıldan sonra Macaristan’a hakim olan milli kahramanları temsil ediyor.
Peşte’den ayrılıp Margaret köprüsü üzerinden Buda’ya geçiyoruz. Köprüden geçerken insanın gönlü aynı adı taşıyan Tuna’nın incisi bu ‘ada’da kalıyor.
Ne yazık ki zaman sınırlı ve gece kararmadan Zagreb’e doğru yola çıkmak zorundayız. Ve tabii esas göreceğimiz yerler karşıda bizi bekliyor.
Karşıya geçtiğimizde rehberimizin ‘Şimdi Gül Baba tekkesine çıkıyoruz’ demesiyle herkes bir ‘oh’ çekiyor.
Tekke’ye girdiğimizde içimizi bir dinginlik kaplıyor. ‘Buda,’ ‘Budin’ oluyor bir anda. Bu ‘din’in ölümsüz bir mücahidinin huzurunda minnet ve şükran hisleri sarıyor her yanınızı. Bir şehit bir şehrin tepesinde nöbet tutuyor adeta.
Hiç olmazsa Gülbabamız var dedirten bir gönül ferahlığı ile ayrılıyorsunuz bu tepeden.
Peşte ne kadar düz ise Buda o denli yokuş.
Vaktimizin darlığından dolayı bu yokuşlardan sadece ikisini tırmanmak zorundayız. Birinci yokuş ‘Şato Tepesi’ne ikincisi ise ‘Gellert’e ulaştırıyor ziyaretçileri. Haldır haldır bir koşturmaca yaşıyoruz.
Bu koşturmanın içinde ilkin vakit zayi etmeden Şato tepesine çıkıyoruz. Kral Yanoş’un Osmanlı’yı temsil eden hilali atının altına aldığı bir heykel karşılıyor sizi. O kadar çok heykel var ki, bu da onlardan biri deyip geçiyorsunuz. Tepedeki ilk şato 1255 yılında, Kral Bela tarafından yaptırılmış, ancak 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir edilmiş. Macarlar aynıyla yeniden restore etmeği başarmışlar. Şato kompleksinin tam ortasında Matyas Kilisesi duruyor. Tepeden manzara muhteşem görünüyor. Özellikle karşıdaki parlamento binası ile Margaret Adası’nın güzelliği görülmeğe değer.
Şato tepesinden sonra tırmanmamız gereken ikinci yokuşumuz Gellert Tepesi. Yokuşu tırmanırken bir otel inşasının yanından geçiyoruz. İskelelerin ortasında tarihi bir yapının koruma altına alındığını görüyorsunuz. Rehberimiz bunun bir Osmanlı hamamı olduğunu ve yapının restore edilerek inşaatı devam eden beş yıldızlı otel kompleksinin içinde korunacağını söylüyor.
O anda beton bloklar dikmek için hoyratça yakıp yıktığımız kültür mirasımız yüzlerce eser geliyor aklımıza. Hüzünleniyoruz. Ama ne çare.
Bu düşünceler içerisinde yola revan olurken bir anda tepeye ulaştığınızı fark ediyorsunuz. Zirvede şehrin neredeyse tamamından görülebilen, Paganlar tarafından, 1046 yılında bu tepeden aşağıya atılarak öldürülen Başpiskopos Gellert’in 1902’de yapılmış olan heykeli karşılıyor sizi. Burayı da geziyoruz.
Ve Budapeşte ziyaretimiz bu tepede sona eriyor.
Nazlı Budin’e son kez baktığım bu tepede.
Uğruna nice gül yüzlü canların feda edildiği Canımın Cananı Osmanlı’mın göz bebeği Gül şehrim.
Beni ne Gellert’in tepesi ilgilendiriyor, ne de Şato’daki Matyas’ın klisesi.
Beni Tuna’nın üzerinde bir gerdanlık gibi duran Zincirli Köprü’den gayrısı ilgilendirmiyor.
Bu zincir 150 sene bir Türk şehri olarak kaldıktan sonra Alman İmparatorluğunun doksan bin kişilik kuvvetine karşı 15 bin kişiyle şehri savunan Abdurrahman Abdi Paşa’nın şehit düşmesi üzerine (29 Ağustos 1686 tarihinde yani bundan tam tamına 322 yıl önce) teslim alınmasından sonra yakılan Budin’de ahalinin, kadın, çocuk ve ihtiyar ayırt edilmeden boğazlanmasını temsil ediyor.
Kırımdan kurtulanların yürekler acısı sonlarını; yağmacılar tarafından çırılçıplak soyulan bu çaresizlerin açlıktan ve soğuktan yok olup gitmesini.
Şehrin düşeceğini anlayan Abdi Paşa tarafından bugün Margaret Adası adı verilen kız adasında Belgrad’a gönderilmek üzere demirlemiş olan içinde Müslüman ahalinin harim-i ismeti 12 bin genç kızın ırz ve namuslarının pay-i mal edilip Avrupa’daki köle pazarlarında haraç mezat satılmasını temsil ediyor.
Türklerin elinde kaldığı 167 yıl boyunca Hıristiyan halka çok iyi bakılmasına rağmen, elden çıkışının akabinde medreselerin ve camilerin ateşe verilip, tutsak olanların boğazlanmasını temsil ediyor.
İşte bu duygularla ayrılıyoruz Budapeşte’den…
Boğazıma düğümlenen hıçkırıklar düşüncelerime pranga oluyor.
Daha da bir şey düşünemiyorum…

Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği ABD 42090 Meram KONYA