+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: Demirkirat ve ''Yasliada'' Arasinda Demokrasi

  1. #1
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Exclamation Demirkırat ve ''Yaslıada'' Arasında Demokrasi

    Adnan Menderes unutulmayacak


    DEMİRKIRAT VE ''YASLIADA'' ARASINDA DEMOKRASİ

    YIL 1946. Türkiye'de hayat, süren istibdat rejimiyle o derece daralmış ki insanlar bir ferah, huzur kapısı arıyorlardı. Hak ve hürriyetlerin sınırlanmış olması 23 yıldır ihtiyaç duyulan demokrasiye geçiş için karşı konulamaz bir gerekçe olmuştu.

    Nihayet Türkiye, insanlardaki bu talebin önünde duramamış ve tek parti idaresinden, çok partili demokrasiye geçiş yapmıştı. Halk Partisi içinden çıkan dört muhalif, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü, memleketi ''Demokrat Parti'' ismiyle buluşturmuşlardı. 46 yılında yapılan seçimlerde mecliste muhalefet konumunda olan Demokrat Partililer, 50 yılında yapılan seçimle de büyük bir zafer kazanarak iktidara gelmişti.

    Demokrat Parti iktidara gelir gelmez yıllarca yasak konulan manevî değerleri millete istediği şekilde sunması, insanların aradığı huzur ve refah kapısına kavuşmalarını sağlamıştı.

    Millet, demokrasi gibi demokrat kelimesine hasret kalmıştı. O dönemde Demokrat Parti'nin ismi de kendi diline çevrilerek, ''Demirkırat Partisi'' denmeye başlamıştı.

    Evet, Türkiye'de demokrasi Demirkırat'ın atılımlarıyla başlamıştı. Demirkırat, her zaman demokrasinin, özgürlüklerin ve halkın iradesinin peşinde olmuştu. Fakat bu hareket, yıkıcı muhalefetin gayretleriyle kaosun içine çekilmişti. Tarih 27 Mayıs 1960'ı gösterdiğinde, hukuk, halk iradesi ve demokrasi tanklar altında çiğnenerek, bir dönem cebren kapatılmıştı. Demokrat Parti milletvekilleri, Yassıada'ya kapatılmıştı.

    İnsanlar Yassıada'ya ''Yaslıada'' ismini vermişlerdi. Halkın ''Demirkırat'' dediği demokrasi sürecine, ''Yaslıada'' ile son verilmek istenmişti.

    Şimdi yıl 2008, günlerden de 27 Mayıs. Biz de ''Demirkırat'' ile ''Yaslıada'' arasında sıkışan demokrasiyi, yaşananları, acıları; bizzat şahitlerinden Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes, Tevfik İleri'nin Kızı Cahide İleri, yine Tevfik İleri'nin akrabası hukukçu Prof. Dr. Yaşar Karayalçın ve Adnan Menderes'in Avukatı Talat Asal ile konuştuk.


    Babanızla aranızda nasıl bir ilişki vardı?

    Bizim aramızda, babayla evlât arasında olabilecek saygı ve sevgiye dayalı son derece sıcak bir ilişki vardı. Ağabeylerim farklı dönemlerde Adnan Menderes'in oğlu oldular. Büyük ağabeyimin çocukluk ve ilk gençlik çağı tek parti döneminin çok kesin egemen olduğu zaman dilimine ve harp yıllarına rastlar.

    Küçük ağabeyiminki de böyle olmakla birlikte, o aynı yaşlarını Türkiye'nin demokrasiye adım attığı, 46 seçimleri, 50 seçimleri gibi tam da geçiş dönemleri şartları içerisinde yaşamıştır.

    Büyük ağabeyimin 1930, küçük ağabeyimin 1937 doğumlu olduklarını söyleyecek olursam anlatmak istediklerim daha da yerine oturur.

    Ben de 1946 doğumlu olduğumdan gözlerimi Adnan Menderes'in Başvekillik döneminde açtım ve çocukluğum da o dönemde geçti. Ağabeylerim bir şekilde daha fazla babamla beraber olma imkânını bulmuşlardır.

    Rahmetli Babam sabah çok erken çıkar, son derece yoğun programı neticesinde gece sofrada da görüşmeler şeklinde bir bakıma çalışmaları devam eder. Bu itibarla, kendisini, yurt içi-yurt dışı geziler de devreye girince, göremediğim, özlediğim zamanlar olurdu.

    Ancak buna mukabil o bizlere hep zaman ayırmıştır. Ben küçük yaştan itibaren babamı sadece bir baba olarak değil siyasetçi, devlet adamı ve kendim için o yaşlarda bir lider olarak gördüm. Annem ve ağabeylerim de böyle düşünürlerdi.

    Özellikle 1959-60 yılları arasında yatılı okulda, İstanbul'daydım. O dönemde bir hayli birlikteliğimiz oldu. Özellikle İstanbul'da rahmetli babamla beraber olduğum zaman dilimleri, benim kendisini bir siyasetçi, devlet adamı ve müstesna bir insan olarak çok yakından tanımama sebep olmuştur.

    Böylece aramızda sıcak ve çok yönlü bir ilişkide oluştu. Zira ben gerek Başbakan, gerek parti genel başkanı, gerek devlet işleri, hükümet icraatları ve parti çalışmaları itibariyle babam rahmetlinin neler yaptığını öğrenmek ve anlamak istemişimdir. Bu beraberlikler de bana epey bir fırsat vermiştir.


    O yaşlarda siyasete ilgi duyuyor muydunuz?

    Çok. Olduğundan fazla. Bundan dolayı da o yaşta bir çocuğun muhafaza edemeyeceği siyaset ve devlet işleriyle ilgili birçok hatıra benim hafızama nakşolunmuştur. Bunların önemli bir bölümünü de kamuoyuyla paylaştım.

    Babanızla aranızda geçen anılarınız arasında en dikkat çekenini anlatabilir misiniz?

    Babamla aramda geçen çok acıklı ve hazin anılarım var. Fakat ben burada, 27 Mayıs arefesinde yaşadığım, Türkiye'nin şartlarının daha iyi anlaşılabilmesi ve belki günümüzün yaşanılan olaylarıyla da bir takım paralellikler çizebileceğini düşündüğüm bir anımı anlatmak istiyorum.

    23 veya 24 Nisan 1960 günü, hafta sonuydu. Bir gün önce babam beni de almış, sabahın erken saatlerinde Kocaeli/İzmit'te rafineri ve boru fabrikası gibi tesislerin açılış ve temel atma törenlerine gidiyorduk.

    Yanımda o dönem İstanbul'un belediye başkanı ve Demokrat Parti il başkanı olan rahmetli Kemal Aygün Bey de vardı. Üçümüz 72 plâkalı vilayetin Başbakan'a tahsis ettiği otomobildeyiz. İstanbul'da yapılan yolları, çalışmaları, imar faaliyetlerini görerek yola çıkmıştık. Saraçhane başı civarında yol kazılmış, araba orada çamura battı. Yolda çalışanlar var, sağda solda esnaf ve seyyar satıcılar var.

    Yani tamamen halk... Adnan Menderes geçecek diye ne bir hazırlık var ne de bir bilgi var... Bir anda orada birkaç yüz kişilik bir topluluk meydana geldi, tanıyıp geldiler. Yardım edelim, arabayı çıkaralım diyenler, sevgi gösterisinde bulunanlar, desteklerini dile getirenler.

    Bu olay 27 Mayıs'tan 5 hafta öncedir. Ahalinin devrin Başbakanı Adnan Menderes'e olan engin ve hasbi muhabbetinin ve itimadının çok açık bir tezahürüdür. Babam camı açtı, ''Aman zahmet etmeyin, çok teşekkür ederim'' dedi, kalabalığı selâmladı. Alkışlarla araba hareket etti. Başımı arka tarafa doğru çevirdim. Rahmetli Babam çok mutlu olmuştu, bir hayli de duygulanmıştı.

    Yanında olan Kemal Aygün Bey'e dönüp, şu sözleri söylediğini işittim: ''Bak Kemal Bey. Bu millet bizi tutuyor, seviyor ve istiyor. Bu muhalefetin bizimle ve milletle alıp-veremediği nedir? Neye tahammül gösteremiyorlar? Milletin desteği ve itimadı işte apaçık ortada.'' diyordu.


    Adnan Bey'e halkın desteği hiç bitmemiş sanırım. Hatta 26 Mayıs'ta gittiği Eskişehir'de dahi benzer bir destekle karşılanmış...

    Aynen öyle. Ben o anda halk tarafından meydana gelmiş, çok mikro ölçekli ama o günkü kamuoyunun durumunu çok iyi anlatabilecek bir örnek olarak verdim. Yoksa sizin de dediğiniz gibi, 15 Mayıs'ta İzmir'de, takip eden günlerde Manisa ve ilçelerinde ve Eskişehir'de merhum Menderes'in çok büyük kalabalıklarla karşılandığı zaten biliniyor. Hatırlattığınız gibi de olmuştur.

    Babanızın başına gelenler o dönemde sizin
    dünyanızda nasıl bir tesir yaptı?

    Ben kendimi bildim bileli ''Bu dünya varsa öbür dünya da var.'' inancına sahip oldum. Bu dünyada uğranılan haksızlıklar ve buna bağlı olarak yaşanılan sıkıntılar, çileler, işkencelerin ahirette mükâfatının olacağına inanıyorum. Bu itibarla, rahmetli babamın verdiği en hasbi hizmetlerden sonra böyle bir akıbete uğramasının da onun öbür dünyada Allah tarafından mükâfatına vesile olacağını hep bir iman olarak muhafaza ettim.

    Herkes çok farklı sebeplerde, çok farklı şekillerde can verebilirler ama asıl önemli olan bir siyaset ve devlet adamının asla unutulmayacak olması ve yapılmasına vesile olduğu eserlerin haşre kadar insanların hayrına olmasıdır. Bir evlât olarak, karşılaşılabilecek çok büyük acılarımı bu tür duygular bir şekilde sarmalamıştır. Bunların önemle altını çizmek isterim.


    Cemil YÜZER / Ankara
    27.05.2008
    Yeni Asya

    Konu Müellif-e tarafından (13.06.08 Saat 18:59 ) değiştirilmiştir.



  2. #2
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    Demokrasimiz 100 yıl geri gitti



    Geçen sene bir gazeteye verdiğiniz bir röportajda ağabeylerinizin vefatı ve geçirdiğiniz kazanın Mart ayında olmasından dolayı ''Acaba Mart ayında bir şey mi var diye düşündüğüm olmuştur'' demişsiniz. Mart ayında tüm bunların gerçekleşmesi bir tesadüf mü yoksa Adnan Menderes'in oğulları olmanızdan dolayı bir komplo mu?

    Hayır, bizim üçümüzün başına gelenlerde bir komplo yoktur. Ama büyük ağabeyim 8 Mart, küçük ağabeyim 1 Mart ve benim kazam da 15 Mart'da oldu. Ankara'ya, hastaneye geldiğimiz vakit anneme bunu hatırlatmıştım. Takdirin yüce sahibi bilir, ben herhangi bir yorum yapamam ama birer hafta ile benzer olayların tekrarlanması herhalde dikkat çekicidir.

    Bu konuda, ''Adnan Menderes'in oğullarının başına gelenler, Menderes'in soyunu yok etmek amacıyla yapılmıştır'' diye yorumlar yapılıyor...

    Bunlara delil olmadan katılmak mümkün değildir. Ne ben ne de Menderes ailesi bu yorumlara hiç katılmadık.


    Adnan Menderes'in suçsuz yere idam edildiğini çeşitli mercilerde dile getirdiniz. Peki sizce Menderes'in idam olunmasının gerçek sebebi neydi?

    Adnan Menderes'i hiçbir mahkemenin, 27 Mayıs darbesine kadar Türkiye'de cari olan anayasaya ve hukuk düzenine göre yargılanması mümkün değildi. Ancak Meclis onu yüce divana gönderirse böyle yargılama olabilirdi.

    Binaenaleyh, 27 Mayıs sabahından 17 Eylül'de Adnan Menderes'in idamına kadar geçen sürenin tamamı gayrımeşrudur. Ve Adnan Menderes idam edilmemiştir. Yani, o bir ceza olarak uygulanmamıştır. Adnan Menderes'in idamı güpegündüz bir insanı darağacında asmak suretiyle gerçekleştirilmiş bir cinayettir.


    İdam kararından sonra uzun bir müddet infaz gerçekleştirilmedi. Bu arada idam edilmeyeceği söylentileri yayılmaya başlamıştı. Fakat beklenmedik bir zamanda idamı gerçekleşti. Menderes'in idamında, tekrardan ve daha güçlü bir şekilde iktidara gelme endişesi etkili olmuş olabilir mi?

    Bu sorunuz önemlidir. Hayatta olsaydı çok kısa bir zamanda Adnan Menderes tekrar iktidara geri gelirdi, bundan korkulmuştur. Bunun gerçekleşmesinin önü kesilmek istenmiştir. Doğru ve yerinde bir soru.

    Demokrat Parti'nin kurulmasıyla Türkiye tek parti idaresinden Demokrasiye geçiş yaptı. Peki 27 Mayıs darbesi Türk Demokrasisini nasıl etkiledi?


    Türkiye'de 27 Mayıs'tan günümüze kadar geçen 48 yıllık sürenin tamamı bir ara rejimdir aslında. 27 Mayıs sadece demokrasinin ortadan kalkmasına sebep olmadı. 50 yıl, 100 yıl belki de daha fazla gecikmesine neden oldu.

    Hâlâ Türkiye 60 yılı aşkın bir süredir, demokrasi diliyorsa ve 27 Mayıs'tan günümüze kadar geçen süreç içerisinde Türkiye'nin gemisi hâlâ demokrasi limanına yanaşamamışsa, bunun tek sebebi 27 Mayıs'tır.

    Tüm müdahalelerin hem anası hem de babasıdır 27 Mayıs. Onun için de 27 Mayıs sürekli olarak her türlü müdahaleci ve darbeci arayış ve özlemi etkilemiştir.


    Söylediğiniz gibi 27 Mayıs darbesiyle başlayan müdahale süreci aralıklarla sürmüş ve en son da 27 Nisan 2008'e kadar kalıntıları devam etmiş. Peki, 27 Mayıs darbesi genel anlamda Türkiye'yi nasıl etkiledi?

    Tabiî bu darbeler sadece demokrasiyi uygulama dışı bırakmakla, millî iradeyi çiğnemekle kalmamıştır. Darbeler; devletin gücünü, içerdeki ve dışarıdaki itibarını, ekonominin gidişini, Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü, bu ülke için gerekli olan istikrarı; yani elimizde neyin olmasını istiyorsak bunların hepsinin son derece de olumsuz bir şekilde etkilenmesine neden olmuştur.

    Darbelerin, bu ülke ve bu millete açtığı zararın faturasını çıkarmak mümkün değildir, o derece de zararı büyüktür. Tek dileğimiz, inşallah bu işin burada kalması ve sona ermesidir. Bugün Türkiye 1960'dan günümüze kadar bir kan denizinin içinde oturuyor. Bu tablo başlı başına 27 Mayıs'ın yol açtığı bir durumdur.


    Bundan sonra sizce Türkiye'de bir darbe olur mu?

    Darbelerle askerî müdahaleleri bir arada düşünmemiz gerekiyor. Ben Türkiye'de - Allah yanıltmasın - 27 Mayıs, 12 Mart veya 12 Eylül türü askerin doğrudan idareye el koyması şeklinde bir darbe gerçekleşeceğini sanmıyorum. Ama demokrasiyi zedeleyen, hukuk devletini aşındıran sadece darbeler değil, aynı zamanda askerin siyasî hayata vaki, çeşitli müdahaleleridir.

    48 yıldır Türkiye söz konusu olunca bu ülkenin vatandaşlarında, Türkiye'yle şu veya bu şekilde ilgisi olan herkesin kafasındaki ortak soru, ''Bu hususta acaba asker ne düşünüyor?'' olmuştur.

    Böyle bir soru dünyanın gelişmiş ve demokratik ülkelerinin hiçbirisindeki insanların zihinlerde yer etmediğine göre asker-siyaset ilişkileri Türkiye'de demokrasi, millî irade ve hukuk devleti açısından ne kadar önemli olduğu bu şekilde ortaya çıkacaktır sanıyorum.

    Darbe döneminde İsmet İnönü çok sert bir muhalefet politikası izliyordu. Bir daha seçimle iktidara gelemeyeceği düşüncesi, İnönü'nün darbeyi desteklemesine neden olmuş olabilir mi?

    Aynen öyledir. 1957 seçimlerinden sonra ''Seçimle bir daha iktidara gelemeyiz.'' endişesi, demokrasiyi ister gibi gözüküp Türkiye'yi bir çıkmaza ve bir askerî müdahaleye götürecek bir siyaset stratejisine yönelmelerine neden oldu. 27 Mayıs'ın temelinde, ana muhalefetin bu düşünce ve stratejisinin tabiî ki çok büyük sorumluluğu vardır.

    İsmet İnönü'nün demokrasiyi ister gibi görünmesinin nedeni neydi?

    Başka bir yol izlememiş Cumhuriyet Halk Partisi. Aslında CHP'nin 1945'te, İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, ne iç politikada, ne ekonomik politikalarda, ne de dış politikada söyleyecek hiçbir sözü kalmamış, hiçbir vizyonu yoktur. Demokrat Parti'nin 1950'den sonra her alanda yaptıklarını CHP bir taraftan kıskanmış, diğer taraftan da bunları ha bire kötülemiştir.

    Ama yerine de yeni bir vizyon, yeni bir alternatif getirememiştir. O gün bu gündür CHP hep yumurtlamayan bir tavuk veya meyvesi olmayan bir ağaç gibi kalmıştır. Bu sebeplerden dolayı o gün sözüm ona daha fazla demokrasi istiyor diye aşırı muhalefetini haklılaştırmak ve hiçbir alternatifi öne süremeyişini gizlemek için bu yolu seçmiştir.


    Şu an Türkiye'de din ve vicdan hürriyetinin sağlanamamasından kaynaklanan problemler bitmek bilmeyen tartışmalara ve toplumsal ayrışmalara sebep oluyor. 50'li yıllara baktığımızda ise daha zor bir dönem olmasına rağmen bu yöndeki kısıtlamaların kaldırıldığını görüyoruz. Bu noktada, bugünkü iktidara ne gibi tavsiyeleriniz olur?

    Sonuç almak niyete, iradeye ve kararlılığa bağlıdır. Ve bir şeyi aynı zamanda büyük bir iştahla istemeye bağlıdır. Adnan Menderes ve DP söz konusu hizmetlerin gerçekleşmesinde bu hususiyetlere sahiptirler.

    Benim AKP iktidarıyla ilgili gördüğüm eksik şudur: Ne mücadele edebilecek bir istek ve iradeyi tam olarak ortaya koyabiliyorlar; ne de uzlaşmayı içlerine sindirebiliyorlar. Bu tereddüt yapılmak istenenleri akamete uğratır. Ya sonuna kadar mücadele, ya da makul bir uzlaşma...

    Bunlardan birisini AKP'nin bundan sonrası için seçmesini ve gereklerini yerine getirmesini tavsiye ederim. Bu arada uzlaşma ağırlıklı bir siyaset izlemeleri çok büyük bir ihtimalle bazı isteklerinin yapılabilmesi için daha emin bir yol olarak gözüküyor. Ama dediğim gibi ya o veya öbüründe bir karar verip, onun üzerine iktidarın devam etmesi gerekiyor. Aksi takdirde kararsızlık ve boşluk meydana gelir, düşündüklerinizi de gerçekleştiremezsiniz.


    DP hükümetinin o şartlarda bu icraatları gerçekleştirmesini kararlılıkla ifade edebilir miyiz?

    Tabiî, kararlılıktır, iradedir, iyi niyettir ve tabiî bunun yanı sıra DP bizatihi büyük bir mutabakatın da demokratik zemini olmuştur. DP her türlü insanın, her kesimden insanın yer aldığı bir siyasî partidir. Ama DP de bundan o mahallenin imamı da, o mahallenin içkili lokanta işleticisi de ezanı millet istediği gibi okumalı, çocuklar mutlaka dini ve Kur'ân-ı Kerim'i okuyup öğrenebilmeli ve mutlaka İmam-Hatip Okulları açılmalı diye bir ittifak meydana getirmişlerdi. Bu ittifak DP'nin gücüydü ve onun bu konuda kararlı olmasının da yolunu açıyordu. Ve sonuna kadar götürmüşlerdir bu işi.

    Ama ne yazıktır ki DP'nin manevî alanda vermiş olduğu hizmetleri daha sonra yeterli bulmayan birtakım siyasî kadrolar değil bunları genişletmek, bunları muhafaza etmekte bile başarılı olamadılar. Bu nedenle, iktidarın olumlusu ve olumsuzuyla Türkiye'nin son 60-65 yılını çok iyi bilmesi gerektiği bu vesileyle ortaya çıkıyor. Kararlılık ister, temelini atacaksınız.

    ''Türkiye'de DP döneminde ezan Arapça okutuldu, İmam-Hatip Okulları açıldı, dine taviz verildi, din istismar edildi, laiklik zedelendi'' iddiaları günümüzde de son zamanlarda belli kesimler tarafından sıkça ifade edilir oldu. Ben de diyorum ki boşuna yakınmayın.

    Gücünüz yetiyorsa Türkiye'yi 1950'den öncesine döndürün, döndüremezler, mümkün değildir. Temeli inançla, kararlılıkla ve sağlam bir şekilde atarsanız o temel en zor şartlara bile dayanır. Bu gerçekleri bugünkü iktidarın görmesinde, değerlendirmesinde büyük fayda var.


    YARIN: TEVFİK İLERİ'NİN KIZI CAHİDE İLERİ AKSOY ANLATIYOR


    Cemil YÜZER / Ankara

    28.05.2008
    Yeni Asya


  3. #3
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    DEMİRKIRAT VE ''YASLIADA'' ARASINDA DEMOKRASİ


    ''Halk darbeyi coşkuyla değil, matemle karşıladı''
    Öncelikle, babanızda aranızda nasıl bir bağ olduğunu öğrenebilir miyim?

    Babamla bizim aramızda çok sevgi dolu, dostane bir ilişki vardı. Babam, sadece bize değil, herkese karşı çok sevgi dolu bir insandı. Önce Allah'ı, sonra Peygamberimizi, vatanını, milletini ve ondan sonra da annem ve bizleri çok seviyordu. Bizim evimizde çok rahat bir atmosfer vardı. Biz her düşüncemizi rahatlıkla dile getirebiliyorduk. Babama ne sorarsak soralım, hiç sıkılmadan uzun uzun, sanki karşısında üst düzey bir insan varmış gibi bizimle konuşuyordu.

    Darbe olduğu dönemde siz 19 yaşındaydınız. Aranızda da bu kadar sıcak bir ilişki varken, babanızın başına gelenler o dönemde sizin dünyanızda nasıl bir etki yaptı?


    Biz hepimiz babamıza aşk derecesinde bağlıydık. Hatta ben babama bir şey olursa nasılsa yaşayamam diye düşünüyordum.

    Yassıada sırasında biz hep ümitliydik, böyle bir neticeyi düşünmüyorduk. Yani herhalde bir şey olacak, bu iş bitecek, babam serbest bırakılıp eve dönecek diye bekledik durduk. Hep bu hayallerle yaşadık. Babam bize gönderdiği tüm mektuplarında, hep tevekkül içinde, tüm yaşananların Allah'tan geldiğine inanan, insanların sadece vasıta olduklarını düşünen bir hali yansıttı.

    Mektuplarında sanki çok güzel bir yerde yaşıyormuş gibi, kuşlardan, denizden bahseden bir üslup kullanıyordu. Biz de ona aynı şekilde moral veren mektuplar yazıyorduk. Fakat sonuna doğru o da belli ki bazı şeyler hissetti, bizi bazı neticelere hazırlamaya çalıştı. Ama biz yine de bu kadar büyük bir felâketin yaşanacağına ihtimal vermedik. Babam gibi biz de Menderes'i çok severdik.

    Menderes'in idam edilmesiyle biz çok korkunç duygular yaşamaya başladık. Babam daha sonra hastanede Menderes'ten bahsederken ağlayarak bahsetmişti ve demişti ki: ''İnşallah ben görürüm, ama göremezsem bir gün Kızılay'da onun heykeli dikilecek'' diyordu. Biz de henüz göremedik ama inşallah bu bir gün olacak.

    Babanız, hükümete karşı yapılacak olan askerî müdahaleyi hissetmemiş miydi?

    Aslında o zamana kadar Türkiye'de hiç darbe olmadığı için, hiçbirimizin aklına bu tarz bir şeyin olacağı gelmiyordu. O zaman anlamamıştım ama daha sonra düşündüğümde babamla aramızda geçen bir sohbette onun darbeyi hissetmiş olduğunu anladım.

    Babamla bir gün Sıhhiye'deki evimizden radyo evine doğru gidiyorduk. Yolda, gerçekleşen 28 Nisan olaylarıyla ilgili dedi ki, ''Ben size maddî olarak hiçbir şey bırakamıyorum. Hepiniz küçüksünüz, aklım sizde kalacak.'' Bunu anlatınca daha sonra darbe konusunda bir tedirginliği olduğunu anladım.

    O zaman ben de cevap olarak hiç üzülmemesini, diğer kardeşlerimle benim çalışacak durumda olduğumuzu söyledim. Hepimiz lisan biliyoruz, muhakkak bir iş buluruz dedim. Bundan dolayı çok memnun oldu ve bir bakıma rahatladı.

    Darbe sabahı ve akabinde neler yaşadınız?

    27 Mayıs sabahı babam bizi çok erken bir saatte uyandırdı. ''Hemen kalkın giyinin'' dedi. Zaten o saatlerde top, tüfek sesleri de gelmeye başlamıştı. Biraz vakit geçtikten sonra askerler babamı götürmek için kapıya geldiler.

    Biz yine de bu işin bu kadar ciddî olacağını düşünemedik. Biz babamızı yolcu ettik, o gidişin bir daha geri dönmemek üzere olduğunu bilmiyorduk maalesef. O arada kapımızın önüne jandarma kondu. Ne giriş ne de çıkış müsaadesi verilmiyordu. Biz de hapishanede gibi kaldık, hiçbir tedarikimiz, birikimimiz de yoktu. Bu durumda bir aile dostumuz bize bir küfe dolusu yiyecek getirdi.

    Babamdan uzun bir müddet haber alamadık. Daha sonra Harbiye'ye gittiklerini öğrendik. Oraya gidince babamdan ilk defa küçük bir not geldi. Ondan sonra da ailenin büyük çocuğu ben olduğum için Harbiye'ye ben gitmeye başladım. Babamın bazı ihtiyaçlarını götürüp, ona notumuzu veriyor, babamın da bize yazdığı notu alıyorduk.
    Haberleşmemiz bu şekildeydi. Daha sonra bir gece yarısı Yassıada'ya götürüldükleri haberi geldi.

    Aslında darbe sabahı Alparslan Türkeş radyodan yaptığı anonsta, yapılan darbenin sadece Demokrat Parti milletvekillerine değil, tüm parlamentoya yapıldığını söylemişti.

    Ama bu anonstan birkaç saat geçtikten sonra Halk Partililer serbest bırakıldılar. Ayrıca Menderes'in Eskişehir'de yakalandığı açıklandı. ''Yakalandı'' ifadesinden anladık ki işin mahiyeti çok farklı ve tamamen DP'ye karşı yapılan bir olay.

    Babanızı götürdüklerinde kısa bir süre sonra döneceğini düşünüyordunuz. Oysa ki Tevfik Bey bir daha evine dönemedi. 27 Mayıs Darbesinden sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?

    Bizim için tek üzüntü babamdan ayrılmaktı. Onun dışında hiçbir şey bizi etkileyemedi. Babamın kendisi de bulunduğu yeri bir vazife olarak görüyordu. Hatta ''Ben ancak imza atarken Bakan olduğumu hatırlıyorum'' diyordu. Biz zaten çok mütevazı şartlarda yaşıyorduk.

    Şimdiki milletvekillerinin maddî durumlarıyla o dönemi bir tutmamak lâzım. O zaman milletvekilleri sıradan bir maaş alıyorlardı. Babam gittiğinde bizim herhangi bir gelirimiz mevcut değildi. Hatta evimizin kirasını bile bir akrabamız verdi.

    Bizim yoktu ama bankada hesabı olanların da darbeyle hesaplarındaki paralara el konuldu. Yassıada'daki tutuklulara verilen yemek bile denilemeyecek derecedeki kötü gıdalar için bile bizden para alıyorlardı. Cunta idaresi tarafından evimizden çıkmamıza izin verilmiyor, bizi resmen açlığa mahkûm ediyorlardı.

    Bunun üzerine biz üç kardeş iş aramaya başladık. Üçümüz de işe girip ev geçimimizi öyle temin ettik. Fakat öyle kolay iş bulamadık. Küçük kardeşim Cahit o zaman 15 yaşındaydı. Bir yerde getir-götür işine alındı. Ayşe, bir sürü yere müracaat etti.

    Soyadından dolayı hem, o hem de ben tam bizi işe alınacakken vazgeçtiler. Tam işe gireceğimiz zaman bir telefon gelirdi ve ''Kusura bakmayın, soy isimden dolayı işe alamıyoruz'' denilirdi. Sonra Ayşe Maliye'de iş buldu. Ben de Hollanda Sefaretinde tercüman olarak çalışmaya başladım.

    Hatta bu iş meselesi öyle bir muammadır ki, darbeden 3-5 sene sonra biz kardeşim Ayşe ile ODTÜ'de hocalığa başladığımız zaman, ''Bu soyadlı insanları okula nasıl alıyorsunuz?'' diye o zamanki rektöre bizi işten çıkarması için büyük baskı yapıyorlar.

    Zihniyet itibariyle farklı olmasına rağmen Rektör Kemal Bey onlara karşı bizim için mücadele ediyor. Yani ben ve kardeşim Ayşe'nin orada işe girmemizi bile soyadımızdan dolayı hazmedemiyorlardı.

    Radyo ve gazetelerde babanızla ilgili üzücü haber ve yorumlarla karşılaşıyordunuz sanırım. Böyle durumlarda neler hissediyordunuz?

    O dönemde bir kere bizlere ''düşükler ve kuyruklar'' diye lâkap takmışlardı. Maalesef tamamen Halk Partisinin yaptığı yalan-yanlış neşriyatla halkın bir kısmı DP'lilerin suçlu olduğuna inanır olmuştu. Ben Hollanda Sefaretinde tercümanlık yaparken, günde 10-15 gazete tercüme ediyordum.

    Her gün hakaret yağdıran haberleri, makaleleri çevirmek zorunda kaldım. Falih Rıfkı Atay'ın, Çetin Altan'ın yazılarını tercüme ettiğimde sefir, müsteşar ''Herhalde bir yanlış tercüme var'' diye gözlerine inanamıyorlardı. İşte demokratların Amerikalılara peşkeş çektikleri, Kars'ı sattıkları ve burada telâffuz edemeyeceğim şekilde bir neşriyat yaptılar ki maalesef bir kısım insanlar bunlara inandı.

    Biz meselâ yolda yürürken bakıyordum vitrinde babamla annemin bir resmini koymuşlar. Altına da ''Tevfik İleri'nin gayrımeşru arkadaşı'' diye yazmışlar. Biz İstanbul'da Yassıada Mahkemelerine gitmek için beklerken, orada bir pansiyonda kalıyorduk. Radyoda bir neşriyat, işte ''Namuslu bildiğiniz Tevfik İleri'nin kızı Paris'ten bavullar dolusu eşyalarla döndü.'' Bense hayatımda Paris'e gitmemiştim.

    Şöyle güzel bir şey oldu: Herhalde Osmanlı da dahil olmak üzere bütün bu gelmiş geçmiş siyasiler içinde sadece Demokrat Parti mensubu 450 kişi yüzde 100 hesap verdiler. Onların dışında hiç kimse, bu şekilde hesap verip kendini aklayamamıştır. Demin de dediğim gibi, her türlü mallarına, evraklarına el kondu, evleri aradı. Bu bakımdan bir tek onlar tamamen temiz oldukları tescil edilen insanlar oldular.

    Yani Yassıada Mahkemeleri DP milletvekillerini aslında akladı...

    Allah onları tertemiz insanlar olarak tescil ettirdi. 450'si birden, bir tanesinde bile hiçbir yanlış bulamadılar. Hakikaten, bu hiç kimseye nasip olmamış bir şeydir. Biz bir gün evde otururken, bizim evimize 15-20 kişi birden arama bahanesiyle daldılar. ''Ne arıyorsunuz'' demeye kalmadan kitaplıklar, çekmeceler boşaltıldı, kısacası evi yerle bir ettiler. Anlaşıldı ki mücevherleri arıyorlarmış.

    Annemin mücevheri olmadığından, hiçbir şey bulamadılar tabi. Buna çok şaşırdılar.Gelenlerden biri dedi ki, ''Benim hanımımın bile daha çok mücevheri var.'' Herkesin de evine bu şekilde girildi. Bizim evimizdeki tüm eşyalar, halılardan perdelere, süs eşyalarından mobilyalara kadar, tartıldı, fiyatları ölçüldü ve hangi tarihte hangi fiyata alındıkları istendi.

    Biz de bunların tek tek dökümünü yapıp Yassıada'ya gönderdik. Şu anda herhalde, böyle bir hesap verebilir miyim acaba diye düşünüyorum. Çünkü insan neyi, ne zaman, hangi fiyata aldığının tutanağını tutmuyor. Ama bize bunları tek tek yaptırdılar. Biz de beklenmedikleri şekilde bir liste çıkararak, bize karşı bu yöndeki suçlamalarını da bertaraf ettik.

    Tansel Çölaşan'ın, halkın 27 Mayıs'ı coşkuyla karşıladığına dair yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


    Ben Tansel Çölaşan Hanımın dediği gibi darbeyle insanların bayram ettiğine inanmıyorum. Öyle bir şey olmamıştır. Ancak birkaç şehirde, malum zümre tarafından darbe yanlılarının sevinç gösterileri oldu.

    Fakat halk darbeye asla sevinmedi, bilâkis darbeyi matemle karşılamıştır. Zaten halk sevinmediğini 1961 yılında oylarıyla göstermiştir. 1960 yılında şu anlaşılmıştır ki Halk Partisi artık bu memlekette oyla iktidara gelemeyecek. Onun için bu zihniyet ya darbe yoluyla, ya insanları kışkırtarak ya da yargı darbesi ile ülke yönetimine hâkim olmaya çalışıyorlar.

    Biliyorsunuz ordu artı CHP eşittir iktidar. Şimdi de ona benzer bir şekilde Halk Partisini halk iktidara getirmeyecek, çünkü onlarla halk arasında hiçbir yakınlık yok, olmadı da. Bu bakımdan halkın darbeyi desteklediğini ben düşünmüyorum.

    Babanızla ilk görüşmenizde neler yaşadınız?

    Babamla ilk defa Yassıada'ya gittiklerinden 8 ay sonra görüşebildik. Karlı bir zamandı. Bizim oraya gidişimiz de çok heyecanlı ve maceralı oldu. Yassıada'ya girebilmek için çok büyük çaba sarf etmek gerekiyordu. Dolmabahçe'den vapur kalkıyordu. Aileler için ayrılan 15 kişilik kontenjan dolarsa geri dönüyorduk.

    Hâlbuki yakınınız gelenler içerisinde sizi bekliyor, görmek istiyor. Ben de babamın üzülmemesi için sabahın çok erken bir saatinde Dolmabahçe'ye gidiyor, kontenjana dâhil olabilmek için, gençliğin de verdiği bir enerjiyle koşa koşa gidiyordum. Mahşer yeri gibi, herkes kendi derdinde idi ve bir şekilde kontenjan içerisine girmek istiyordu.

    Kontenjana girebilen aileler vapurun ambarında giderken, diğer gidenler normal yolcu kısımlarında gidiyorlardı. Yassıada'da barakalar vardı. Askerlerin nezaretinde bizim olduğumuz barakaya babam geldi ve o kadar uzun zaman sonra karşılaşmadan olacak, sadece sarıldık.

    Zaten yanı başımızda askerler dikildiğinden özel bir şey konuşmaya imkân yoktu. 15 dakika görüşmemize izin verdiler ve bu süre içerisinde de hiç konuşamadık, sadece babama uzun uzun sarıldık.

    Aileler dışında gidenler eğlence için, zevk için ve DP'li milletvekillerinin halini görmek için gitmekteydiler. Bu kişilere mahkeme esnasında yan kısımlardan yer verilirken bizlere en arkada yer ayırmışlardı.

    Biz milletvekillerini sadece mahkeme salonuna girerken görebiliyor ve oturduktan sonra da sadece başlarının arka kısımlarını görebiliyorduk. Ben de babamın kafasının arkasını iyice gözüme nakşedeyim, hep gözümde o kalsın diye başımı çevirmeden ona bakıyordum.






    Cemil YÜZER / Ankara
    29.05.2008


  4. #4
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ



    Darbeciler halk nezdinde mahkûm

    Duruşmalar esnasında da olumsuzluklar yaşadınız mı?

    Duruşmalar esnasında da bizlere çok baskı kuruyorlar, mahkeme esnasında konuşmak, işaretleşmek, selamlaşmak yok diye sürekli ihtarda bulunup, aksi takdirde de ''sizi salondan atacağız'' diye tehdit ediyorlardı.

    Nitekim benim kız kardeşim, yaşı 18 olur olmaz Vatan Cephesi duruşmalarından birine gitti. Babamın konuşması sırasında hakim 1-2 kere sert şekilde ihtar ediyor, ''Kendi savunmanı değil de DP'nin propagandasını yapıyorsun'' diye babamı salondan çıkarıyor. Bunun üzerine kardeşim de bu haksızlığa karşı biraz ileri geri konuşuyor.

    O yaştaki çocuğu, bir gazeteci oradaki subaya ihbar ediyor. Kardeşimi alıp, hiç kimseye haber vermeden nezarete götürüyorlar. Uzun aramaların neticesinde yerini tesbit ediyoruz. Orada, Allah razı olsun, bir albay kardeşime diyor ki, ''Ben sabaha kadar senin kapında bekleyeceğim. Sakın korkma sen!'' Sonradan dostlarımızın yardımıyla kardeşimi çıkartıyoruz.

    Bir röportajda darbeye, CHP'nin sert muhalefetinin neden olduğunu söylüyorsunuz. O zamanki CHP ile şimdiki CHP'nin politikalarını nasıl karşılaştırıyorsunuz?

    Bana göre değişen bir şey yok. Bir kere maalesef İnönü'nün Meclis'teki konuşmaları arasında ''Şartlar hazır olduğu zaman ihtilâl meşru bir haktır'' ve ''Sizi ben bile kurtaramam'' diye ifadeleri var. 555K olayından tutun da İnönü'nün partilisine sokakta kendini taşlattırma provokasyonu var.

    Yani Meclis'te sert muhalefet, dışarıda sert muhalefet... Babamın bu konuda vecize olabilecek bir sözü var, diyor ki: ''Allah hiçbir iktidarın karşısına Halk Partisi gibi bir muhalefeti getirmesin. Hatta Halk Partisi iktidar olsa, karşısına kendisi gibi bir muhalif çıkartmasın.''

    Bir de diyor ki, ''Bu memleket için Halk Partisinin muhalefette olmasındansa iktidarda olması daha iyidir.'' Muhalefet aslında her zaman yıkıcı olmak zorunda değildir. Muhalefet, tavsiyelerde bulunur, doğruyu yanlışı gösterir ve memleketin yararına ne varsa onu savunduğu takdirde, bu ülke için çok faydası olur.

    Fakat Halk Partisi gibi her kanuna, her meseleye, her icraata karşı çıkmak, mahkemeye götürmek, hangi iyi niyetle ifade edilebilir? Ayrıca Halk Partisinin halkla bir ilgisi, ilişkisi de yok. Yani tamamen kendi oluşturdukları bir dünya içinde yaşıyorlar. Bence şimdi de maalesef aynı derecede sert ve yıkıcı bir muhalefet izlediklerini düşünüyorum.

    Yassıada'da ve özellikle mahkeme ve hapishanelere nakiller sırasında içlerinde babanızın da bulunduğu milletvekillerine çok ağır fizikî ve sözlü müdahalelerde bulunulmuş. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

    Maalesef Yassıada'ya götürülürken babamları kargo uçağına bindiriliyorlar ve yere, kelepçeli bir şekilde oturtuyorlar. O sırada onlara deniliyor ki, ''1 saat 50 dakikalık benzinimiz var, yolumuz da 1 saat 30 dakika. Uçağın gidişatını etkileyecek herhangi bir hareket yapmanız durumunda sizi vur emri aldım. Ellerinizi dizinizin üzerinden kaldırmanız yasaktır.''

    Yassıada'ya ulaştıklarında, Harp Okulu öğrencilerini işte ''Bayar Harp Okulunu imha edecek, Konya yolunda öğrencilerini kıyma makinelerinde kıydırtacak'' diye başından beri kışkırtıldıkları için, DP'lileri düşman gibi görür olmuşlardı. Yassıada'ya geldiklerinde Fatin Rüştü Zorlu'yu tekmeleyerek indiriyorlar, milletvekillerine söyleyemeyeceğim kadar ağır hakaretler yağdırıyorlar. Bu arada babama da aynı muameleyi yapıyorlar.

    O sırada giymiş olduğu pantolonunu saklamamızı, çünkü üzerinde tekme izleri olduğunu söylemişti. Odalarına girdikten sonra bir vekil diyor ki, ''Ben artık yaşayamam.'' Babam dedi ki, ''Kendimize gelebilmek için hepimiz gidip elimizi, yüzümüzü yıkadık.'' Yani bu kadar feci bir şekilde Yassıada'ya naklediliyorlar. Aradan zaman geçtikten sonra, bu gibi görüntüleri sinemalarda gösterebilmek için başta Bayar olmak üzere koskoca insanlara film çektiriyorlar. Yassıada'ya gelişlerini, orada yemek yemelerini ve çok saygılı bir şekilde muamele gördükleri yalanını insanlara göstermek için, böyle bir şey yapıyorlar.

    Özellikle Fatin Rüştü Zorlu'ya fizikî anlamda çok eziyet yapmışlar. Babam'ın anlattığına göre bir defasında onu sorgudan geldiğinde gözleri şişmiş ve tırnakları sökülmüş bir vaziyette görüyor. Babama da en büyük işkenceyi manevi işkence olarak yaptılar. Bunu da, ailesine çok fazla düşkün olduğunu anladıktan sonra yapıyorlar. Biz her gün babama mektup yazıyorduk. Mektuplarımız da malum sadece 50 kelime için yazılabiliyordu.

    Yolladığımız mektupları, babama vermemek üzere onu cezalandırıyorlar. Yassıada'da bir odada 4 kişi olarak ranzalarda kalıyorlar. Odalarındaki küçük pencereden dışarıyı seyretmesinler diye camları siyaha boyuyorlar.

    Tevfik İleri Milli Eğitim Bakanı iken, müfredatta hiç bulunmayan din derslerini ilkokullarda seçmeli hale getirmişti. Fakat 12 Eylül darbesinden sonra din dersleri seçmeli olmaktan kalkıp, zorunlu hale getirildi. 27 Mayıs darbesinde irtica diye adlandırılan bir icraatın, 12 Eylül darbesinde bizzat darbeciler tarafından geliştirilmesini nasıl buluyorsunuz?

    Çok güzel bir noktaya değindiniz. Aslında burada çelişki yok, bu Türkiye'nin gerçeği. Daha doğrusu ''çelişki gerçeği.'' Eğer Halk Partisi veya yanlıları bunları yaparsa, hiç kimse bir şey demiyor. Aynı şeyi sağdan bir parti yapıyor olsa irtica olur, mahkemelik olur.

    Babanızın dinî noktada icraatlarını gerçekleştirirken, toplumdaki batıl inançların ortadan kalkması amacını güttüğünü görüyoruz. 'Doğru İslâmiyet'in insanlar tarafından anlaşılmasını babanız neden önemsiyor?

    Babam siyasete atılmadan önce, Samsun'da iken bir camide vaaz dinlerken, hoca, işlenen bir haramdan dolayı günahlarının affedilmeyeceğini söyleyip cemaati korkutunca, babam müdahale ediyor ve ''Cemaati korkutmayın, İslâmiyette her günahın affı vardır. Sizi şikâyet edeceğim'' diyor. Bunun üzerine hoca gelip özür diliyor ve ''Ben de böyle öğrendim'' diyor. Babam da bunun üzerine herhangi bir eylemde bulunmuyor.

    Öyle bir devir olmuş ki, hakiki din adamları çok az olduğu için ölüyü kaldıracak adam bulmakta zorlanılır olmuş. Din, bilen-bilmeyen insanların elinde kalmış. Onun için de batıl inançlar, hurafeler yayılmaya başlamış. Hakikaten mükemmel denilebilecek dinimiz, insanlara anlatılamamış. Bu nedenle başta İmam-Hatip okullarının ve İslâm Enstitülerinin açılması, münevver din adamlarının yetiştirilmesi ve onların da dinimizi insanlara doğru bir şekilde anlatması içindir. Bu okullarda da sadece din eğitimi değil, lisans dersleri, fen dersleri gibi diğer liselerde olan derslerin tümü vardı.


    Bediüzzaman da din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulmasını savunmuştur...

    Gayet tabiî. Bizim dinimiz zaten hiçbir zaman ilmi inkâr etmemiş, bilâkis, ''İlim nerede olursa olsun gidip alın. Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum'' düşüncesini muhteva etmiştir. Bizim dinimiz kadar çalışmayı, ilim öğrenmeyi teşvik eden bir din yoktur. Söylediğiniz gibi bir eğitim yokken ve dinî yönden insanlar batıl inançların etkisi altındayken yapılan yanlış hareketler, sanki İslâmiyet'in ve Müslümanlığın bir gereği gibi anlaşılıyordu. Bu eğitim sistemi, bunları ortadan kaldırmıştır.

    Tevfik Bey'le ilgili yazdığınız ve derlediğiniz kitapları vücuda getirirken, nelerle karşılaştınız?

    Öncelikle, babamın konuşmalarını derlediğimiz birinci kitap çıktı. Babam Kayseri cezaevinde kalırken hastalanmıştı. Bir müddet Kayseri hastanesinde yattı. Orada da çok kötü ve zor şartlarda, kırk derece ateş ve kapıda bekleyen askerle kaldı. Sanki oradan kaçacakmış gibi, hasta olmasına rağmen kapılar açık vaziyette kalıyordu. Babamı Kayseri'de ilk gördüğüm zaman o kadar zayıf ve halsiz bir durumdaydı ki neredeyse tanıyamamıştım. Sonra onu Ankara Hastanesine naklettiler. Burada o şartlar içinde hastane hekimi bize çok büyük imkânlar sağladı, kendisinden Allah razı olsun.

    Orada da kapıda asker bekliyordu, ama bize ziyaret günleri dışında da babamı görme izni verdi. İşte Ankara'daki hastaneye gittiğimiz günlerden birinde babam bana ''Sana bir vazife vereceğim'' dedi. Babam konuşmalarının hepsini irticalen yapıyordu. Radyo konuşmaları dışında tüm konuşmalarını metinsiz yapıyordu. Bana dedi ki, ''Yaptığım konuşmaları bir kitap haline getirmeni istiyorum. İnşallah sana ben yardım ederim, ama bana bir şey olursa da dedenler sana yardım edeceklerdir.''

    Babam maalesef hazırlığında bulunamadı, ama biz kardeşimle birlikte Milli Kütüphaneye gidip, kitabı hazırlamaya başladık. Biz o dönemde, insanlara selâm dahi vermiyorduk. Çünkü bizle yakınlığı var diye hemen gözaltına alınıyorlardı. Böyle olmasına rağmen kütüphanenin müdürü Adnan Ötüken bize çok yardımcı oldu. Kütüphanenin arşivinde, eski gazetelerdeki babamın konuşmalarını bulup, elimizle yazarak kitabı oluşturmaya başladık.

    Uzun süren gayret ve çalışmalardan sonra, gazeteler haberlerini, meclis konuşmalarını derleyerek Ayyıldız Matbaasının da ücretsiz olarak basmasıyla kitabı vücuda getirdik.
    Babamın Yassıada'dan bize yolladığı mektupların ve anılarının yer aldığı ikinci kitabı da babamın 8-9 tane hatıra defterinden yararlanarak meydana getirdik.

    Babanızın tüm defterlerine ulaşabildiniz mi?

    Maalesef hepsine ulaşamadık. Müdafaalarının müsveddelerini yaptığı ve Yassıada'da okuduğu Mesnevi ve Kur'ân-ı Kerim'le ilgili notlarını yazdığı iki defteri ortadan kaybolmuş.

    Kardeşiniz Cahit Bey bir söyleşide, ailelerini ''demokrat aile'' olarak tanımladıklarını söylüyordu. Bu demokratlık babanızın karakteristik özelliğinden mi geliyor?

    Tabiî, ondan ve annemden geliyor. Babam bir gün bize dedi ki, ''Size bir bilmece soracağım. Uçan Türk ne demektir bilin bakalım?'' Biz birer yorumda bulunduk ama bilemedik. Babam da dedi ki: ''Uçan Türk benim. Ben eve her zaman uçarak geldiğim için Uçan Türk benim.'' Babam, evine, yuvasına çok düşkün bir insandı. Babamla biz çok rahatça ve arkadaşça konuşuyorduk.

    Meselâ bazen, çocuk yaşta bile DP'nin icraatlarından tenkit ettiklerimiz oluyordu. Ve O da bize hiç üşenmeden, ''Siz çocuksunuz, anlamazsınız'' demeden uzun uzun anlatır, bizi ikna ederdi. Biz meselâ okuldan gelirdik. Öğle yemeğine hep beraber sofraya otururduk. Okulda ne yapmışsak tek tek anlatırdık. ''Demokrat aile'' dediğimiz de şu: Bizim evimizde devamlı sohbet ve konuşma ortamı oluyordu. Herkes istediği gibi fikrini açıklayabiliyordu. Birbirimize karşı saygımız, sevgimiz sonsuzdu.

    Babanız size mal-mülk değil, şerefli bir isim bıraktığını söylüyor. Bugün baktığınızda, cuntacılarla darbeye maruz kalanları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Geçenlerde birisi çok güzel bir şey söylemişti: ''Milli Birlik Komitesindekiler, Yassıada'daki hâkimler heyeti, şuan ancak melanetleriyle hatırlanıyorlar. Fakat bir Menderes, hiçbir zaman unutulmuyor.'' Gerçekten de yapılan güzel hizmetler, hiçbir zaman unutulmuyor. Fakat darbeyi yapanlar, tüm tarih boyunca unutulmaya ve kötü bir şekilde yâd edilmeye mahkûm olacaklardır.

    Şimdi baktığınızda, Sokrates hâlâ saygıyla hatırlanıyor ama ona zehir verenleri kimse tanımıyor. Babam bize maddî anlamda hiçbir şey bırakamadı ama bize ve inşallah bizim çocuklarımıza ölene kadar şerefle taşıyacağımız bir isim bıraktı. Bu da zaten hiçbir zenginlikle, maddiyatla mukayese edilemez.


    Cemil YÜZER / Ankara
    30.05.2008
    Yeni Asya

    Konu Müellif-e tarafından (14.06.08 Saat 17:12 ) değiştirilmiştir.



  5. #5
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Gayretli Cemil Yüzer kardeşimizi böyle bir çalışma vesilesi ile tebrik ediyoruz. Allah yar ve yardımcısı olsun.
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  6. #6
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ



    Adnan Menderes toprağa verilince,avukatlık cübbemi toprağa gömdüm

    Yassıada Duruşmalarında Merhum Adnan Menderes'in avukatlığını yaptınız. Bu nasıl gerçekleşti?

    Merhum Menderes ile tanışıyorduk. Yassıada'da iken bana bir mektup yazdı. Üç avukata kendisini savunmamızı istedi. Ben, Hüsamettin Cindoruk ve Burhan Apaydın bu işi üstlendik.

    Müvekkiliniz olarak Adnan Menderes'le ilk görüşmenizde neler yaşadınız?

    Rahmetli Menderes Beyefendi'yle ilk karşılaşmam şöyle oldu: Bir ikindi vakti Beyoğlu'ndaki Devran Otel'in lobisinde avukat arkadaşlarla otururken, içeriye üç subay girdi. ''Talat Asal kim?'' diye sordular, ''Benim'' dedim. ''Seninle Yassıada'ya gideceğiz. Adnan Menderes'le görüşeceksin'' dediler. Dolmabahçe rıhtımına geldik. Meşhur Lale Motoru'na bindik.

    Motora girer girmez küfrün ve hakaretin yağmuru yağmaya başladı. Bir 'vatan haini'ni savunduğum için ben de vatan haini olmuştum. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı savunduğum için hırsızdım, uğursuzdum, namussuzdum.

    Kadıköy'ü geçtikten sonra deniz öylesine kudurdu ki dalgalar güverteden aşıyordu. Hücumbotlar etrafımızda dolaşıyormuş. Yassıada iskelesine yanaştığımız zaman sırılsıklamdım. O halde elimde çantamla koğuşlardan ayrı olan bir binaya götürüldüm. Akşamın karanlığında içeri girdim, sanıyorum yemek salonuydu. Menderes ve Bayar hariç o binada kalan milletvekilleri o salonda yemek yiyorlarmış.

    Sonra dört subay geldi, onlar oturduktan sonra Adnan Bey'i getirdiler. El sıkıştık, oturduk. Yüzüme dikkatlice baktı, gözleri ve mimikleriyle beni tanıdığını anlattı.

    Bir subay ''Görüşme süresi yarım saattir'' dedi. Menderes, subaya döndü, yarım saatte ne konuşabileceğini anlatmak istedi, bunca zamandır yalnız kaldığını hiçbir şey bilmediğini söyledi. Subay böyle emir aldıklarını ifade etti.

    Karşılıklı oturduk, subaylar da etrafımıza oturdular. Cebinden Yenice sigarası çıkardı, yaktı. Çok zayıflamıştı, sigaraların birini diğerinden yakıyordu. ''Nasılsınız efendim?'' diye sordum. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki anlatabilmem mümkün değil. Sonra dudaklarında alaylı bir tebessüm meydana geldi.

    ''Kumandanların sayesinde iyiyim'' dedi. Bu sitemi orada bulunan subayların anlayabilmiş olduklarını sanmıyorum. Sonra ailesini, Berin Hanım'ı, Yüksel ve Mutlu Beyefendileri sordu. Merak edilecek bir şey olmadığını teselli maksadıyla anlatmaya çalıştım. Birdenbire gözleri buğulandı ve o buğulu gözlerle bakarken dudakları titredi ve sordu:

    ''Aydın nasıl?'' İyi olduğunu ve altını çizercesine güçlü bir sesle, metin olduğunu söyledim. Memnuniyetini hem gözlerinden gördüm, hem de sesinden duydum. Çantamı yerden aldım, masanın üzerine koydum. İçinde açılmış olan dâvâlara ait bilgiler, belgeler vardı. Bir subay ''çantayı niye açıyorsun?'' dedi, sebebini söyledim. ''Çantayı kapat, dosyaya bakman yasaktır'' dedi. Birbirimizden yaşlı gözlerle ayrıldık.


    Adnan Menderes'in toprağa gömülmesiyle, ben de cübbemi toprağa gömdüm'' diyorsunuz.
    Hukuka olan güveninizin kaybolmasından dolayı mı avukatlığı bıraktınız?

    Nefret ettim. Adaletin, siyasetin oltasına takılmasından nefret ettim. Adalet, adalet olmaktan çıktı. Adnan Menderes mahkûm oldu, asıldı, toprağa gömüldü. Ben de cübbemi toprağa gömdüm. O gün bugün avukatlık yapmıyorum.

    12 Eylül darbesiyle de siyaseti bıraktınız değil mi?

    Evet, çünkü artık hapishanede, hücrelerde yatmaktan, tehditlerden bıktım. 27 Mayısçılar tarafından hücrede yatırıldım. Eni yarım metre, boyu 1 metre olan bir hücreydi. Yatak yok, yorgan yok... Kimseyle beni görüştürmüyor, konuşturmuyorlar, saatin kaç olduğunu dahi söylemiyorlardı.

    Ondan sonra Balmumcu Hapishanesine nakledildim. Oradan tahliye edildikten sonra duruşmalara devam ettim. Onun için 1980 yılı 12 Eylül'ünde bunlara tekrar maruz kalmamak için siyaset hayatıma son verdim.

    Yassıada duruşmaları sırasında yaşadığınız en ilginç hadise nedir?

    İmar Dâvâsı görülüyordu. Onun Genel Müdürü bir kitap yayınlamış, o kitapta Demokrat Parti'nin İstanbul'daki imar faaliyetini methetmiş. O zaman Sosyal Sigortalar Kurumunun bundan kâr ettiğini beyan etmiş. Bu kişi şahitliğe geldi, bir görseniz, tamamen yazdıklarının tersine konuşmaya başladı. Benim elimde kitap var, Başol'dan söz istedim. ''Soru soracağım'' dedim, izin vermedi.

    Çünkü biliyor elimdeki kitapta yazılanların anlattıklarını çürüteceğini. ''Vereceksin, vermem'' derken, öyle bir hal oldu ki beni karga tulumba mahkemeden dışarı attılar ve mahkemeyi bir süre tatil ettiler. Beni dışarı çıkardıklarında, orada Menderes'in odasında muhafızlık yapan bir üsteğmen bana, ''Senin müvekkilini asacağız!'' dedi. Bunun üzerine ben de lâyık olduğu cevabı ona verdim.


    Duruşmalar esnasında sizi askerlik yapmanıza rağmen asker kaçağı olarak tutuklamışlar. Bu hadise nasıl gelişti?

    Ben bir dâvânın müdafaası sırasında şöyle söylemiştim: ''Güneş batarken gölgeler büyük olur Reis Beyefendi.'' Yani, siz benim müvekkilimi mahkûm edeceksiniz, ama güneş batmayacak ve gölgeleri büyük olacak mânâsına geliyordu.

    Ertesi gün gazeteler, ''Adnan Menderes'in Avukatı Talat Asal, Menderes'i güneşe benzetti'' diye çıkınca, onun ertesi sabah müthiş bir tertibat alınmış ve Yassıada'ya asker yığdırılmıştı. ''Gemiden inilmesi yasak'' dediler. İnmedik ama ''Ne oluyor? Müvekkillerimize bir şey mi oldu? Ada'da isyan mı çıktı?'' diye merak ettik. Gelen seyircilerin de gemilerden inmelerine müsaade edilmiyordu.

    Nihayet gemiye bir subay girdi. ''Talat Asal burada mı?'' diye sordu. Orada olduğumu söyleyince, ''Bizimle gel'' dediler. Yassıada'da kule gibi bir yer vardı, Komutanın odasına götürdüler. Ondan sonra vapuru boşalttılar. Sonradan anladık ki, meğer o kadar tedbir benim için alınmışmış. Ben o zaman 54 kilo ağırlığında, incecik, genç bir adamdım.

    Yassıada Komutanı Tarık Güryay bana, ''Sen askerlik yapmamışsın'' dedi. ''Nasıl olur Tarık Bey, siz Ankara'da karşı karşıya gelirdik. Benim askerlik yaptığımı bilirsiniz'' dedim. ''Hayır, ben bilmiyorum, burada öyle yazıyor'' dedi.

    Bana ''bekle'' dediler, dışarıya çıktım. Beni bir vasıtaya bindirdiler. Meğer o vasıta tank ve top çıkarma vasıtasıymış. Tek başına 54 kilo bir adamı, tank, top çıkartan bir vasıta ile büyük bir gürültüyle götürdüler.

    Sanki tekrar bir darbe oluyormuş gibi, Büyükada'nın önünde insanlar belirdi. İçinden çıka çıka, elinde bir çanta ile 54 kilo zayıf, siyah dalgalı saçlı bir adam çıktı.

    Sonra beni askerlik şubesinde bir yüzbaşının önüne götürdüler. Yüzbaşı, olmadık hakaretler yaptı. ''Hırsızların avukatı, namussuz'' şeklinde lâflar sarf etti. Bir dövmediği kaldı. Beni bir albayın önüne götürdü. Albay da bana hakaretler yağdırdı. Yüzbaşıya, ''Çıkabilirsin ben hallederim'' dedi.

    Yüzbaşı odadan çıktıktan sonra,
    ''Beyefendi affedersiniz, ben Adnan Menderes'in ve onu müdafaa ettiğiniz için zât-ı âlinizin hayranıyım.
    Ama yüzbaşının önünde böyle yapmaya mecburdum. Onlar ihtilâlci subaylar, lütfen kusuruma bakmayın'' dedi.
    Sonra beni polislere teslim etti. Polisler resmî elbiselerini değiştirip sivil elbiselerini giydiler. ''Sizi resmî elbise ile götürmekten utanırız'' diye konuştular.

    Ankara'ya telefon edip, benim askerliğimi yaptığıma dair yazı gönderilmesi gerekiyordu. Benim Ankara'ya telgraf çekecek ve telefon edecek param yoktu. Onun üzerine postane müdürü, ''Parasını ben vereceğim, Ankara'ya telefon edin'' dedi. Ankara'ya telefon ettim. Sonra beni Eminönü karakoluna götürdüler. Yazı gelince nezaretten bıraktılar. Yani, askerlik yaptığım halde yeniden askere almaya kalktılar.



    Cemil YÜZER / Ankara
    31.05.2008
    Yeni Asya


  7. #7
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ


    Devam eden sancılar, 27 Mayıs'ın bir neticesidir

    ADNAN MENDERES'İN AVUKATLIĞINI YAPAN TALAT ASAL: ''27 MAYIS OLMASAYDI, TÜRKİYE EN AZ İTALYA KADAR EKONOMİK GÜCE VE SİYASÎ İSTİKRARA KAVUŞMUŞ OLACAKTI. ŞU AN DEVAM EDEN SANCILAR, 27 MAYIS'IN BİR NETİCESİDİR.''

    Yassıada'da Demokrat Parti milletvekilleri genel olarak ''Anayasayı ihlâl etme'' suçundan yargılanıyorlardı. Oysa 27 Mayıs darbesi ile anayasa toptan uygulama dışı bırakılmamış mıydı?

    1924 Anayasasına göre milletvekilleri, yaptıkları konuşmalarla, verdikleri oylarla mesul tutulamazlar. Bunun dışına çıkılarak, anayasayı cebren ilgaya teşebbüs fiilinden muhakeme ettiler. 1924 Anayasasının bazı maddelerini kaldırdılar, fakat kaldırılmayan maddelere göre anayasa yürürlükteydi, Millî Birlik Komitesi ona riayet etmedi.

    Komite, anayasanın tüm maddelerini, bütün hukuk esaslarını ve ahlâk kaidelerini ihlâl etmiştir. Ahlâkla terbiye edilmemiş olan akıl felâkettir. Hukukun bir zaman mahkûm etmediğini ahlâk mahkûm eder. Bunlar hem hukuku ihlâl etmişlerdir, hem de ahlâka mugayir hareket etmişlerdir. Bu itibarla, 27 Mayıs Türk siyasî tarihinin kapkara bir sayfasıdır ve bir rezalettir.


    ''Yeri göğü değiştirseydik, yine de netice alamazdık. Çünkü mahkeme peşin hükümlüydü'' diyorsunuz. Yassıada Mahkemelerinin neticesi önceden belli ise, duruşmalar ne maksatla yapılmıştır?

    Rahmetli Adnan Bey hakkında birçok dâvâ açılmıştır, ama benim Menderes'le konuşma müddetim haftada bir gün yarım saat idi. Daha ''Merhaba, nasılsınız, iyi misiniz?'' demeden yarım saat dolar, Karadeniz Hava Kuvvetlerine bağlı subaylar konuşmayı keserler. Hatta benim tuttuğum notları elimden alırlardı. Bu nedenle tam ve doğru bir müdafaa yapmak vasıl olamamıştır.

    Aslında, Yassıada duruşmalarında, pek bilinmeyen bir hukuk rezaleti var. Onu size anlatmak istiyorum. Rahmetli Beyefendi ile dâvâlar için ilk karşılaşmamızda bana sorduğu ilk sual şu olmuştur: ''Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu değişti mi?'' Ben de, ''Değişmedi, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre muhakeme edileceksiniz'' dedim.

    O da bana, ''Değişmiş. Yeni kanuna göre redd-i hâkim talebinde ve tahkikatın genişletilmesi hakkında talepte bulunamayacağız'' dedi. Nitekim Başol ''Sizi buraya tıkan kuvvet, böyle istiyor'' demesine rağmen, redd-i hâkim talebinde bulunamadık. Yani, her vesileyle görüşünü, kanaatini izhar ettiği halde, ''Sizi reddediyoruz!'' diyemedik.

    Ayrıca, tahkikatın genişletilmesine dair yapılan taleplerin hepsini reddettiler. İddia olarak diyorlar ki, ''Sen örtülü ödenekten şunu, bunu yapmışsın.'' Ben diyorum ki, ''Efendim, örtülü ödenekten sarfiyat yapılmamıştır. Onların çeklerini müvekkilim Osmanlı Bankasına vermiştir. Binaenaleyh, Osmanlı Bankasından banka ekstrelerinin istenmesini, tahkikat gelişirse dâvânın uzamasını talep ediyorum.''

    Netice olarak ''Tatbikatın genişletilmesine sebep olduğu için talebin reddine karar verilmiştir'' sonucu alındı. Yani, onlar iddiada bulunmuşlar, iddianın yanlış olduğuna dair delil sunmayı bile imkânsız hale getirmişlerdi. Bu itibarla, bu bir hukuk rezaletidir. Müdafaa hakkı tamamıyla elimizden alınmıştır.


    Sizin de belirttiğiniz, Salim Başol'un dâvâ esnasında Samed Ağaoğlu'nun bir itirazına karşılık söylediği meşhur ''Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor'' sözü var. Bu ifade ne mânâya geliyor ki, bu kadar meşhur oldu?

    Merhum Samed Ağaoğlu yapılan uygulamaya itiraz ederek, ''Sizin bahsettiğiniz sanıklar, sokaklarda geziyor. Biz ise burada yargılanıyoruz'' demiştir. Bu itiraza karşı, Salim Başol da ''Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor'' demiştir.

    Yani Salim Başol, kuvvet ne isterse öyle yaparım demek istiyor. Bu ifadenin mânâsı budur. Nitekim Başol, kararlarını da kuvvet, güç nasıl istediyse öyle vermiştir. Yassıada Mahkemesi muhakeme etmek için değil, mahkûm etmek için kurulmuş bir ''güya'' mahkemedir. Onun için de ekseriyete mahkûmiyet kararı verilmiştir.


    Alparslan Türkeş, darbeden yıllar sonra DP'li milletvekillerini yargılayacak hâkimleri seçerken, sanıklara idam kararını verebilecek hâkimleri tercih ettiklerini, Millî Komite Birliğini dinlemeyip, idam vermeyecek hâkimlerin elendiğini açıklamıştı...

    Bu heyeti seçen kuvvet, yani 27 Mayısçılar, kendilerinin emirlerine uygun hareket edecek kişileri seçmişlerdir. Nitekim Samet Ağaoğlu'nun kardeşi Avukat Süreyya Hanıma, hâkimler heyetinden birisi, ''Biz kararlara sadece imza attık'' demiştir. Yani, hâkim olan kuvvetin emrini tatbik etmişlerdir. Bu kuvvet, Yassıada'da Rahmetli Bayar'a, Menderes'e ve tüm DP milletvekillerine yapılmadık işkence bırakmamışlardır. Tüm bu olanlar nedeniyle, Yassıada, 20. asrın yüz karası olmuştur.

    Kitabınızda, 27 Mayıs sürecinde yaşadığınız her şeyi açıklayamayacağınızı belirtmişsiniz. Bunun sebebi nedir?

    Çünkü her şeyi söylemeyi istemedim, halen de istemiyorum. Bundan ötesini söylemem doğru değildir. Türkiye'de huzurun bozulmasını, insanların karşı karşıya gelmesini istemiyorum.

    Çok daha ağır muameleler, işkenceler cereyan etmiştir. Bu itibarla, yarayı bir kat daha deşmeyi, yaranın üzerine tuz basmayı arzu etmediğim için böyle söylüyorum. Kitabımda anlatılanlardan daha vahim değil, çok daha vahim hâdiseler cereyan etmiştir. Bu nedenle huzuru bozmamak için, insanların birbirlerine karşı düşman hissine kapılmamaları için söyleyemiyorum.


    Son olarak, 27 Mayıs'ın getirileri, götürüleri ne olmuştur?

    Benim siyaset literatürüne giren 27 Mayıs'la ilgili bir teşhisim vardır. 27 Mayıs Türk siyasî tarihinin kapkara bir sayfasıdır. Bunun neden böyle olduğunu anlamak için, tarihin diğer sayfalarına bakmak gerekir. Demokrat Parti, sıradan bir hareket değildir. DP, Türk siyasi hayatının gelişmesinin neticesidir.

    DP'nin iktidara gelişi, birçok siyaset bilimcinin ifadesiyle ''beyaz bir ihtilâl''dir. 1938'den sonra toplanan Halk Partisi Kurultayı, o zaman İsmet Paşa'yı Millî Şef olarak tayin etmiştir. Orada bir vaziyet meydana getirilmiştir.

    O da şudur: ''Millî Şef'i kimse tenkit edemez, kimse onun aleyhinde konuşamaz.'' Bu nedenle 1938-1950 arası, bir istibdat rejimi olmuştur. Bu dönemde, yol vergisi, hayvan vergisi gibi hiçbir dayanağı olmayan, ekonomik hayatı felç eden, insanları fukaralaştıran vergiler konulmuştur.

    27 Mayıs Türk siyasî, ekonomik ve sosyal hayatının 50 sene geriye gitmesine neden olmuştur. Bugün 27 Mayıs olmasaydı, Türkiye en az İtalya kadar ekonomik güce ve siyasî istikrara kavuşmuş olacaktı. Şu an devam eden sancılar, 27 Mayıs'ın bir neticesidir.

    Aslında, 27 Mayıs bir komitenin değil, asker-sivil bürokrasinin, millet iradesine tahammül edemeyişinin neticesidir. Çünkü Türk milleti, 1950 seçimlerinde, millet olma imkânına kavuşmuştur. Asker-sivil bürokrasisi bu zihniyeti reddetmiş bir 27 Mayıs'ın hazırlayıcısı olmuştur. 27 Mayıs'ın bir ürünü olan 1961 Anayasasının bir ibaresinde Adnan Menderes hükümeti için ''Meşruiyetini kaybetmiş iktidar'' denilmektedir.

    Oysa 1961 seçimleri göstermiştir ki, Halk Partisi yani 27 Mayıs hareketinin sebepçileri ve yandaşları ekseriyeti bulamamışlar, fakat Demokrat Partinin taraftarı olarak kendini gösteren kuvvet Meclis'te ekseriyeti temin etmiştir. Özellikle de 1965 seçimlerinde millet, 27 Mayıs'ı mahkûm etmiştir.

    Cemil YÜZER
    01.06.2008
    Yeni Asya


  8. #8
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ



    Öğrencim Tansel Çölaşan'a dersini iyi öğretememişiz

    27 Mayıs ihtilâlinin şahitlerinden Prof. Dr. Yaşar Karayalçın ile Ankara Üniversitesi Bankacılık ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsündeki bürosunda görüştük. Uzun yıllar hocalık yapmış olan Karayalçın, Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan'ın da hocası. Talebesinin 27 Mayıs'la ilgili yorumlarını kendisine hatırlattığımızda önce acı tebessümde bulunuyor ve ''Demek ki iyi öğretememişiz'' demekten kendini alamıyor. Ayrıca Demokrat Parti hükümetinde Millî Eğitim, Ulaştırma, Bayındırlık ve devlet bakanlıkları yapan Tevfik İleri'nin akrabası olan Karayalçın, 27 Mayıs darbesiyle ilgili yaşadığı ve daha önce hiçbir yerde anlatmadığı ilginç anılarını bizimle paylaştı.

    27 Mayıs askerî darbesini halk nasıl karşılamıştı?

    O zamanki askerî kadrolaşma dolayısıyla askerler iş birliği yaparak bu felâketin Türkiye'nin başına gelmesine neden oldular. Ama koskoca bir devlet; Genelkurmay'ı var, istihbarat teşkilâtı var. Bunlar olmasına rağmen darbenin farkına varamadılar veya tahmin edemediler fakat olay cereyan etti. Olayın hukukî bakımdan savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Bu bir sosyal felâkettir, olmaması gerekirdi. Bütün mesele, işin özeti, bu felâketten toplumun ders almasıdır.

    Aslında 27 Mayıs'ta da, ondan sonraki darbelerde de seçime gidildiği zaman askerî idareleri toplum desteklememiş, onların adayları da başarılı olamamıştır. Ama maalesef 27 Mayıs'la darbelere bir yol açılmıştır. Siyasî partiler de bundan ders almamıştır. Arkadan gelen darbelerde, kendi aralarındaki rekabet dolayısıyla Türk toplumuna huzur getirememişlerdir. Bu çok acı bir gerçektir. Hâlâ daha bu problemler devam etmektedir.

    Olaya bir hukukçu gözüyle baktığınızda, cereyan eden hadiseleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Hukukçu olarak benim söyleyebileceğim; 27 Mayıs hazin bir hadisedir. Olanlar bir hukukçu olarak değerlendirildiği takdirde, esef duymamaya imkân yoktur. Örneğin Yassıada duruşmalarına baktığınızda, işlenen hukuk cinayetlerini apaçık görürsünüz. Mahkeme Reisi olan Salim Başol, hukukçu falan değil, askerlerin emrinde hareket eden biridir. Mahkemede Samet Ağaoğlu'nun itirazına, ''Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor'' diyor. Bunu söyleyen bir adamın artık hâkimlik vasfı kalır mı?

    Şöyle düşünüyorum ki; bunu da kaşımamak gerektir. Bugünkü problemlerin halledilmesi konusunda bütün mesele ilgili olan tarafların gereken dersi çıkarmaları, akıllarını başlarına getirmeleri ve bir daha da Türkiye'yi askerî darbeye maruz bırakmamalarıdır.

    27 Mayıs'tan önce bir darbe olacağını hissetmiş miydiniz?

    Darbeden önce, artık herkes tarafından yaklaşan bir büyük olay bekleniyordu. Ben Tevfik Bey'in evine gittim. Kendisi benim hemşehrim ve akrabamdır. Ayrıca da çok sevdiğim, saydığım dürüst bir insandı. Pencereden dışarıya bakıp, ''Artık her şey bitti'' dedi. Ben de ''Ordu ne zaman ve ne şekilde hareket edecekse, bu iş de o şekilde bitecektir'' dedim.

    Aslında benim bu konuda şöyle bir anım olmuştu: Darbeden birkaç ay önce, ''Darbe olur mu olmaz mı?'' tartışmalarının olduğu sırada ben doçenttim. Uludağ'a giderdim. O zaman Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitümüz yeni kurulmuştu. Uludağ'da İş Bankasının bir oteli vardı. Değişik meslekten insanlar geliyordu. Bir tane gazeteci hanım vardı. O zaman tartışılan konu şu:

    Türkiye'de ihtilâl olur mu olmaz mı? Ben de onların arasında bir hukukçu olduğumdan bu soruyu bana soruyorlardı. Benim verdiğim ve hâlâ aynı kanaatte olduğum cevap şudur:

    ''Her toplumda bir şeyler olabilir. Bu, bir çocuğun şişirilmiş bir balonla oynaması gibidir. Çocuk balonu evirir çevirir, balonu patlatacak en sert hareketlerde bulunur. Sonunda balon patlar. Patladıktan sonra da ağlamaya başlar. İşte, bütün mesele iktidarın ve muhalefetteki partilerin balonu patlatmamak konusunda gereken itinayı göstermelerindedir. Balonla oynarlarsa, bir gün mutlaka o balon patlar.''

    Bu cevabım üzerine o gazeteci hanım köşesinde, ''Uludağ'da konuştuğumuz hukuk profesörü Yaşar Karayalçın, ihtilâl olur dedi'' diye yazdı. Benim anlatışımla gazetede yazılan ifadelerin arasında bir fark olduğunu o hanımın bilmemesine imkân var mı?Tabiî ki yok... Bu yazıyı Tevfik İleri okuyunca, ''Yaşar nasıl böyle söyler?'' diye çok üzülüyor. Ben bir hukukçu olarak darbe olmasını hiç ister miyim? Ama maalesef, bu demokrasi balonuyla oynanmıştır, oynanmıştır ve sonunda demokrasi balonunu patlatmışlardır.

    İsmet İnönü'nün o dönemdeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    2. Cihan Harbinden sonra koskoca Rusya ''güm'' diye gitti. Ben İstanbul'a gittiğimde Rus temsilcisi bir hukukçu profesör gelmişti. Şimdi onlar kendi hukuklarını, yani Sovyet hukukunu, demokrasiye ve özel mülkiyete dayanan bir sisteme çeviriyorlardı. İlk defa Rusya'da başlıyor bu. Diğer Sovyet rejiminin etkisi altında kalmış olan Orta Asya Türk Devletlerinde de cereyan ediyor. Enteresan bir faaliyet olduğunu gördük.

    Daha sonra bu demokrasi akımı, bize de sirayet etti. 1946'da seçim yapıldığı vakit Halk Partisi çok seçim oyunları yaptı. Mazbataları değiştirdiler diye dedikodu yayıldığından, İnönü psikolojik bakımdan büyük bir sarsıntı geçirdi.

    Hatta şu rivayet edilir: Bazı subayların İnönü'yü ziyaret edip, daha o zamandan ''Paşam emrinizdeyiz'' dediklerini de duymuşuzdur. Tabiî senelerce başbakanlık yapmış, 2. Cihan Harbinden sonra dönemin değişmez Genel Başkanı İnönü, Demokratların çok güçlü bir oyla kazanmalarını psikolojik bakımdan hazmedemedi.

    Biraz önce Yassıada'daki hukuk cinayetlerine değindiniz. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

    Boyutu küçük fakat çok önemli bir kitap yayınlanmıştı, ''Yassıada'da Yaptırılmayan Son Savunmalar'' diye. Bir sanığın son savunmasını almak hem yasal, hem de ahlâkî bir vecibedir. Fakat bazı idam edilen ve hapisle cezalandırılanların savunmaları alınmamıştır. O savunmaları bu kitapta okumuştum. İçlerinde çok enteresan ve acı olanları vardı.

    Onların yaptırılmaması da Salim Başol ve onun zihniyetinde olan insanlar için hukukî bakımdan utanç verici bir hadisedir. Belki Demokratların da taktik hataları olmuştur. Ama yine de her zaman Türkiye'nin en dürüst iktidarı olmuşlardır. Benim kesin müşahede ettiğim bir şey var ki, Demokrat Parti dönemindeki kadar -özellikle de parasal bakımdan- dürüst bir iktidar gelmemiştir.

    DP'lilerin ne denli dürüst olduklarına dair şöyle bir anım vardır: Bir gün ben Samsun'a gitmiştim. Tevfik İleri Samsun'da Trafik Bölge Müdürü olarak çalışıyordu o dönemde. Bafra'ya gidecekti. Ben Bafra'yı hiç görmemiştim. Bana ''Gelir misin?'' dedi, ben de ''Tabiî gelirim'' dedim. Başka bir arkadaşı da vardı. Yolda telefon edecekler, devlet parasını boş yere sarfetmeme yollarını uzun uzun düşünmüşlerdi.

    Bir de Yassıada'da hırsızlıkla, devletin parasını çalmakla itham edilmişlerdi?

    Evet. Yani bir telefon açma hadisesinde bile ''Bizim devletin parasını kullanmaya hakkımız yoktur'' deyip, çözüm aradıklarını bizzat yaşamışımdır. Hataları olmuş olabilir fakat DP'liler icraatlarını, millete dürüst bir şekilde hizmet etmek için, şartların daha iyi olması için yapmışlardır kanaatindeyim. Yani bilerek veya isteyerek devletin parasını yediklerini veya yedirdiklerini sanmıyorum.

    Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan'ın 27 Mayıs'la ilgili görüşleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Aslında Tansel Çölaşan benim ilk öğrencilerimdendi. Kendisine demek ki iyi öğretememişiz ki o açıklamaları yapmış. Her insanın sağlık açısından çok iyi, sıhhatli günleri vardır. Fakat bazen de sıkıntılı, bunalımlı günleri olmuştur. Toplumlar da aynen böyledir. Demokrasi kolay bir şey değildir.

    Demokrasi, bazı gerçekleri kabul etme olgunluğuna sahip olan toplumlarda ancak söz konusudur. Hele hele bizdeki siyasî partilere bakınca, bunun toplum bakımından çok sakıncalı olduğu kanaatindeyim. Yani, bu kadar sene sonra bile hâlâ Türkiye'de demokratik düzen tercih edilebilen bir sistem olmayacak mı? Ama ben askerî rejim dâhil, Türkiye'de 27 Mayıs'ta başımıza gelenleri hep sivil görünümlü askerlerin hazımsızlığında görüyorum. Ülkemize yazık olduğu kanaatindeyim.

    Son olarak, bugüne baktığımızda siyasilere ve topluma ne gibi önerileriniz olacak?


    Tüm bu olanlardan sonra, yaşadığımız döneme bakıyorum da hâlâ daha toplumda sorumluluk taşıyan insanların, olanlardan yeteri kadar ders almadıklarını görüyorum. Toplumun haklarına sahip çıkması lâzım... Şu an zor günler yaşıyoruz. Bir tarafta demokrasi, bir tarafta yargı... Bir söz vardır, ''Tarih tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsa tekerrür eder miydi?'' diye. Geçmişten hâlâ ders almamış olanlar var, hâlâ Türk toplumunu tanımayanlar var. Vicdansızlıktır bu.

    ''Halk Partililer 46 seçimlerinde oylarımızı değiştirmemizi istediler.''

    1946 senesinde, Demokrat Parti yokken Türkiye bir bunalım geçirdi. İnönü Cumhurbaşkanı iken, Türkiye'de siyasî bir patlama veya olumsuz bir şey olacak havası vardı. İnönü bunu fark etti, bir beyanname ile ortalığı yumuşatmaya gayret etti ve çok partili hayata geçilip, seçime gidileceğini ilân etti. Bir seçim kanunu çıkarıldı.

    O zaman ben asistandım. Seçim kanununu aldım, köyümüze gittim. Dedim, ''Bakın, kanuna göre kime oy vermek istiyorsanız, tereddüt etmeden, endişe etmeden oyunuzu ona verin.'' O zamanlar açık oylama olduğu için, ''Halk Partisine vermezsek acaba başımıza bir şey gelir mi?'' diye bir korku vardı. Rahmetli Tevfik İleri bile, kendi köyünde dahi halkın korkusundan oy alamamıştır. Fakat bizim köyde, benim ikazımdan olacak Demokrat Parti çok oy almıştı.

    Seçim akşamı bir de baktım muhtar, Halk Partisinin o zamanki başkanı Balta Ailesinden Tahsin Bekir Balta ve birkaç kişi bizim eve geldiler. ''Ne var?'' dedim. ''Oy mazbatalarını değiştireceksiniz.'' dediler. Ben de dedim ki, ''Bakın. Kanun açık, seçim kanunu isteyenin, istediği kişiye oy verebileceğini söylüyor. Bu yapmaya çalıştığınız bir suçtur. Böyle bir şeyi katiyen kabul edemeyiz.''

    Bunun üzerine çekip gittiler. Ankara'ya döndüğümde, O zaman fakültede dersler başlamamıştı. Benim asistanı olduğum Alman hocamla beraber çıktık, Kızılay'a doğru gidiyoruz. Yolda hoca durdu, başka şeylerden konuşurken ''Yaşar Bey'' dedi. ''Buyurun hocam'' dedim. ''Siz evleniyor musunuz?'' dedi. ''Hayır efendim, böyle bir şey yok. Ama bu şimdi nereden çıktı?'' dedim. O zamanlar asistanlık kanunu falan yok, Hoca istese bir sözüyle beni görevden alabilir.

    Hocam bana cevap olarak dedi ki, ''Bana rektör telefon etti. ''Yaşar Karayalçın diye bir asistan varmış, onu tanır mısınız?'' dedi. Ben de iyi bir sebepten dolayı sorduğunu düşünerek ''Tabiî benim asistanımdır, çok kabiliyetli ve beceriklidir'' deyip seni methedince, rektör teşekkür edip telefonu kapattı.''

    Şimdi, hocamla aramızda geçen bu diyalog, o zamanki zihniyeti çok açık bir şekilde gösteriyor. Memlekette isteğine karşı çıktığım Halk Partili Tahsin Bekir Balta, parti genel merkezine telefon edip, benim böyle bir davranışta bulunduğumu bildiriyor. Merkez de Rektör'ü arayıp, beni asistanlıktan atmalarını istiyor. Rektör fakülteyi arıyor, işe bakın telefona beni en çok seven hocam çıkıyor. Belki de onların zihniyetinde biri olsaydı, işime anında son verilecekti. İşte Halk Partisi budur.

    DARBEYİ 1 GÜN ÖNCE RUYAMDA GÖRMÜŞTÜM

    Türkiye'de darbe olacak rivayetleri vardı. 26 Mayıs günü evde oturup, radyo ve gazetelerde, sürekli ''darbe olabilir'' haberleriyle meşgul olurken, uyuya kalmışım. Rüyamda, birkaç dost bir araya geliyoruz. Bir arkadaşımızın eşiyle evlilik yıl dönümüymüş. O zaman Kızılay'da güzel bir lokanta vardı, oraya gidelim dediler. Kalktık oraya gittik. Yemek yerken, birden bir hareket oldu dışarıda. Birileri hızlı hızlı bir tarafa gidip geliyordu. Garson geldi, ''Efendim ihtilâl oluyor'' dedi.

    O dönemde senatör olan ve masamızda olan akrabam Prof. Necip Danışoğlu'nun arabası dışarıda duruyordu. ''Necip, arabanın anahtarını ver gidip bakıp geleyim'' dedim. Dışarı çıktım, Kızılay'dan Maltepe taraflarına bakıyorum. Bir tank tam orada, kavşakta duruyordu. Ben bunu görünce dehşet içinde kaldım. Hemen lokantaya geri döndüm. Dostlarımızla arabaya binip, eve döndük. Aradan biraz zaman geçtikten sonra radyodan ''Darbe başarılı olamadı'' diye duyuruldu. Bir gün önce gördüğüm rüyayı, ertesi gün yaşamış oldum.

    (Son)


    CEMİL YÜZER
    02.06.2008
    Yeni Asya


  9. #9
    Yasaklı Üye halenur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    2.932

    Standart

    Allah razi olsun...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Evlatlar arasinda ayrimcilik
    By *SAHRA* in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 18.01.14, 11:07
  2. Demokrasi ve Din
    By sonadem in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.12.12, 11:40
  3. Havf ve reca (korku ve ümit) arasinda olmaya dair hutbe...
    By gamze-i_dilruzum in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28.11.12, 20:30
  4. Bediüzzaman ve Demokrasi -2
    By Melis in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 25.01.09, 13:28
  5. Darbeli Demokrasi
    By Barbaros in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 23.11.06, 13:33

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0