[Yorum - Mustafa Armağan] Gülün fethi

Eşrefoğlu al haberi, bahçe biziz, gül bizdedirBiz şâh-? merdân kuluyuz, yetmiş iki dil bizdedir.Temeşvarl? Gazi Hasan Dede var?m?z? yoğumuzu özetlemiş işte şu iki laf içinde. ?nsanl?k bahçesinin bahç?van? olduğunun bilinciyle hareket eden bir medeniyet, bu bahçenin gövdesine serdiği bin bir kokulu güle erişmek üzere yola koyulmuştu.

Bu hedefe doğru giderken, bahçesini büyütürken, yeni güller eklemeyi ihmal etmemiş, “yetmiş iki dil”in konuşulduğu ve bir arada yaşat?ld?ğ? bir dünyan?n, Avrupa’daki anl? şanl? ütopyalar?n ancak silik kopyalar?n? sunabildiği “insanl?k bahçesi”nin temellerini atm?ş, atmakla da kalmam?ş ve yeryüzüne “?stanbul” gibi bir mucizeyi, üflediği kutlu rüzgârlar?n aras?na bir avuç tohum gibi saçm?şt?. Medine’de, G?rnata’da, Bağdat’ta, Semerkand’da, Konya’da kurduğu bahçelerden bir bahçe olacakt? ?stanbul.
?şte ?stanbul’un (’Kostantiniyye’nin) 29 May?s 1453’teki fethi, birçok başka aç?dan olduğu kadar yeryüzünde yeni bir medeniyet kurma çabas?n?, bir medeniyet projesini temsil ettiği için de önemlidir ve günümüzde as?l bu yönüyle anlat?lmal? ve anlaş?lmal?d?r. Art?k şu gemilerin karadan yürütülmesi, surlara yeniçeri t?rmand?r?lmas?, Ulubatl? Hasan’?n kan revan içinde temsilleri, döktüğümüz dev toplar?n surlarda ne muazzam gedikler açt?ğ? edebiyat?n? bir kenara b?rakmal? ve ille de fethin tarihini anlatacaksak, onun hangi medenî-kültürel ham-lelerin tetikleyicisi olduğunu ve ?slam’?n yeryüzünü büyük bir bahçe haline getirme idealinin hangi noktas?n? işgal ettiğini dikkatle tespit etmeliyiz. Ancak bu suretle Fatih’in kafa ve gönlündeki hakiki fethin, bir yar?madan?n içine s?k?şm?ş olan toprak parças?n? ne pahas?na olursa olsun zaptetmekten ibaret olamayacağ?n? görebilir ve gösterebiliriz.
Bu noktada Yahya Kemal’in, ‘Biz ?stanbul’da mekân? değil, zaman? fethettik’ mealindeki sözlerini hat?rlatmak istiyorum. Zaman?n fethi, ?stanbul’un ruhunun fethi demekti. “Feth”in kelime anlam? ‘açmak’ olduğuna göre, ?stanbul’un fethi, ?stanbul’un ‘aç?lmas?’ anlam?na geliyordu. Bir başka deyişle, ?slam’?n kurmay? hedeflediği o büyük insanl?k bahçesine açma, aç?lma... Bu ikinci anlamda ?stanbul’un fethi art?k tarihî bir hadise olmaktan ç?kar, insanl?ğ? hakikatten ay?ran perdelerin ‘aç?lmas?’, bahçenin, güllerin ve dillerin gümrah çeşitliliğinin bir başka çağa ve coğrafyaya hicret ederek ihyas? demekti. Nitekim Fatih, vakfiyesinde, bu dünyadaki en büyük hünerin bir şehir kurmak ve halk?n kalbini kazanmak olduğunu söylerken veya Bosna-Hersek’teki Fransisken rahiplerine verdiği “ahidnâme”yi kaleme al?rken bu tezin temellerini ortaya koymuş bulunuyordu.
Fethin tarihî plandaki önemini ortaya koyarak başlayal?m. ?stanbul 857 hicri y?l?nda fetholunmuştu. Fatih’in kulland?ğ? takvim, buydu. Müslüman bilinci fethin hakiki anlam?n? ancak bu tarih üzerinden kavrayabilir. Yahya Kemal’in dediği gibi 1453, ancak Bizans aç?s?ndan anlaml? olan küf kokulu bir tarihtir ve Fatih’in bu tarihle herhangi bir alakas? bulunmamaktad?r. Fatih’in hedefi, kendi peygamberinin “mutlaka” diye üzerine basarak arzulad?ğ? bir şehri onun bahçesine taş?mak, yeni bir gül bahçesi (gülzâr) yapmakt?. Dolay?s?yla o kendisini ancak 857 y?l önce vuku bulan hicret çizgisinde anlaml? bir noktada görecek ve yapt?ğ? eylemin asl?nda hicretin yeni bir safhas? olduğunu düşünecekti.
Ancak daha da ilginç bir nokta var: 1453 tarihi, ancak 1258’in ard?nda ve 1492’nin önünde okunduğunda, yani bu iki kritik tarih aras?nda as?l yerini bulmaktad?r. Fetih, ?slamiyet’in yeryüzündeki at?l?m?n? görünüşte noktalayan Bağdat’?n Moğollar taraf?ndan işgal ve yağmas?n?n 195 y?l sonras?na rast gelir. Osmanl? Devleti’nin kuruluşu ise, çok ilginçtir, Bağdat’?n düşüşünden sadece 41 y?l sonras?nda gerçekleşir. Daha da ilginç bir tarih, Osman Gazi’nin tam da Bağdat’?n düştüğü y?l doğmuş olmas?d?r.
Fatih’in anlam?
Bağdat, ?slam medeniyetinin Doğu’daki merkeziydi ve Bat?’daki Endülüs ile el ele yeryüzünü bir insanl?k bahçesi haline getirme yolunda ilerlemekteydi. 1258’deki işgal, ?slam’?n doğu kanad?n? çökertti. Bağdat, bayrağ? teslim edecek bir el ar?yordu. Yedeğini önce Meraga’da arad?, sonra de Semerkand’da. Ne var ki, bu iki yap? da uzun ömürlü olmayacakt?. Ama tam da o çöküş y?l?nda doğan Osman Gazi’nin kurduğu devlet, adeta ?lahî bir nefhayla devreye sokulacak ve Bağdat’?n yar?m b?rakt?ğ? göreve talip olacakt?. Ayn? zamanda fetihten 39 y?l sonra, 1492’de son kalesi olan G?rnata’y? kaybedecek olan ?slam’?n bat? kanad?n?n b?rakt?ğ? boşluğu da doldurmak gibi ağ?r bir sorumluluğun içerisinde bulacakt? kendisini. Eğer Osmanl? Devleti kurulamam?ş veya yeterince güçlü bir şekilde gelişememiş olsayd?, 20. yüzy?l başlar?nda uğrad?ğ? zillet, Allahu a’lem, ?slam dünyas?n? 16. yüzy?lda bekliyor olacakt?. 1258 ile 1492 tarihleri aras?ndan 1453’ü çekip al?n, iki ayağ? kopmuş, kötürüm ve sahipsiz bir ?slam dünyas? tablosunun içinde bulursunuz kendinizi. Madde plan?nda ?stanbul’un fethinin manas? budur ve Fatih, ?stanbul’u fethetmekle bir yerde ?slam’?n geleceğini fethe memur edilmişti.
Dolay?s?yla Fatih’in ve onu destekleyenlerin “Fetih hadisi”ni sadece dünyevî (yatay) düzlemde okumad?klar?n?, onun tam da olmas? gerektiği gibi, bu dinin kaderindeki bir k?r?lma noktas?nda imdada yetişecek ve sancağ? devralacak bir hamlenin başlang?c? olacağ?n? gördüklerini söylemeliyiz. Değil mi ki, o söz “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiş birinin mübarek ağz?ndan ç?km?şt?r, onun anlam?, bir kalenin fethiyle s?n?rl? olmamal?d?r. Yeni bir gül bahçesi, yeni bir hamle, düşen bayrağa koşan bir el... Velhas?l ?stanbul, buydu.
?stanbul buydu da, fethi gerçekleştiren “güzel emir” neydi? Fatih, genç yaş?nda ?stanbul’u fethedip kutlu müjdeye nail olurken, etraf?ndaki pek çok insan?n zannettiğinin tersine, fethin o gün bitmediğini, tam da o gün başlad?ğ?n? ve as?rlarca devam edeceğini biliyordu.
?stanbul’un fethi 29 May?s 1453’te bitmedi, o gün başlad?. ?stanbul’a su getirilmesinden tutun da, Batlamyus’un “Coğrafya”s?n?n keşfi, Öklid’in kitab? ile Homeros’un “?lyada”s?n?n çevrilmesi, Gazali ile ?bn Rüşd aras?ndaki “Tehâfüt” tart?şmas?n?n alevlendirilmesi, ?ncil’in Arapçaya çevrilmesi, “Füsûsu’l-Hikem” şerhleri, Molla Câmî’nin ?stanbul’a çağr?lmas?, Semerkand ve Meraga okullar?ndan devral?nan bilimsel faaliyetlerin kanallar açmak suretiyle ?stanbul’a ak?t?lmas?, Francesko Berlinghieri gibi haritac?lar?n en yeni tekniklerle haritalar yapmaya teşvik edilmesi, ressam Bellini’nin ?stanbul’a gelerek Fatih’le dost olmas?, Timur’un torunlar?ndan Hüseyin Baykara’n?n müzik okulundan Nahifî gibi isimlerin ?stanbul’a celbi gibi inan?lmas? güç bir kültürel ve medenî hamleyi başlatan kişinin Fatih olmas? -matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu bizzat davet eden ve Truva kaz?lar?n? başlatan kişi olmas? gibi sayamad?ğ?m?z olgular da cabas?- bizi fetih hadisesi üzerinde yeniden düşündürmeli ve anlam? konusunda uyarmal? ve uyand?rmal?d?r.
Düşünün bir: Eğer ?stanbul’un sadece ‘madde’sini fethetseydik ve fetihten sonra, son 50 y?lda yapt?ğ?m?z gibi bu insanl?ğ?n gözbebeği olan şehri y?k?p yok etseydik, bugün hangi yüzle fetih y?ldönümlerini kutlar, hangi yüzle bu şehrin zaman?n?, yani ruhunu fethe talip olduğumuzu söyleyebilirdik? Allah’tan ki, onlar bizim gibi bakm?yorlard? ?stanbul’a. T?pk? Necip Faz?l’?n bak?ş?nda olduğu gibi, onun içindeki anlam?, Fatih’in bir madde fatihi değil, bir mana fatihi olduğunu biliyor, buna inan?yor ve sonucunda ?stanbul’u, yeryüzüne, bir Mutluluk Kap?s? (Dersaadet) k?l?yorlard?.
Necip Faz?l’?n Fatih’i
1968’de MTTB’nin düzenlediği bir talebe mitinginde Necip Faz?l, “Fatih’ten yola ç?k?p nereye varamay?z ki?” demiştir. Bunun, nutuk icab? söylenmiş parlak bir laftan ibaret olmad?ğ?n?, ayn? konuşmada, Fatih’i, “nur saçarak” dünyan?n etraf?n? dolaşan bir füzeye benzetmesi ve onu, kendi dar ve sefil perspektifimizden değil, füzenin içinden bize bakarak değerlendirmemiz gerektiği yolundaki ifadesinden anlamaktay?z. Necip Faz?l’a göre bugün eğer hâlâ değirmenimize taş?ma da olsa bir su dökülüyorsa, bu su, Fatih’in nas?lsa yok edilememiş eserinin son art?ğ?ndan gelmektedir.
Bu ifadelerde Fatih’in art?k “tarihî”, yani kanl? canl? bir şahsiyet olmaktan ç?k?p tarih-üstü ve zaman-d?ş? bir gerçekliğe bürünmeye başlad?ğ?n? müşahede ediyoruz. Yazar, füzenin içine girmiş ve bize oradan seslenmekte, oradan haber vermektedir. Nitekim “500. y?la doğru” başl?kl? muhteşem yaz?s?nda bunu en çarp?c? tablolar halinde şöyle asar gönül galerimize:
“Bir gün Fatih dirilecektir! Evet, laf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyas?nda Fatih dirilecektir! Bir gün Fatih’i, k?l?c?n?n kabzas?n?n kavram?ş, zarif ve ince endam?yla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritas?n? süzmeğe başlam?ş olarak göreceğiz. Kendi içinde olmuş bir cemiyetin d?şa doğru fetih hamlesini temsil eden Fatih, bu defa, ayn? cemiyetin, hem kendi içinde, hem de d?ş?na doğru Mefkûrevî fetih hareketinin timsali olacak; bu da, 5 as?rd?r sandukas?n?n içinde ders alan Fatih’in ulaşt?ğ? son kemâl haddini gösterecektir!” Burada dile getirilen yeni Fatih’in ?slam’?n yine bir “çöküş” asr?nda imdada yetişeceğini ve bu defa sadece d?şar?y? değil, kendi toplumunu da fethedeceğini, dolay?s?yla geçmişte yaşayan “fâni” bir vücudu değil, ölümsüz bir davan?n ideal fethinin kahraman?n? sembolize ettiğini görüyoruz. Üstelik Fatih ölmemiş, sandukas?n?n içine çekilmiş ve ideal fethin dersini çal?şmaya başlam?şt?r. Dersini bitirip yeniden sahneye ç?kt?ğ?nda bu defaki fethini k?l?çla değil kalemle, gülleyle değil gülle yapacak, gönülleri fetih için surlar? y?kmak mecburiyetinde kalmayacakt?r. Şeyhülislam ?bn Kemal’in o emsalsiz deyişiyle, “fetih gülü” (gül-i feth) aç?lm?şt?r. Ancak bu defa gerçekleşecek olan fetih, “gülün fethi” olacakt?r.