Ölümü unutan adam


Yorulduk… Hem de çok!

Olmadık yükler sırtımızdaki...
İmreniyorum kuşlara...
Kendini tevekkülün kollarına bırakmışlara...
"Yakılacaklar" adına ne varsa yakıp hedefine yürümüşlere…
“Şu dünyanın kalkmaz kımıldamaz yüklerinden bana ne!” deyip
çekip gidenlere selam olsun!




***


Vefasızlığın kaç rengi var dünyada; bilir misin?

Ne var bir gülen bir solan bu yüzlerde, Leylalara tutulup kalmakta?!...
Gölgelerin peşine düşmek nedir?!...
Sağın solun nicedir boşaldı boşalıyor...
Sen daha... Hâlâ... Ne bileyim!
Haydi bırak da şu "yasak bölge"yi!
Ha var ha yok gölgeyi... gidiyoruz!




***


Mevsimlerin adını koyamadan daha...

Daha doyamadan saatlerin davetine...
Kuş seslerine karışamadan...
Dalgaların telâşesine, martıların cümbüşüne birkaç mısran olacaktı?!...
Gökyüzüne merdivenler kuracaktın?!...
Tek tek sayacaktın yıldızları?!...
Seni bekleyen çocuklar vardı. Ellerinde elma şekerleri, bilyeler...
Çocukluğunu çağıracaktın bir gün...
Gel, gör ki... işin gücün çoktu!
Kendi çocuklarının bile gözlerinin içine bakmamıştın belki de...




***


Dünya, çok uzun göründü sana.

En çok da gürültüsü boğdu seni.
Bugün yarın çözecektin bulmacayı.
O kelimeyi, o hazineyi arıyordun.




***


"Pat" diye “veda” vakti geldi!

Çırpınışların biteceğe benzemiyordu.
Hayat gözlerinin içine bakıyordu; sen gözlerini kaçırıyordun.
Bir sefer bile özür dilemedin uysal gözlerinden, aynalarda.
Gelgeç sevdalara kaptırdığın kalbin senden hep samimiyet bekledi...




***


Özrün bir adı da bu olmalıydı.

Gazete manşetleri gibiydin:
“Yazıyor, yazıyor; özürsüzlüğü kabahatinden büyük adamları yazıyor!”




***


Ölümü de tanımıyordun sahi!

O seni tanıyordu ama!
Hayattan dilemediğin özrü ölümden mi dileyecektin!
Heyhat!
Her nefesinde bir buhranı soluyorsun!
Kesret denizinde boğulanlar az değil.




***


Unutma; bir özür borcun var!

Ölümü unutanlar, hayatı da unutuyor.


Ali HAKKOYMAZ

Risale Haber...