güneş doğmak üzere...
hava sisli, serin...hafif yağan yağmur sisi dağıtıyor...
yollar ıslak,tenha...
bir ikisi hariç, evlerin perdeleri kapalı...
bir kaç sokak öteden devrilen bir çöp tenekesinin sesi ve kaçışan bir kedinin feryadı geliyor.ileride, tam köşe başında üstüste birkaç ceket giymiş, elbiseleri pis ve yırtık , istanbul'u aklına sığdıramamış bir yarım akıllı var.başı önünde elindeki küçük bir şeyi sağa sola çevirip inceliyor söyleniyor...

....

vakit ilerledikçe sis, soğuk ve yağmur kayboldu.yağmurdan ıslanan cadde kurumak üzere... şimdi dükkanların kepenkleri birer birer tarif edilmesi imkansız gürültüye açılıyor.yoldan nağmeli sesiyle börek satan seyyar satıcı geçiyor.

ve evlerin perdeleri, yavaş yavaş çekiliyor,nurtopu güneş gecenin artıklarını silsin diye...

ılık sabahlarından birini yaşıyor istanbul...

semt kalabalık değil.
herkes yazlıkta.onlar şimdi büyük bir neşeyle denize giriyor, sahilde yürüyüşe çıkıyorlar.onlara özenmiyorum ama dinlenmek için istanbulu terketmeleri garip geliyor bana...

istanbul...

bir başka şehir , tabiat, tarih ve islam diniyle bu kadar içiçe olamaz...

istanbul...

tabii güzel...
sende yorulup, seni kirletip kaçıyorlar...onlar seni anlamamışlar...

dinlenmek...

sende yorulan, senin heybetli camilerinden birinin buz gibi sütunlarına başını koyarak , beyninin ateşini söndürebilir

sende yıpranan ,asırlık bir caminin yarı aydınlık karanlığında huzura kavuşabilir.

sende kirlenen , boğazın billur sularında, sende daralan, çiçekli tepelerin serinliğinde rahatlıyabilir...

ama...

ama sen, estetik istiyorsun...
senden kaçanlar ise, avuç içi plajlarda kalabalık rezaleti...

...

boş ver istanbul...
onlar gitsin, biz başbaşa kalalım.....





Murat BAŞARAN'ın Sevmek Ölmekle Başlar kitabından...