yürüyüşüm...
başım önde...
omuzum biraz kamburca lakin
ruhumda bir asırlık çınar ağacı edası,

kaldırımların bana göre solunda
vitrinleri son moda giysilerle dolu işyerleri... ve ucuz lokantalar...
bir kaç metre önlerinde yaşlı mehmet amcanın sattığı,
yedi tanesi bir milyon olan susamlı simitler... çok da severdim ya hani...

önümde baktığım her insan sanki birer çift...
elele tutşmuş birileri... ve bazıları omuz omuza
dudak dudağa olan görmedim hiç...
şükür bu kadar bozulmamış gençlik...

yürüyüşüm...
yalnızım...
ankara-kızılay Zafer Çarşısı Kitapçısından bir kitap alışım
ve merdivenleri ikişer ikişer çıkışım...
heyecanlıyım...
yeni kitabım bana neler verecek
ve kimbilir ne ler alacak
düşünmekliğim sıcak...

yürüyüşüm...
karşımda baktığım tüm insanalar birer çift
ve bir ben yalnızım yine bir ben tek...

elimde üç sene önceden başkasının işe yaramaz diye attığı
ve yedi senedir Fizik okuyup da hala bitiremeyn Fizikçi Ahmet
ağabeyimin bana yıkayıpta hediye ettiği kahverengi çantası
üç senedir kullanmaktayım
ben bile eskidim
o ise hep aynı..
ve yol almaktayım...

yürüyüşüm...
yüksel caddesi çıkışına doğru...
insanlar çıkıyor yürüyen merdivenlerden
ve hala insanlar çift
bir ben yalnızım bir ben tek...

elimde olan telefona bakmaklığım
içimde bir hüznü daha yaşamama sebeb olmaktan
farklı bir duygu yaşatmamakta...
yine hep aynı..
ekran...
bir çağrıdan bile mahrum...
bir mesajdan bile müktesidim..
gölgem mi yoksa sadece beni takip eden..

dört yıldır ankara da olmakla beraber
dört yıldır ankaranın yabancısı oluşum da bir büyük hüner...
bunu anlayışım ise uzun sürmüş..
bilmem bir kaç ay bir kaç sene küsürmüş...

ne kızılayı ben bilirim
ne kızılay beni...
ne Ulus benimdir..
ne de ben Ulus'un...

ve buluyorum durağı
kalabalık insanlar topluluğu..
yüzlerindeki gülümseme ve acı karışık...
içimden oturamayacağım geçiyor koltuğa
ama nasib ya.. bir koltuk boş kalıyor koca otobüste
ve benim nasibim oluyor...
tevekkül bu olsa gerek...
işine Allaha bırakmak bilmeyerek...

dayanamıyor ve bir gün önce aldığım kitabı
büyük bir azimle okuma savaşı veriyorum..
otobüs bunaltıyor..
alnımdan tane tane terle boşalıyor..
ve yanımdaki bayandan izin alıyorum montumu çıkartmak için...
ne demek diyor bayan tabi ki çıkarabilirsiniz...

endişeleniyorum... uyuya kalabilirim bir durakta...
geçebilirim ineceğim yeri...
son bir gayretle dışarıya bakıyor gözlerim...
insanlar hala aynı hala çift...
bir ben yalnızım bir ben tek...

ve iniyorum...
elli metre ileride sabahleyin fotokopi
çekilmesi için bıraktığım kağıtları almaya koşuyorum...
Asra kırtasiye...

her zaman ki gibi güler yüzle karşılıyor mustafa ve süreyya abi
vay... vay... vay... kimler gelmiş diyorlar... ben de halil diyorum..
ve bakıyorum... mustafa ve sürayya abiye...
insanlar hala çift...
bir ben yalnızım bir ben tek...

ve yürüyorum gölbaşı yolunu...
ve çıkıyorum ikişer ikişer yurdun merdivenlerini...
bazen sayıyorum..
zemin katla odam arası yüzonaltı adım...
epey yoruluyorum..
son katta olmak güzel yüksekte olmak...

telefonuma bakıyorum..
ve suskun ben gibi..
kendimi dinliyorum...
ve benim de tek olmadığımı anlamaklığım
uzun sürmüyor...
BİR BEN VARMIŞIM BENDEN İÇERÜ...
ve anlıyorum..
aslında tüm insanlar çift...
ve uzanıyorum yatağıma...
ve yine aynı tablo...
bir ben yalnızım...
bir ben tek...

koza.


çok eskiden yazmıştım