Hepsi benzer hastanelerde, benzer doğum merkezlerinde, aynı dünyaya aynı fıtrat üzerine doğmuşlardı. Belli kalıplar, belli kurallar çerçevesinde bebek ve çocuk oldular çokta farklılaşmadan. Sonra her biri büyüdü, serpildi ve farklılaşmaya başladı.
Tüm bu farklılaşmalar dış dünya denen şeyin ve önce göbek sonra kan bağı ile bağlı olduklarının ellerinde yoğrulup şekilleniyordu.
Her biri kendi çevresinin anlam çerçevesi içerisinde büyüyor, gelişiyor, öğreniyor ve kendi perspektifinden bir toplum ütopyasının varlığına inanıyordu. Her biri farklı birer birey olurken içlerinden birileri "Müslüman genç" oluyordu.
Yumurtasını yeni kırıp dışarıya çıkmış civciv misali hayata dair ilk izlenimlerini etrafına, olan bitene bakınırken edinmeye çalışan Müslüman genç, yakın zamanlarda aynı fıtrat üzerine doğduklarıyla karşılaşıyor, onlara karışıyordu imanlı, ihlâslı, vakur, duruş sahibi bir edayla...
Çeşitli şeylerle karşılaştı hayatında gencimiz, biz…
Müslümandı. Kardeşleri vardı, zor durumdaydı. Dert edinmeliydi "bizden değildir" hitabına maruz kalmamalıydı. Yüreğine dert oldu… Öyle sandı ya da sanmalıydı çünkü dert olmalıydı.
"Sosyal" olanla karşılaştı gencimiz. Önce "değişik" fikirlerle tanıştı, sonra dokunmasının haram olduğuyla ve haramın bir başkasıyla... Önce arkadaş oldu haramla sonra… Sağ taraftan soktu şeytanı kendisine sol taraftan gelenleri hiddetle tepti. "İslama uygun" kılıflar bulmakta da gecikmedi.
Abdestin temizlik, namazın spor, orucunda insan vücuduna bir dinlenme olduğunu anlatırken yakaladı kendini...
Dünya da artık eski dünya değildi, "modern"leşen, "global"leşen, "değişen" dünyada artık... Neyse ki daha fazla ileriye gitmedi...
"Eşref-i mahlukat"tı, "Allahın (c.c) yeryüzündeki halifesi" idi. Bir duruşu, bir konumu saygın bir yeri olmalıydı.
Bulunduğu toplumda en iyi, en örnek en en en olmalıydı, Müslümandı. Derken şeyle karşılaştı "meşru daire"nin dışında kalan bir şeyle. Ne yapmalıydı? "Kötü" görünmemeliydi, "geri"de... Demişti ya iyi ve örnek olmalıydı. Olanlara "imanı" izin vermedi, vicdanı ruhunun derinliklerine seslendi. Yutkundu bir şey diyemedi. Eveledi geveledi.
Müslüman olarak bir "duruş" sergilemek yerine gurup içerisinde biraz daha yeşil ve uyumlu bir şekilde kalmanın sayısız "fayda"larını düşündü. "Öteki"leri soğutmamak için böyle davranılmalı fikrini iyice benimsedi. "Yorum", "şekil", "tarz" farkı dedi unuttu gitti.
Daha geniş topluluklar içinde bir suskunluk sarmalı içine girdi. Kendini saklaması "gerektiğini" düşündü. Duyuyordu ve susuyordu, görüyordu... "Dilsiz şeytan" gibi bir şeyler aklına geldi "takiyye" dedi ve kendini başka düşüncelere kanalize etti.
Diğer Müslüman gençlerle de bir araya geldi. Konuştu, tartıştı. Dünyalar kurup, dünyalar yıktı. Hep dünyanın, toplumun temel "direk"lerini konuştu ama "dinin direği"ni unuttu.
Hep diğerlerini eleştirdi aynada karşısına çıkanı tanımadı.
Bir ara durakladı. Neredeydi? Ne yapıyordu? Nereye koşuyordu... Hep bunları düşündü. "İslamı kuşatıp boğan hüsranı göğsüyle kıran" genç olmak, "Namusunu çiğnetmeyen Asım´ın nesli" olmak istiyordu halbuki. İmanlı, ihlâslı, vakur bir duruş ile yola çıktığını hatırladı. Döndü ve duruşunu yokladı.

Yanında mıydı? Bulamadı… Kendinden yontmadan durabileceği bir yere "dikilmeye" gitti.
Bu ve benzer düşünceler onu bunalttı. Sonra "şeytan sokuldu" rahatladı.

alıntı