Hayatta olmak diri olmaktır… Diri olmanın delili ise direniştir… Direniş güçlü bir dinamizm ve derin bir dirayet demektir…

Akidemize göre dünya direnme, ahiret dinlenme yurdudur… Dünya yaşamını dinlenme ve eğlenme yurduna dönüştüren konformistler hayata ihanet etmişlerdir… Böylelerine göre direniş delilikten başka bir şey değildir…

İslam’ın bir ismi barış ise, diğer ismi de direniştir… Barışı koruyacak bir direniş yoksa o barışı kim ciddiye alır? Direnme gücü olmayan bir din, ne barış, ne özgürlük, ne de adalet sunabilir…

İslam’ın temel rüknü olan tevhid öğretisinde şunu görüyoruz: “La” kılıcı ile tüm şeytanlıklara, tuğyanlara, zulümlere karşı koyuş… Hayatta ki cahili tortuları, tağuti etkileri, şeytani tuzakları defetme ve devre dışı bırakma çabası… Alanı zorba ve zalimlere bırakmadan bir meydan okuma… Anıyoruz ki; kelime-i tevhitteki “la” direniş felsefesinin temelini oluşturuyor…
Direnişi kulluk kapsamında değerlendirmek gerekiyor… İbadi bir bilinçle sürdürülen mücadele kararlılığı demektir… ALLAH’a teslimiyetle başlayan, başka türlü teslimiyetleri sonlandıran bir duruş…


Direniş bir haktır… Hak direnişin özüdür… Bu hakkı kimse bize vermedi… Biz onunla doğduk… O kanımıza ve ruhumuza işlemiştir… Bu hakkı ALLAH bize tanımıştır… Hak’tan ve haklılığımızdan kaynaklanan bir direniş… Bunun dışında kalmak, varoluş amacımızla çelişkiye düşmektir…
Bu hak ile zillete, esarete, sömürüye, kölece teslimiyetlere karşı çıkıyoruz…

Bizim direniş bilincimiz, aidiyetimizi, onurumuzu, değerlerimizi korumak, ALLAH’ın boyası ile boyanmak, cahiliyenin kirliliklerine bulaşmadan ümmetin yeniden dirilişini hedeflemektir…
Direniş bir mektebdir… Hamlıktan, acemilikten, acizlikten, aşağılanmaktan kurtulup, halife olmanın, vahye şahitlikle olgunlaşmanın ve bunun üzerinden ölümsüzleşmenin mektebi… Yani adaletin, hakkaniyetin, insaniyetin mektebi olacak bir direniş… Bu mektebin insanı adildir, müstakimdir, mutemeddir…

Direniş bir laboratuardır… Sahteliklerin, ikiyüzlülüklerin, hastalıkların, virüslerin teşhis ve tedavi edildiği bir laboratuar…
Direniş bir pazardır… Bir tarafta ALLAH’ın, diğer tarafta kulların bulunduğu, cennet karşılığında can ve malın satışa sunulduğu bir pazar… Evet, cennetlerin pazarlandığı alan, direniş cepheleridir…
Direniş sadakat ve samimiyet sınavıdır… Kalite göstergesidir… Herkesin kumaşının ne olduğunun ortaya çıktığı sınav salonu…

Rabbimiz, bize önerdiği ibadet programı ile bizi buna hazırlıyor…

Namaz; münkere ve fahşaya karşı köklü bir kıyamın ifadesidir… Her gün beş vakit namazla direniş için bir enerji yüklemesinde bulunuyoruz…
“Muhakkak ki namaz, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkor…” (Ankebut- 45)

Oruç deruni bir direniş eğitimi değil midir?
“… Gerek ki(oruç sayesinde) korunursunuz.” (Bakara- 183)

Hac, direniş bilincini evrensel ölçekte idrak ve ihya eylemidir…
“ALLAH Kabe’yi, o Beyt-i Haram’ı insanlar için kıyam merkezi kıldı…” (Maide-97)

Zekat, kapitalistleşmeye, Karunlaşmaya, Salebeleşmeye karşı mali bir direniştir…
İyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek; direnişi toplumsallaştırma projesidir…

Tüm bu ibadetler bir yönü ile daha ağır bir ibadet olan cihada hazırlık anlamı taşıyor… Mütekamil bir direniş için temrin aşaması… Cihad, direnişte zirveyi zorlamaktır… “Hayat, iman ve cihattır” diyen ne kadar güzel özetlemiş oluyor…

Direniş alanının sınırlarını Kur’an çiziyor:
“Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya, din yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar…”

Ancak bu cihadın geçerliliği bir şarta bağlanmıştır… “ALLAH yolunda” olma şartı… Direnişin meşruiyeti bu şart ile meşrut…

Rasulullah (sav)e; kahramanlık için savaşan, hamiyet için savaşan ve gösteriş için savaşanlardan hangisinin ALLAH yolunda olduğu soruldu. Peygamberimiz (sav); “İla’yı kelimetullah için savaşan ALLAH yolundadır”, buyurdu. (Buhari- Müslim)


Direnişçi olmayan dindar, dindar olmayan direnişçi dinde sorun yaşıyor demektir…

Çünkü direnmek, dik duruşunu bozmamaktır… İlkeli bir yaşamdır… Doğrularda kararlılık göstermektir… Derbederliğe, değersizliğe, duyarsızlığa, vurdum duymazlığa, “adam sende”ciliğe prim vermemektir… Ölü toprağı serpilmişlikten, diriltici bir ruh ile direniş mücadelesini sürdürmektir… Bu duyarlılık adeta diken üstünde bulunma halidir… Bizi Rabbimizden uzak düşürecek tüm olumsuzluklara karşı teyakkuz durumudur…

Direniş, ALLAH’ı hesaba katmayanlara, “ALLAH’ın da bir hesabı vardır” hatırlatmasıdır…

Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için sabır kavramını doğru yorumlamak gerekiyor… Çünkü sabretmenin, direnişle anlam bütünlüğü vardır… Ancak bugün bu kavram tahrif edilmiş durumda…

Sabrın zihinlerimizde yaptığı çağırışım nedir? Zorluklara ve sıkıntılara boyun büküp kadere razı olmak… Daha fazla kendini üzmemek… Her halükarda katlanmak… Olup biteni sineye çekmek… Yutkunmak… Gerçekten sabır bu mudur?

Sabrı doğru anlamadan, direnişi anlayamayız… Direnişin en temel sözcüğü, belirleyici kavramı sabırdır…

Oysa sabır; başa gelen bela ve musibetler karşısında yılgınlık göstermemek… Engelleri ve sorunları aşma azmi… Olumsuzlukları yenme iradesi… Kısa vadeli sonuçlara takılmadan, uzun soluklu mücadele ruhu… Hak üzerinde direnme bilincidir…

“Sabredenleri müjdele!” ayetini nasıl anlamak gerekiyor? Müjde kimin için? Oturup sinenler için mi? Direnerek yürüyenler için mi?

“Rabbimiz üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit kıl(kaydırma)” duası neye işarettir?

Zillet içeren bir sabra mı, sebat ve mukavemet yüklü bir yürüyüşe mi? Önemli olan mazlumiyeti direnişe dönüştürme maharet ve cesaretini gösterebilmektir… Mazlumiyetten mukavemet çıkarmaktır… Mezellet yüklü bir mazlumiyeti alın yazgısı görme yanılgısını yargılamaktır… Ruhen direncini kaybedeni, siz hiçbir cephe de ayakta tutamazsınız… Yüreklerdeki vehim ve “vehen” kalkmadan insanlar ayağa kalkamaz… Dünyevi bağımlılık ve bağlantılar derinleştikçe bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi tıkanacaktır… Ruhlara sinmiş olan korku ve kuşkular gitmeden, insanlar hiçbir yere gidemez… Evet, sıfır risk, hiç firesiz ve en az maliyetle direnişi sürdürüp, ALLAH’ın vaad ettiği güzelliklere ulaşmak mümkün değildir… Olsa, olsa kendini avutmak olabilir…

Hayatta köklü değişiklikler, kalıcı haklar için mutlaka bedel ödeyerek direnişi sürdürmek gerekecektir…

Alabildiğine akılcı, hesapçı, tedbirci olan korkakların yolu, çoğu zaman “oturun, oturanlarla beraber” denilenlerin yurduna çıkıyor… Onlar kolayını bulmuşlar; gelene ağam, gidene paşam, demek… Fincancı katırlarını ürkütmemek…

Emperyalizme karşı duyarsız, zulme tepkisiz… Sömürüyü içselleştirme zilleti… Malik bin Nebi’nin tesbiti ile güdülmeye, sürüleştirilmeye, sömürülmeye hazır ruh hali… Uyuşuk, uysal, umarsız… Sinirleri alınmış, omurgasız bir toplum… Kimliksiz yığınlar, kemiksiz kitleler… İtiraz edemeyen, sorgulamayan, savunamayan ve savrulanlar… Bunlara göre direniş akıl işi değildir… Doğru, çünkü direniş tarifsiz bir aşktır… Hesaba, kitaba sığmayacak bir adayıştır… Çok bilmiş nâdânlar nazarında ise bu bir aldanıştır… Artık biliyoruz ki; yatıştıran, teskin eden, teselli veren, tedbir telkin eden, öfkeyi bastıran, sükûnete ikna eden zihniyet art niyetli ve içten hesaplı… Onlara ikna olmayacağız!.. Gasp edilen haklar, kısıtlanan özgürlükler, çiğnenen değerler, yitirilen nesiller… hepsi bize ait… Kaybeden biz oluyoruz… İzzet, , iffet, insaniyet nerede kaldı? Değerlerimiz, doğrularımız ve inancımız için varolmamız gerekmiyor muydu?

Batının hasta vicdanına, çürük değerlerine sığınarak şefaat mı umacağız? Diplomatik yollarla, evrensel diyaloglarla, danışıklı dövüşlerle İslami direnişin yolunu kesmek istiyorlar… Lobiler, gizli mahfiller, işbirlikçi servisler, bunların varlık nedeni, direnişi kırmak değil midir? Tüm öfkeleri, tuzakları, kinleri direnen İslam’a… Ilımlı İslam’la amaçlanan nedir? İslam’ın direncini kırmak değil mi? Biz diyalog rüyaları görürken onlar küresel işgale hız veriyorlar… Yuvarlak masa toplantılarında, kaşıkla verip kepçe ile almak; ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, amacı güdülmüyor mu?

BM kararları, Uluslararası hukuk, İnsan Hakları Örgütleri nerede, ne zaman, hangi işe yarar? Direnmeden, bedel ödemeden elde edilen tüm kazanımlar, sonuçta hiçbiri kalıcı olmuyor… Uluslar arası camiadan, sorunlarımıza çözüm dilenmek yerine direniş ruhunu diriltmek bizi çözüme yakınlaştıracaktır… İslam tarihinde de böyle olmamış mıdır? İşgal ve istila sonrasında filizlenen direniş bilinci, tecdid hareketlerini tetiklememiş midir?

Direniş ruhu sayesinde, İslam dünyasını kuşatan emperyalizmin çirkinlikleri geniş halk yığınları tarafından fark ediliyor ve direniş toplumsallaşıyor…

Küresel işgal ve Siyonist vahşete karşı oluşan öfke, bilgi ve bilinçle beslenerek sürekli ve köklü bir direnişe dönüşüyor… İntifada bize bunu öğretti… Hizbullah hayatın tüm cephelerini kapsayan bütüncül bir direnişin bereketini ve müjdesini ümmete takdim etti… Direnen müminlerin, İslam düşmanlarının oyunlarını bozan ALLAH erleri olduklarını gösterdiler… Filistinli genç, kırılan kemiklerine rağmen direniyor… Filistinli anne tüm acıları, çileleri sinesine gömerek, direniş şarkıları söylüyor… Çığlıklar, gözyaşları, akıtılan kanlar direnişin mayası oluyor… Filistin’de İslam’ın altıncı şartının direniş olduğunu öğreniyoruz…

Bugün İslam düşmanları çok iyi biliyorlar ki, farklı yaşam biçimi ile direniş gücüne sahip tek din İslam’dır… Korkularının temelinde İslam’ın bu gücü ve özelliği yatıyor… İslam’ı terörize etmelerinin nedeni de budur…

Basiretli mücahitler bu tuzağa düşmeyeceklerdir… İslami direniş kendi meşruiyet zemininde devam edecektir… Terör, tecavüz, talan ile haklılıklarını haksızlığa dönüştürmeyeceklerdir… Çünkü bu ilkeleri, hukuku, ahlakı, amacı belli olan bir direniştir…

Direniş ahlakı… Ve ahlaki bir direniş… Öfkelerin, ihtirasların, nefretlerin yön verdiği bir direniş değil… Akidenin, ahlakın, adaletin sürüklediği bir direniş… Çünkü bu dava, cihangirlik, fütuhat, saltanat ve ganimet davası değildir… İnsanlığın özlemini çektiği tevhid, rahmet ve adalet sunumudur…

Bu direnişin mantığını en güzel anlatan İslam tarihindeki şu tablodur:

İslam ordusunun elçisi Rebi bin Amir, Sasani ordu komutanın karşısına çıktığında, komutan soruyor, sizi buraya getiren sebep nedir? Rebi cevap veriyor:

“Bizi buraya insanların kullara kul olmaktan kurtulup, ALLAH’a kul olmaları için… Beşeri sistemlerin zulmünden kaçıp, İslam’ın adaletine kavuşmaları için… Dünyanın sıkıntılarından sakınıp, ahiret saadetine ulaşmaları için, ALLAH gönderdi…”

İslami direnişin felsefi arka-planında bu gerçeklik yatıyor… Bu sözler varoluşumuzu tanımlıyor… Çağın vicdanı olmaya namzet… Ölü toplumlara hayat iksiri olacak, diriliş muştusu sunacak diriliş erleri… Küfrün karanlığında çırpınan zavallıları, vahyin ışığı ile buluşturacak bir hareket… “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz” misyonu ile devreye girecek bir inisiyatif öneriyor…

Ancak şunu da bilmek gerekiyor; sadece direniş sloganları, şarkıları, şiirleri ve şölenleri ile bu misyonu sürdürme imkanı yoktur… Şayet adayış, metanet, özveri ve şehadet varsa, direniş dalga dalga büyüyecek ve bereketlenecektir… Ve bu sayede sonraki kuşaklara da zengin bir direniş mirası nasip olacaktır…

Son sözü direnenler söyler…

Karanlığa direnenler için “sabah yakın değil mi?”

Direniş devam ettikçe, “günleri insanlar arasında döndürüp duran ALLAH” mazlumların yüzünü güldürecek, zalimlerin devrilişini onlara gösterecektir… Aziz ve Hakim olan ALLAH’ın muradı, ezilenleri yeryüzünün mirasçıları ve önderleri kılmak değil miydi?

Bunu hiç unutur muyuz?

O halde şimdi İslam’ın ilk günlerine dönüyoruz…

İlk emir: “Oku…”

Bu aynı zamanda cahiliyyeye karşı bir meydan okuma çağrısıydı…

Gelen ikinci emir:

“Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar!”

Artık dinlenme zamanı değil, ayağa kalkma zamanı…

Dinlenmek için mezarda çoook zamanımız olacak


Ramazan kayan