Tam karşımda pasaklı ihtiyar bir kız oturuyordu. Dünyalık düşlerinin bitmesine az kalmış, temizlikten bile umudunu kesmiş, pasaklı ihtiyar bir kız… Sözleşerek gittiği vakitte saçları çoktan ağarmış, ucuna iliştiği sandalyede cesametinin farkında bile olmayan, yanında pervane görevi yapan torunlarına gülümserken bile gülemeyen bir kız… Çoğu zaman delirmek için yaşıyorum ben. Yaşamak başlı başına bir yük. Ve o yük intiharın yerkürede çoğalması fikrini aşılıyor bana. Sonbaharda hüzünlü olmayı beceremeyenlerin, hayatları boyunca rüzgarın dudağına iliştirdiği saçlardan rahatsız olanların arasında işte bir ömür geçiyor. Vaftizim bu olsa gerek.
Tam karşımda oturan yaşlanmayı becerebilmiş kadın yemek için bekliyordu. İki torunu, bir gelini ve sırtını dayadığı oğlu da masadaydı. Garsonların mutfaktan çıkarken ki fısıldamaları ile yaşlı kadının, kadının sessizliğinden başka dikkat çekecek bir kıpırtıya rastlanmıyordu. Eğer hüzün size abanmışsa her gürültü, her kıpırtı ya da her güzellik ancak can sıkar. Belli ki garsonlar tüm günün yorgunluğundan şikayetçiydi. Arzuhal edilecek makamları bile olmadan. Asık suratlarıyla masanın üstüne tabakları bırakırken zoraki yaptıkları nezaket dolu konuşmalarıyla yaşlı kadının torunlarına ilgisi birbirine çok benziyordu. Yorgun garsonlar ve sandalyeye iliştirilmiş anneler demek hislerini bazen aynı yaşıyor.
Kendimi yiyip bitirdiğim avareliğimle günümü de bitirdim. Parmaklarımı ağartırcasına yan yana yazdığım sıfırların bir değeri olsun diye aklıma sıfırların soluna bir ufak rakam koymak dahi aklıma gelmiyor. Saçak altlarında veremlilerin torna tezgâhına koşarcasına attıkları adımlarla yalnızlığımı süslüyorum. Umutları tarafından aldatılmış huysuz bir ihtiyar gibi asık suratımla, huysuzluğumla aklımdan sayısız hatıralarım geçiyor. Oysa hayat hikâyem de önemli bir şey yok; başımdan çok da enteresan şeyler geçti sayılmaz. Burnumun büyüklüğü küçüklüğümün farkına varamamaktan kaynaklanıyor. Çok önemli bir insan değilim, hatta önemli de değilim. Bunca yıla sığdırdığım tek başarı zamanından üç sene sonra bitirdiğim bir taşra üniversitesi. Üstelik silik bir talebeydim. O senelerden beni unutmayan kalmadı sanırım. Fakülteden okul çıkış belgemi almaya gittiğim gün talebe işlerine bakan memurların nasıl da bir baş belasından kurtulduklarını sevindiklerini unutmam.
Hayatta hak ettiğinden fazlasını istemeye yüzü tutmayan, belki hayat tarafından hak ettiği verilmeyen, doğduğu zamanın saat tamircisini arayan, belki yanlış yerlerde gözlerini açmış, ne yavaş kalmışlığı, ne geç fark edilmişliği belli bir kadındı masada oturan yaşlı kadın.
Giydiği gelinliği hala gürgen çeyiz sandığında saklayıp, gece oldu mu elleri titreyerek açtığı sandığına gelinliğiyle birlikte umudunu da gömdüğü bakışlarından belliydi. Kocasını toprağa vermiş, yalnız yaşamak için dirayet gösteremeyen, çaresiz bir kadındı. Anne-babalar evlatlarını kendi hayat sahalarına alırken düğün yaparlar. Oysa çocuklar için bu, sonradan hayatlarına dahil olmuş eşle yatak odalarında yastıklarına bulaştığı muazzam sandıkları bir huzursuzluktur. Yaşlı kadın, güzel yaşlı kadın işte bu huzursuzluğu hem hisseden, gelini tarafından özellikle hissettirilen, bu huzursuzluğu hem çeken, hem de duruşundan anladığım çekemeyendi.
Masada gelin de oturuyordu. Hem masanın, hem garsonların, hem kocanın sahibi olarak… Oturdukları müddetçe sürekli annenin oğlunun esas sahibi kendisi olduğunu göstermek için ilkel ne kadar tavır varsa sergileyen, bu sahipliği cilve ile besleyen bir gelin. İnsan "gelin" deyince içinde menekşeler açıyor. Kaynanası olan gelinlerse ekseriyetle bir çıban gibi yapışıyor dillere.
Gelin yaşlı kadını evde çocuklarına dadılık yapmak, misafir olacakları mekânlarda kocasıyla konuşurken sözü kesilmesin diye bir oyalama aracı olarak görüyordu. Bir annenin çaresizliği en çok evladının yanına yerleşince kendini gösteriyor. Bir yanda her sabah yataktan kalkarken selamlaştığı ölüm hissi, diğer yanda da ilişme duygusunun verdiği tasavvur edilemeyen bir eziklik.
Gençken mağrur, gençken aynalarla barışık, gençken ölümsüz sandığımız ömrümüz, gençken bir devrimci sandığımız bedenimiz bir gün takvimlerde son günlerini sayarken evladının yanında süklüm püklüm oturanlardan olmak gibi bu vahim tabloda hem oğul, hem gelin olmak koca bir hayatın en büyük fiyaskosudur.
Hayatlara eziyet etmek ve kafa koparmakla geçiren bütün insanların cellâtlara özentisi, benim gibi düşkün bir zavallıya ömrünün her anını ışıksız bir odaya hapsetmek için can atıp durmakta. Hapsedildiğim odalardan kurtuluşum bir haykırışla mı gerçekleşir acaba? Yoksa tüm kentleri, sokakları ateşe vermekle mi huzur bulacak bilemiyorum.
Bilmek için kaç asır körpe canlar ateşe verilecek? Değecek mi peki? Cevabını bilmediğim tüm sorular beni biraz daha, daha çok, çok fazla zavallılaştırmakta. Bundan sonra nerede bir anne görsem ve bu anne hangi sandalyeye iliştirilecek diye düşüneceğim. Sonra o sandalyede oturmak için sırasını bekleyen gelinleri, evlatları.

Bülent Parlak