Kendinizi bir filmin ortasında düşünün. Size ya "Mehmet" deniyor ya da "selamünaleyküm kovboy." İnsana ne kadar itici gelen sahneler değil mi? Bir de diyelim ki Hz. Yahya'nın, Hz. Yusuf'un, Hz. Bilali Habeşi'nin anlatıldığı filmlerde diyaloglar üçüncü sınıf Yeşilçam mantığına tamı tamına uyuyorsa!...

Anlattığınız hikaye eğer artık yabancılaştığınız bir dünyayı anlatıyorsa, olayı nasıl canlandıracaksınız? Mesela değerler sistemini modernitenin kucağında, çağdaşlık sayıklamalarıyla geçiriyorsanız ve nostaljik, bir ticari kaygının yol açtığı uyanıklıkla filmlere imza atmaya hazırlanıyorsanız yolunuz açık olsun! Siyah beyaz dönemden bugüne yeşilçamımız pek bir başarılı örnekler vermiştir. Daha doğru dürüst tarih kitaplarının bile ilgi görmediği, geçmiş yaşantıların bizim için bir şey ifade etmediği gerçeğini değiştirmeden yola çıkarsanız asırlar öncesinden bir inançsız insanın "Ya Hazreti İbrahim" dediğine şahit olabilirsiniz. Çünkü filmi çekenler o yıllarda insanların "Hazreti" kelimesini duyduklarında manevi taraflarını hatırlayacakları düşüncesiyle şevkle yapıyorlardı işlerini. Motor sesinden sonra çalgı çengi ve meyhane havalarından çıkılıyor ve adı üstünde 'dini' bir versiyon çekiliyordu. İşin daha da ilgincini çocuk yaşlarımda farketmiştim. Videodan izlediğim peygamberlerin hayatını anlatan filmlerde dansözler oynuyordu. Herhalde Araplar denince aklımıza dansları geliyordu. Halbuki şimdi öyle mi ya! Yerli malı mezdekelerimiz var ama nedense o güzelim ağlamaklı sahnelerde insanı güldüren filmler yapılmıyor. Cüneyt Arkın'ın tarihi filmleriyle dalga geçmeyi maharet sayanlar işin bu yönündeki kabalığı hiç bir zaman göremediler. Kostümünden tut oyunculuğa, oynayacağı karakteri bilmemeye, 'dini film çekiyoruz, daha ne olsun' mantığından 'boş ver aldırma'ya kadar farklı mantalitelere kucak açan bu filmci abiler hiçbir zaman işinin ehli isimlerle yaptıkları işi kotarmayı düşünmemişler midir acaba? Çağrı filminin yerlisini de biz yapmışızdır, film öyle değil böyle mahvedilir demek için her halde, hiç bir masraftan kaçınılmamıştır. Hatta denilebilir ki bugün bile ekranlara getirilen bu filmler gülmece kuşağında Rahmetli Kemal Sunal'ı geçmeye adaydır. Maharet sadece filmin konusunu bilmemekte de değildir. Bir kere canlandırılacak olan toplumun örneğin 70'li yılların Türkiyesi'ndeki insanlardan bir farkı vardır; elbiseleri. Ha bir de o güzelim kitabi cümleleri... Yine de siyah beyaz bir dini film gördüğümde ilgiyle izlemek istiyorum. Ne de olsa bir türün ilki bunlar. Özellikle insanların dinleriyle ilgili geniş malumatlara sahip olmadıkları yıllarda yapılmıştır bu filmler. Ve henüz Yaşar Nuri ilginç fikirleriyle aydınlatmaya başlamamıştır toplumu. Örneğin o yıllarda, yerli çağrı versiyonu çekiliyor. Hz. Bilali Habeşi, Kabe'nin üstüne çıkıyor ve ezan okumaya başlıyor. O da ne? Okunan ezan Türkçe değil. Hemen bir açık oturum sağdan soldan, orta yoldan, karma, derme çatma her görüş sahibinin engin görüşleri ve bilgi açlığı içinde olan halkımızın aydınlık soruları: Hocam biz Türküz. Filmi biz izleyeceğimize göre Bilali Habeşi'nin ezanı Türkçe okuması caiz değil midir? Hocam bu sarıklar çok itici, bu kıyafetlerin modern olması sağlanamaz mı? İşi abarttım galiba. Ama ne yapalım burası Türkiye. Dini konularda herkesin rahatlıkla konuşabildiğini, hatta bunun hayranlıkla karşılanabildiğini unutmamak gerek. Hatta şunu bile söyleyebilirim. Yerli çağrı ve peygamberlerin hayatını çekmek için kamera karşısına geçenler de yaptıklarının önemine inanıyorlardı. Hatta denilebilir ki toplum olarak konuşabilme maharetini oynayabilme maharetine rahatlıkla ulaştırabiliyorlardı. Ama yine de böyle bizim gibi gereksiz komiklikler yapanlara da sorusu olması lazım o insanların. Örneğin: Biz o filmleri çektiğimizde önümüzde örnekler yoktu. İmkanlar kısıtlıydı. Toplumun ihtiyacı vardı. Toplumu bilgisiz mi bıraksaydık yani? diyebilirler. En tabii hakları. Öyleyse bütün bu kafa karışıklıklarımıza rağmen hazır Ashabı Kehf'le ilgili güzel bir diziyi izlemişken bir daha oturup düşünelim. O insanlar o gün için karınca kararınca bilmeden yanlışlıklar yaptılar ve buna rağmen milletin gözyaşlarını akıtabildiler. Peki bugün için bizim bu yanlışlardan ders alıp ciddi ve ayakları yere basan sağlam senaryolara sahip, sanatsal açıdan iyi bir film çekmek niyetimiz var mı? İFPAŞ'ın çektiği ve çoğunun filmden ziyade bir vaaz havasında olduğu filmleri saymazsak ciddi bir adımımız olabilir mi? Neden olmasın? Cafer Panahi, Muhsin Mahmelbaf, Abbas Kiarüstemi, Bahman Gobadi gibi yönetmenlere sahip değil miyiz? Yurt dışında ödüller almadık mı? Hayda... Şimdi de ülkeleri karıştırdık. Bu saydıklarım molların İran'ı dediğimiz ülkeden çıktılar. Bizim böyle yönetmenlerimiz yoktu sanırım. Ama bizim de var dünya çapında dehalarımız. Vizontele New York'ta. New York sinemalarımızda hem de her daim, kesintisiz. Eli ayağı düzgün filmi boşverelim de önce senaryoyu konuşalım beyler... Önce söyleyecek sözümüz var mı bir bakalım. Önce söz, sonra motor... Benim kulağım hala Mustafa Akkad'da. Çağrı'nın unutulmaz yönetmeninin birkaç projesi daha olduğunu biliyoruz. Acaba bunlar hayata geçer mi? Akkad yeniden bir destan daha yazabilir mi? Bu destanda bizim de bir payımız olabilir mi? İşi kolaylaştırdık. Bütün mesele bu işi yapabileceğine inandığımız değerlerin, yitip gitmeden önce farkına varılması. Ustalar gidince sözün de önemi kalmayabiliyor...