Şöyle, bir kitabı karıştırır gibi tarihin sayfalarını karıştırdığınızda çok ilginç olaylarla karşılaşırsınız. 'Biz bu filmi daha önce görmüştük' dedirten çok bil-mişlik edalara bürünmeniz an meselesidir. Sanırsınız düş görmektesiniz. Ama ne yazık ki düşün tam ortasında uyanmak zorundasınız. Bir dönem uzaya giden Müslüman ihsanlarla ilgili bir roman okumuştum. Hayli sürükleyici ve yerli bir versiyondu. Aklımdan geçenleri tahmin edebilirsiniz. Ne güzel film olurdu bu. Ama sonra şunu fark etmeye başladım. Birilerinin hayal gücüne destek olarak, kendi hayal gücümüzü öldürüyoruz. Örneğin bizim uzaya çıkmamız Hollywood filmlerindeki gibidir. Bizim de uzay aracımız vardır ve tastamam yollar bizi uzaya götürebilir. Sonra hayal gücünün sınırlarını zorlayarak günümüze dönmeyi de başarabildim. Bir de baktım ki düz yolda yürümenin imkanı kalmamış. Tüm kutsiyetiyle asırların yükünü çekme erdemini gösterebilen Kudüs, yeni mazlumları için ağıt yakmaya başlamış bile. O gün uzayın da yer yüzünün de bir sömürgeye kurban gittiğini düşündüm. İşin daha da kötüsü zihinlerimiz işgal edilmişti ve kıpırdayacak halimiz yoktu.

Namluya sürülen hayat

Bizi bunca çaresiz ve bedbin bırakan ruh hali nasıl bir şeydir ki bir kalıbı olmasın, bir zarfa sahip olamasın? Talibin tozunu şöyle bir aldığımızda, tarihin sayfalarını tekrar karıştırmayı akıl ettiğinizde şaşırtıcı benzerliklerin hikayelerine dalıp dalıp gidersiniz. Flaşbekler günümüzü ve geçmişi aynı anda yaşattırırken geleceğe de zihniniz hızlı bir sefer düzenler. Eğer bir çılgınlık girişimi, engellenmeden yola çıkmışsa artık bir şey konuşmanın alemi yoktur. Bu Çılgın şeyin adı atom bombası da olabilir, mazlumun yüzüne vurulan bir fiske de. Hatta bu şeyin adı 'sayma' bile olabilir. Bizim gibi seyretmek zorunluluğu tescillenmişler için yok sayılma a-meliyesi bir anlam kalmaktadır hayatı mıza. Bir taşın mitralyözler karşısında bir medeniyet gibi yükselişini görmezden gelmeyi başarabilecek kuvvetler, bir seyir işinin illizyonunu sağlayabilir belki. Daha da ötesi güçlü olmanın haksız olmakla eşdeğerde oluşunu bir eşitlik göstergesi sayanların çarpraz kurları sapır sapır dökülmeyi haketmektedir.
Bizi illüzyonun eşiğinden geri çevirten, daima önümüze bakmayı sağlayan güç, geçmişten alabildiğimiz ibretler olsa gerek. Evet, bir şeyler yaşanmış ve yeni bir hayat namluya sürülmüştür. Bunun içinde Taif'te taşlanmada var, Filistin'de katledilme de. Bunun içinde az sayıda topluluklar olarak zafere yaklaşmak da var, ceplerdeki taşlan sapanlara yerleştirmek de. Yüreklere konulmuş korku imparatorluğunun titiz bir seçmecilikle farklı milletlere sinsice dağıtılmasının engellenmesi, bu aydınlığın içinde kaybolup kendini gizleyen karanlığın koordinatlarının belirlenmesi için maziye bir seyir gerekmektedir. İşin ilginç yanı şu ki; atiyi oluşturabileceğine inandığımız iyi günler mazide de çokça aranmıştır. Kutlu peygamberin başlattığım mücadele, üzerinden asırlar geçmesine rağmen yeniden ve yeniden dikkatleri çeker, o dönemin aydınlığıyla asırlar değerlendirilir. Cahiliye döneminde diri diri gömülen çocukların ağlamalarına şimdilerde diri diri yakılan insanların ağlama sesleri eklenir oldu. Yanmış cesetler, harabeye dönmüş bir kutsal şehir, içinde bulunduğu durumun utancını haykırır gibi dumana boğulmuş ve izini yitirtmeye gayret eden Beytüllahim.
Zihinlerimize konulan ambargoların farkına varabilmemiz için, öncelikle bir teşehhüt miktarı durduğumuz yeri kontrol etmemiz gerekiyor. Acı gerçeklerin tüm çıplakiığıyla sağanak haline gelmesini engelleyemediğimize göre, hayallerimizi bu arsız savaştan çekip alabilmenin, kurtarabilmenin bir yolunu bulmalıyız. Hayallerimizi bir takım tacirlere kaptırmadan, bir endüstrinin kolu haline getirmeden bir medeniyetin izcülüğüne emanet edebiliriz. Acının yaşandığı tüm ığrafyalarda, kişiliklerin baskı altına alındığı tüm öz-* irmüş gibi yapılan toplumlarda, 'hak' bir suskunluk bi algılanmaya başladığında göz gözü görmez olur. yüzden olsa gerek Firavunlardan bugüne insanla-ı köle gibi görülmesi eğilimi yeni toplum anlayışlarıda biraz farklılığa uğramakla birlikte, kaldığı yerim devam ediyor.
ayallerimizi toplayıp yola koyulduğumuzda zorlu bir yolculuğa hazır olup olmadığımızı göremeyeceğiz ön-;. Vizörden takip edilenler, acıklı sahneler, tas tamam ışanmaktadır ve filmin sonunun değişmesine imkan gibi görünür. Kötü adam rolündekiler iyi kahraanı öldürmeyi başarmaktadır. Ya da kötü, iyinin kişinini deforme ederek kişilikleri açmaza düşürmekte-r. Bunun için de ister adınız New York Times olsun ter Hürrriyet, pek farketmez. Cenin'in orta yerinde ıdişeyle izlenebilecek sahneler 'durum kontrol altın-ı' anlayışıyla iğdiş edilmiş bir gözle verilebilmekte-r. Öyle anlaşılıyor ki tüm ceninlerde aynı durumun ışanması içi, toplu katliamların önü açılabilmiş, izle-ğimiz sahneler canlı çekilebilmiştir. 11 Eylül maskeni indirmiş, yüz görünmüştür. Bu yüz, Ortadoğu askeli kutsanmıştık iddia eden milletin katliamların-aki ayrıntılarda gizlenmektedir.
oam Chomsky ve Roger Garaudy, farklı ülkelerde aşamalarına rağmen muhalif olma ortak paydasın-a, 'tepki'de buluşan iki aydın. Önlerine çıkan sus-unluk duvarını önce kimin tırmanabileceği tartışma onusu değil. Çünkü önlerindeki sanal duvarın yı-ılıiı.ısının tek bir yolu var. Zihinlerdeki duvar algımın yıkılması. Bu duvar şimdilik muhalif olmayı üşünmeyen ve gördüğü haksızlığa, katliama ses et-leyenlerin önünde bir imtihan olarak durmaktadır, [er millete uygun duvarlar inşa edenler bu duvarı endi meşreplerine göre süslemişlerdir. Kimi çok ka-allı, kimi de tek kanallı ama bir şekilde, hayatın ve hayallerin tam ortasına konabilmiştir.
u duvar yalnızca bugünkü ilişkilerimizi engellemek-İ kalmıyor geçmişle aramızda da aşılmazlık zırhı gibi uruyor. Bu yüzdendir adalete, imana, İslam'a davetin adının 'irtica' konması. Oyunun en eşitlikten uzak sahnesinin anlamsızlığı, geriye dönüşlerin bir ders alma
olarak değil, bir korku aracı olarak algılanmasından ileri geliyor.İnsanların irticaı yaşarken Firavun dönemine gidip oralardan zulüm eşelemesi, peygamberlerin anlattıklarına kulaklarını tıkayan milletlerin örneklerinin günümüze getirilmesi ve bunların fotokopiyle çoğaltılır gibi çoğaltılması maksadın anlaşılabilirliğini gösteriyor.

Değişmeyeni bilmek

Bizi içinde bulunduğumuz filmden diğerine aktarabilecek bir yönetmen henüz yok. Uzaylıların cirit attığı bir filmin ortasından Battal Gazi'nin yanma geçemiyoruz. Hele de mutluluk tablosu çizen filmlere hiç. Kendi hayatlarımızın sahnelerinin çekiminde kamerayı elinde bulunduranların isteklerinin bitmediğini görüyoruz. Filistin'i bir alev topu haline getirenler Ortadoğu'yu da bir sisin ardına gizleyebilmiştir. Yönetmen bir şey daha yaptı: kötü adamın rolünü daha fazla yazarak bizimle bir kedi gibi oynamasına fırsat verdi. Hiç hesapta olmayan sahneler yüzünden şaşkına dönen bizlere senaristin de yapabileceği bir şey yok. Bu filmin sonunun yazılması için oynayanların bir fail olduklarını hatırlamaları gerekiyor. Çünkü ortada büyük bir cürüm işleniyor ve fail olması gerekenler 'vah vah' demekten başka bir şey yapmıyorlar. Hz. Peygamber'in cahiliye toplumundaki haksızlıkların ortadan kaldırılması için verdiği mücadele sanıldığı gibi o çağın anlayışı değil; çağlarüstü bir görev bilinci. Dün de gasbedenler vardı, gasbedilenler olduğu gibi, bugün de. Dün da zalim vardı, bugün de. Kitabımız helak olan toplumları anlatırken bugüne düşen payları da sergiler. İsimler değişmiştir, kavimler değişmiştir, ancak fiil değişmemiştir.
'Galip gelen nice az topluluklar' halen çekilemeyen bir filmin konusu. Ama bakarsınız film başlamıştır bile. Bu bizim nerede olduğumuzla ilgili bir durum. Seyirci koltuğunda mı, yönetmen koltuğunda mı? Aradan çekil diye bağıran biz miyiz yoksa şaronlar mı? Dünya Cenin'e dönmeden bizler kendi filmlerimize dönebil-meyiz, yani kaybettiklerimize; hayallerimize.