İkibinli yılların ilk çeyreği, öyle görünüyor ki insanoğlunun yaşadığı onca acı tecrübelerden ders çıkartmadığını, hayata dair bakışında olumlu bir gelişme kaydetmediğini, yaşanan en son olaylarla bir kez daha kendisini gösterdi. Kendisini dünyanın efendileri olarak gören süper devletler ve idarecileri, dünya insanı hakkında insafsız ve acımasız kararlara imza atmaya devam ediyorlar. Hem de üç kuruşluk çıkarları adına milyonlarca insanın ve canlının yok olmasına yol açacak kararları bütün mazlum ve ezilmiş halkların itirazlarına rağmen ürettikleri suni gerekçelerle uygulamaya koymaktan çekinmiyorlar.
Dünün Firavunları, dünün Nemrutları ve Karunları yine gündemde ki yerlerini muhafaza ediyor, yine sahnedeki acımasızcani rollerini icra ederken makyaj malzemesi olarak insan kanın kullanılması onları hiç rahatsız etmiyor.
Yarih boyunca insanlar öyle yada böyle, belli düşünceler etrafında şekil almış bir düşüncenin, bir inancın şekillendirdiği dünyayı yaşamışlardır. Ama tarihin hiçbir döneminde insanlık geçmiş yüz yıl kadar ve bu günler kadar adi ve acımasız, insanlık dışı barbar bir vahşeti işlememiştir. Gelişen dünyanın "gelişen insanı !" ekonomik ve siyasi çıkarları uğruna bütün bir insanlığın geleceğiyle oynamaktan çekinmemiş ve hala bu düşüncenin ürünü olan dünyanın galip şovalyeleri, insanlığın bu gününü ve yarınını tehdit etmeye devam etmektedirler.
Artık, mazlum, ezilmiş ve sömürülmüş ve hala kanları emilmeye çalışılan insanlar, yurtlarının ve beyinlerinin işgal altında kalınışına karşı sessiz kalmamalıdırlar. İnsan olmanın ve insan olarak kalabilmenin gereklerinin her geçen gün alaşağa edilişine itirazı, ihmal edilmiş kutsal bir görev olarak görmeliyiz.
İnsan beyninin işgal edilişi bir vatanın işgal edilişinden daha vahim daha tehlikeli bir durumdur…
Bekli de bugün, insanın yaratılışında, yüce yaratanın insan içine potansiyel olarak yerleştirdiği hükmetme arzusunun insana vermiş olduğu mutluluğun, ifrat derecesine taşınmış bir halini yaşıyoruz. Ve bu günkü bilimin ve teknolojinin üretmiş olduğu tahrip gücü yüksek teknolojik ürünlerin, bu zihniyetin elinde olmasının çok daha acı neticelerini yaşıyor insanlık. Geçmişin zarar gücü alanı ile şimdilerdekinin farkı, düşüncenin geri veya ileri olmasıyla değil, kullanılan aletle` rin etki alanıyla ilgili olmasıdır.
Bir tarafta ezilenler, diğer tarafta da ezenlerin, diğer tarifiyle bir tarafta galipler, diğer tarafta mağlupların oluşturduğu ilişkiler sisteminin çarpık denklemiyle karşı karşıyayız. Belki dünya kuruldu kurulalı insanlar ve devletler arsında varolan ilişkiler sitemi bu esasa göre belirlendi ve de belirlenecektir. Ama unutulmamalıdır ki İlahi irade tarafından seçilen elçilerin insanlığa getirmiş olduğu düzenlemeler uzun soluklu bir şekilde hayata yansıtılmış olabilseydi, dünya bunca acı ve ızdırabı yaşamayacaktı. Ama üzülerek belirtelim ki, her ilahi iradenin temsilcileri, kendilerine gönderilen elçiden hemen kısa bir müddet sonra, iktidar olma içgüdüsünün dayanılmaz ateşi ile, hem kendilerini hem de etrafını yakıp kül etmişler, gönderilen mesajlar siyasi çıkar uğruna malzeme olarak kullanılmıştır.
Tarih, insanoğlunun onulmaz istek ve hırsının, karşı konulmaz bir hükmetme arzusunun neticeleri olan kurbanlarla doludur. Kurbanların en temel özellikleri ise yaşanan olaylara karşı tepkisiz, isteksiz ve kayıtsız kalışlarıdır.
Keşke insanlık çok geç kalmadan bu gerçeği görebilse.
Yanlışa itiraz geliştirmeyi terk edenler, yanlışa itirazı unutanlar ve yanlışları umursamayanlar bilmelidirler ki, kayıtsı kaldıkları, umursamadıkları o ateş kendilerini de saracaktır.
Küresel anlamda derin bir yozlaşmayla karşı karşıyayız. Bu durumun farkında olmak, varolan sorunu gidermek için yeterli Sebep değildir. Sorunun varlığını kabul etmek belki de meselenin birinci ayağıdır ama meselenin halli içinde tamam şart değildir, hareket gereklidir. Hareketin doğru olabilmesinin şartı da sorunu ortaya çıkartan sebepleri bilmek ve bu sorunu besleyen unsurları gözden kaçırmamakla mümkündür.
Bu günün ortaya çıkartmış olduğu sorunlar, yine bu güne ait çözümlemerle giderilecektir. Gözden kaçırdığımız bir gerçek varki o da, dünyanın tarihi seyri içinde ait olduğumuz daha doğrusu yaşadığımız bu dönemin bir parçası olduğumuz gerçeğidir.
Sosyal hayatın vazgeçilmez bir kuralıdır değişim. Ve her dönemde her yeniliğe karşı çıkanlar olmuştur. Kimileri, zamanın ortaya çıkartmış olduğu kaçınılmaz olan bu durumu algılayamamış, kimileride içinde bulundukları statükoyu muhafaza etme adına direnmişlerdir. Sosyolojinin bir takım temel kuralları vardır. Kim onları görmezden gelerek yaşamını ve düşüncesini devam ettirmeye çalışırsa çalışsın başarılı olamayacaktır. Bir parçası olduğumuz bu güne ait sorunlar, yaşanan süreç dikkate alınarak çözülecektir. Zaten İslam hukukunda da ahkamın değişmesine imkan veren, hatta gerekli kılan bir durumda ortama itibar prensibine sahip olmasıdır.
Çok kıymetli ve saygın Şafii alimlerinden olan İmam Maverdi (r.a)'ın çok beğenerek bir şaire nisbet ettiği güzel bir söz vardır.” Zaman adım attıkça sende adımla, şayet zaman koşuyorsa sen de koş.” Zamanın doğrusal gidişine, dairesel gidiş yöntemleriyle ayak uydurulamayacağı bilinmelidir.
Dünya siyasi hayatında insanlık yeni bir dönüşümü, yeni bir gelişmeyi yaşıyor. Dünyanın egemen güçleri iki yüzyıldır oluşturdukları ve güce dayalı siyasi egemenliklerinin son günlerini yaşıyorlar. 11 eylül hadiseleriyle patlak veren olaylar dizisi dikkatli okunduğu zaman, İçlerinde bulundukları konumlarını muhafaza edebilme adına, Afganistan, Irak belki daha sonra İran ve Suriye…gibi İslam ülkelerine saldırı düzenleniyor. Dünya siyasi hayatındaki varolan statükonun devamının şartını bir takım ülkelere saldırı düzenleyerek muhafaza etme çabaları, duydukları ve hissettikleri korkuyu gidermeye yetecek mi zaman gösterecektir.
Kötülerin sesinin daha sık ve galip çıkmasının sebebi, iyilerin sesinin kısık olmasındandır.
Yaşanan son gelişmeler, dünyanın siyasi ve kültürel anlayışında bir değişime doğru kapı araladığı, diğer taraftan da İslam aleminin algı ve anlayışında bir gelişmeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yaşanan hayat sürecinin dışında kalarak, yaşananlara olumlu yada olumsuz bir katkının olmadığı artık anlaşılmıştır.
İnançların sloganlarla beslenen , çığırtkanların temsil ettiği bir yaşam tarzı ve biçimi olmaktan çıkartmalı ve bu çığırtkanlıklara müsade etmemeliyiz.
Geleceğin içinde neyi barındırdığı şüphesi ve endişesiyle içinde bulunduğu anlayışın kabuğuna çekilmek belki günü kurtaracaktır ama dünyanın dönüşümüne bu tavrın ve anlayışın verebileceği hiçbir şeyin olmadığı da kesindir
Belirleyici olmanın temel şartı İdealden kopmadan ama realiteyi de görerek ideal ile realite arasında köprü kurmaktır. Bu günü anlayamayan ve yaşamayan, geleceği inşa edemez.
Bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez