Şahit olmakta olduğumuz şu günler, ileriki tarihlerde yaşanacak hadiselere temel teşkil edecek oluşumları barındırıyor ve geliştiriyor. Dünyanın şaşkın bakışları arasında insanlığın yüz yıldır var etmeye çalıştığı kurumlar ve kuruluşlar bir bir çöküyor ya da işlevlerini yitiriyor, Buna sebep olanlar ise tarihte olduğu gibi yine aynı bahanenin arkasına sığınarak dünyayı ıslah etme adına hareket ediyorlar. Adalet anlayışından yoksun bir gücün acımasızlığını ve arsızlığını dünya bir kez daha Irak'la yaşıyor. Dünyanın toptan itirazlarına rağmen gözü dönmüş caniler, gözü dönmüş zalimler, emellerine ulaşmak için her türlü aracıda kullanarak kirli ve karanlık düşüncelerini gerçekleştirmek istiyorlar. Geçen yüzyılın ürünü olan bu hâkim ve köhne zihniyet; dünyayı yeniden kana bulayacak adımlar atmaktan çekinmiyor. Ne acı ve ne hazindir ki, üzerinde hesapların yapıldığı coğrafya ve ülkeler İslâm coğrafyası ve Müslümanlar. İşgal edilen ve insanlarının kızıl dereliler ve bizon sürüleri gibi acımasızca katledilmesi hedeflenen yine Müslümanlar. Yüz yıldır; yeraltı ve yer üslü kaynakları sınırsızca tüketilen kesim ise yine Müslümanlar. Hasta adam Osmanlı öldü, ama mirası hala pay edilemedi. Geçmiş yüzyılda yapılan taksimatı beğenmeyeler ve bu yüzyılda yıldızı parlayan bir takım güç Odaklan ve ülkeler, pastadan pay istemekte ve kendilerine diğer pay sahibi ülkelerce sunulan dilimleri ise yeterli görmeyerek, kendilerince yeni bir ayarın peşindeler. Onlara, yüz yıldır bu küstahça cesareti veren ise, yine sorumsuzca, kısır tartışmalar içine giren ve bir türlü bu alışkanlığını terk etmeyen Müslümanların kendileridir.


Bir toplumun kaynaklarını semirmek ve sömürmek için yıllardır batının yaptığı tek şey, onlarda var olan inançları yok etmek yâda işbirlikçileri vasıtasıyla sulandırmak, başkalaştırmak ve sonunda da bütün itiraz noktalarını kırarak etkisiz hale getirmektir. Müslüman toplumlarının yıllardır; batının etki alanı altında kalmalarının neticesidir bu günkü yaşadıklarımız. Bu kadar etkiye açık oluşumuz İslam'a olan bağlılığın değil, İslam'a olan mesafenin uzaklığından kaynaklanmaktadır. Bu durumu bilen ve gören batı yıllardır, yumuşak karın diyebileceğimiz bu yere çalışmakta ve istediği verimi de almış görünmektedir. Bir Müslüman'ın Irak'ın işgal edilmesine seyirci kalması, o insanın ne kadar büyük değer kaybı içinde olduğunun bir göstergesidir. Irak meselesini gündemine almayanlar yâda gündemlerine almışlarsa da işgalcilerin yanında yer alınmasını teklif edecek kadar alçalnuş zihniyet sahipleri, çok masum gerekçelerin arkasına sığınarak menfaatlerini ve konumlarını korumak ve geliştirmek istemektedirler. Bu zihniyet sahipleri her ne kadar bu coğrafyada ve bu toplumla birlikte yaşasalar da, isim benzerlikleri dışında toplumla ortak hiçbir yönleri yoktur.


Diğer yandan ufuksuzlukları ve becerisizlikleri yüzünden; var olan sorunlara müdahale edemeyen zihniyet elbette sorumludur. Var olan sorunları gideremeyen düşünce ve inancın temsilcileri temsil yeteneğini kaybetmişler demektir. Temsil yeteneğini yitiren inancın mümessilleri, etkiye ya tamamen açmışlardır kendilerini yada, varlıklarının devamını, durumlarını muhafaza etmek adına kilitlemişlerdir. Bu gün Müslümanların çaresiz bir şekilde sorunlara kayıtsız kalmaları ve çaresiz bir gözle olayları seyretmeleri, belki de daha ileri bir noktada; zalimle işbirliğine girip ihanetle neticelenen olaylar dizisinin altında yatan en önemli sebep budur.


Kahredici bir kahrın çaresizliği içinde kıvranıyor ve sorunlar karşısındaki şaşkınlığımız, suskunluğu ve seyri içeriyorsa ve müdahale edemiyor isek, ölü hale getirdiğimiz kutsal bir emanet olan inancın ve düşüncenin hesabını, yarın ilahi huzurda veremeyeceğimizi unutmamalıyız. Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kutsallaştırılmış mazeretler arkasına sığınarak; basit gerekçeler üretmek derde şifa olmayacak, alt yapısı olmayan çözüm Önerileri sunmak; sorunlarla birlikte yaşamayı ve hatta anormalliklere karşı en sert tutumu sergiliyor görüntüsü içerse de... Sonuç itibariyle var olan temelsiz tutumdan dolayı bu tavrın, zulmün yayılmasına ve devamına katkıda bulunmakla neticeleneceği açıktır. İslâm'a ve insanlara fayda temin eden fakat, hayır bakımından düşük olarak görülen amel; İslâm'a ve insanlara fayda temin etmekten uzak olan fakat hayır bakımından üstün olarak kıymetlendirilen amelden daha üstün olarak değerlendirilmelidir.!


Tarihin önümüze çıkartmış olduğu bir takım fırsatları yine Îslâmi gerekçeler öne sürerek engellemek; İslam'a ve Müslümanlara yararlı olacak bu durumlardan istifadeye engel olmak... İslam'ın ve Müslümanların gelişmesine katkıda bulunmaktan daha ziyade, var olanı tıkanmayı ve zulmü artırmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir. Afganistan ve Irak ile başlayan, diğer Müslüman Ülkelerle de, devam edeceği öngörülen bu sürece bu anlayışın ve bu düşüncenin verebileceği hiçbir şey olmadığı gibi; zaten var olan yapısal sorunları gideremeyeceği ve hatta zarar vereceğide açıktır.


Yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu görmek durumundayız. Klasik söylemlerle ve klasik tutumlarla, değişen dünyayı ve değişen şartlara olan gerekli pozitif müdahaleyi yapamayacağımızı bilmeliyiz.


Yeryüzünde İnsanlara, adaleti ve huzuru temin edecek, İslam'dan başka herhangi bir inanış kalmamıştır, Ama: İslam’ın bu günkü mensupları bu durumu görmekten ve algılamaktan çok uzaktırlar. Nasıl bu sonuca ulaştığımızın sorusunu soranlar etrafına ve olaylar karşısındaki; Müslümanların çaresiz bakışlarına ve var olan sorunlara karşı (ürettikleri!?) çözüm önerilerine baktıklarında ne kadar kısır, ne kadar dar olduğunu göreceklerdir. Çözüm önerileriniz var olan sorunları gidermeye yetmiyorsa, bu inancın olaylar karşısındaki aczi yeti değil, o İnancın müntesiplerinin İnançlarının gerektirdiği duyarlılığı ve yorumu elde edemediğinin bir sonucudur. Günümüz dünyasında, var olabilmenin ve varlığını devam ettirebilmenin şartı (zaten tükenmiş ve sapkınlaşmış olan dünya insanının hayatı yorumlayış ve algılayış biçimine yön vermek ve yardımcı olmak) yerel ve bölgesel çözüm arayışları değil. Küresel ölçekte değerlendirmeler ve sunuşlarla olabilecektir. Adaleti ve iyiliği emredebilmek için adaletli ve iyi olmak gerekir. Adaleti ve iyiliği emretmek için muktedir olabilmek gerekir. Hatta şu an, dünya insanının en çok ihtiyaç hissettiği ve aradığı, ama bir türlü bulamadığı adaleti ve iyiliği, insanlara bugünün diliyle, ancak bugünün dilini kullanabilen Müslümanların sunulabileceğini görmemiz gerekiyor.


Bu gün, dünyanın karşı karşıya olduğu vahşeti, acımasızlığı ve keyfi yaşam tasavvurlarını dizginleyecek bir anlayışın müntesipleri olduğumuzu bilmek ve bu sorumluluğumuzu; kısır ve verimsiz ve hatta gereksiz tartışma ve çekişmelere kurban etmememiz gerekir.


Düşüncemizi ve enerjimizi, bütün dünyada var olan İyi İnsanların çabalarıyla entegre etmeye; onlarla asgari müştereklerimizi artırmaya ve kötülükle mücadele eden herkesle ortak bir paydada buluşmak için harcamalıyız.