+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek.

  1. #1
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek.

    Hutbe-i Şamiye ' den


    BİRİNCİ KELİME:

    "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım derse binaen: Ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâm'ın saadet-i dünyeviyesi, bahusus Osmanlıların saadeti ve bilhâssa İslâm'ın terakkisi onların intibahıyla olan Arab'ın saadetinin fecr-i sadıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek

    {(Haşiye): Eski Said, hiss-i kabl-el vuku' ile 1371'de -başta Arab Devletleri- Âlem-i İslâm'ın ecnebi esaretinden ve istibdadından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumî ve 30-40 sene devam eden istibdad-ı mutlakı düşünmemiş. Üçyüz yirmi yedi'de olacak gibi müjde vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış.}

    derecede kanaat-ı kat'iyyemle derim: İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olacak. Bu davama çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi o bürhanlardan mukaddematlı bir buçuk bürhanı zikredeceğim. O bürhanın mukaddematına başlıyoruz:

    El-emel: Ümitli olmak.
    Rahmet-i İlahiye: Allah'ın(cc) merhameti, Allah'a ait rahmet.
    Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
    Cemaat: Topluluk.
    Âlem-i İslâm: Bütün müslüman milletler ve ülkeler, islâm âlemi.
    Saadet-i dünyeviye: Dünyaya ait saadet, dünyanın mutluluğu.
    Bahusus: Özellikle, hele.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    İntibah: Uyanıklık, uyanma.
    Fecr-i sadık: Gerçek ve doğru fecir. ("Gerçek kurtuluş, gerçek aydınlığa kavuşma, gerçeğin ortaya çıkması" manalarında kullanılır).
    Emare: Belirti, ipucu.
    İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, gelişme, ilerleme.
    Saadet: Mutluluk.
    Ye's: Ümitsizlik.
    Rağmına: Aksine, zıttına, istememene karşı.
    Hiss-i kabl-el vuku: Önceden sezme duygusu (önsezi) , vuku bulmadan önce hissedebilen his.
    Ecnebi: Yabancı.
    Esaret: Esirlik, kölelik.
    İstibdad: Zulüm ve baskı, kanun dışı kendi keyfine göre idare.
    İstibdad-ı mutlak: Sınırsız baskı ve zorlama, tam zorbalık ve baskı.
    Kanaat-ı kat'iyye: Kat'i kanaat, kesin inanç.
    Hâkim: Hükmeden, idare eden.
    Hakaik-i Kur'aniye: Kur'ana ait hakikatlar.
    Bürhan: Kesin delil.
    Mukaddemat: Başlangıçlar.


    İslâmiyet hakaikı hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.

    Hakaik: Hakikatlar, gerçekler ve doğrular.
    Manen: Manaca.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Kabil: Mümkün, olabilir.
    İstidad: Kabiliyet, yetenek.


    Birinci cihet

    olan manen terakki ise: Biliniz! Hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ Rus'u mağlub eden Japon başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti de şudur ki:

    Cihet: Yön, taraf.
    Vukuat: Olaylar, hadiseler, olanlar.
    Hakkaniyet: Haklılık, doğruluk, gerçeklil.

    Hakikat-ı İslâmiyenin kuvveti nisbetinde ve Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm'ın hakikat-ı İslâmiye'de za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belalara, mağlubiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilakistir.

    Hakikat-ı İslâmiye: İslâm dini ile ilgili gerçek.
    Ehl-i İslâm: Müslümanlar.
    Temeddün: Medenileşmek, uygarlaşmak.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Za'fiyet: Zayıflık.
    Tevahhuş: Korkmak, ürkmek, kaçmak.
    Tedenni: Aşağı düşme, alçalma, gerileme, aşağı inme.
    Herc ü merc: Karmakarışık, darmadağanık, alt-üst.
    Mağlubiyet: Yenilmişlik, yenilmiş olma.

    ...........

    Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler.

    Ahlâk-ı İslâmiye: İslâm ahlâkı.
    Hakaik-i imaniye: İnançla ilgili gerçekler, imana ait hakikatlar.
    Kemalât: Mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
    Ef'al: Fiiller, işler.
    İzhar: Açığa vurma, ortaya koyma, gösterme.
    Sair: Diğer, başka.
    Cemaat: Topluluk.
    Küre-i Arz: Yer küre, dünya.
    Dehalet: Sığınma, yardım isteme.

    ...........

    Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim gibi âlem-i İslâm'ın câmi-i kebirinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisattan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sahibi ve kendini münevver telakki edenler!

    Câmi-i Emevî: Suriye'nin başkenti Şam'da büyük ve önemli bir cami.
    Âlem-i İslâm: İslâm âlemi.
    Câmi-i kebir: Büyük cami.
    Hâdisat: Hadiseler, olaylar.
    Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
    Münevver: Nurlu, parlak. *Bilgili, uyanık.
    Telakki: Kabul etmek, karşılamak. Kişisel anlayış ve görüş.


    Hasıl-ı kelâm:

    Biz Kur'an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek.

    Hasıl-ı kelâm: Sözün kısası, söylenenlerden çıkan sonuç.
    Şakird: Talebe, öğrenci.
    Bürhan: Kesin delil, ispat vasıtası.
    Hakaik-i imaniye: İmana ait gerçekler.
    Efrad: Fertler, kişiler.
    Ruhban: Hıristiyan din adamı.
    Bürhan-ı aklîye: Akla dayanan delil, akla bakan ve ikna eden delil.
    İstinad: Dayanma.

    Hem de İslâmiyet güneşinin inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emareleri göründü. Yetmişbir'de fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.

    İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, gelişme, ilerleme.
    Beşer: İnsan.
    Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma.
    Mümanaat: Mani olma, önleme, engelleme.
    Emare: Belirti, ipucu.
    Fecr-i sadık: "Gerçek kurtuluş, gerçek aydınlığa kavuşma, gerçeğin ortaya çıkması" manalarında kullanılır.
    Fecr-i kâzib: Birinci fecirdir ki, bir aydınlık olur sonra kaybolur. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib
    denir. ("Yalancı kurtuluş, gerçek olmayan aydınlık" manalarında kullanılır).

    Evet hakikat-ı İslâmiyet'in mazi kıt'asını tamamen istilasına sekiz dehşetli maniler mümanaat ettiler:

    Hakikat-ı İslâmiyet: İslâm dininin temel gerçeği.
    Mümanaat: Mani olma, önleme, engelleme.


    Birinci, İkinci, Üçüncü Maniler:

    Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mani, marifet ve medeniyetin mehasini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.

    Ecnebi: Yabancı, başka milletten olan.
    Cehl: Cahillik, bilgisizlik.
    Taassub: Tutucu olma, aşırı bağlılık.
    Marifet: Bilme, tanıma.
    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.


    Dördüncü, Beşinci Maniler:

    Papazların, ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri ve ecnebilerin körükörüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mani dahi fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat, nev'-i beşerde başlamasıyla zeval bulmağa başlıyor.

    Ruhanî: Ruha ait, ruh ile ilgili.
    Riyaset: Reislik, başkanlık.
    Tahakküm: Zorbalık, baskı.
    Fikr-i hürriyet: Özgürlük düşüncesi.
    Meyl-i taharri-i hakikat: Gerçeği araştırma isteği.
    Nev'-i beşer: İnsan türü, insan nevi, insanlar.
    Zeval: Sona erme.


    Altıncı, Yedinci Maniler:

    Bizdeki istibdad ve şeriatın muhalefetinden gelen sû'-i ahlâkımız mümanaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdad kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istibdadlarının otuz-kırk sene sonra zeval bulmasına işaret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveranı ile ve sû'-i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mani de zeval buluyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah tam zeval bulacak.

    İstibdad: Zulüm ve baskı, kanun dışı kendi keyfine göre idare.
    Şeriat: Allah'ın(cc) kanunları.

    Sû'-i ahlâk: Kötü ahlâk, ahlâk kötülüğü.
    Mümanaat: Mani olma, önleme, engelleme.
    Münferid: Tek, yanlız, tek başına, kendi başına.
    Cemaat: Topluluk.
    Komite: Gizli dernekler ve örgütler.
    Hamiyet-i İslâmiye: İslâm dinini kurma gayreti.
    Feveran: Coşma, kaynayıp fışkırma.


    Sekizinci Mani:

    Fünun-u cedidenin bazı müsbet mesaili, hakaik-i İslâmiyenin zahirî manalarına muhalif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mazideki istilasına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arzda emr-i İlahî ile nezarete memur Sevr ve Hut namlarında iki ruhanî melaikeyi dehşetli cismanî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.

    Fünun-u cedide: Yeni fenler.
    Müsbet: Olumlu.
    Mesaili: Meseleleri, kanunları.
    Hakaik-i İslâmiye: İslâm dinine ait gerçekler.
    Zahirî: Görünüşte olan, görünen.
    Muhalif: Zıt, karşı, aykırı, ters, uymayan.
    Muârız: Karşı çıkan, karşı gelen.
    Tevehhüm: Kuruntuya kapılma, sanma.
    Zaman-ı mazi: Geçmiş zaman.
    Küre-i Arz: Yer küre, dünya.
    Emr-i İlahî: Allah'ın(cc) emri.
    Sevr: Öküz, boğa.
    Hut: Balık.
    Melaike: Melekler.
    Cismanî: Cisimle ilgili, cisim halinde.
    Ehl-i fen: Fenciler, fen adamları.

    Bu misal gibi yüz misal var ki, hakikatı bilindikten sonra en muannid feylesof da teslim olmağa mecbur oluyor. Hattâ Risale-i Nur, Mu'cizat-ı Kur'aniyede fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'anın bir lem'a-i i'cazını gösterip, ehl-i fennin medar-ı tenkid zannettikleri Kur'an-ı Kerim'in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatları izhar edip en muannid feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadır, isteyen bakabilir ve baksın. Bu mani, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.

    Muannid: İnatçı, direnen.
    Mu'cizat-ı Kur'aniye: Kur'ana ait mucizeler.
    Lem'a-i i'caz: Mu'cizelik parıltısı.
    Medar-ı tenkid: Eleştirme sebebi.
    Fen: Varlıkları inceleyen ilim, bilim.
    İzhar: Açığa vurma, gösterme, ortaya koyma.

    Evet bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin bu yolda te'lifatları var. Bu sekizinci dehşetli manianın zîr ü zeber olacağına dair emareler görünüyor.

    Muhakkikîn-i İslâmiye: İslâm dininin araştırmacıları.
    Te'lifat: Yazılmış kitaplar, yazılmış eserler.
    Zîr ü zeber: Alt üst, darmadağın.
    Emare: Belirti, ipucu.

    Evet şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakikî marifet ve medeniyetin mehasini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip o sekiz manileri mağlub edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmağa başlamış. İnşâallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.

    Marifet: Bilme, tanıma.
    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
    Taharri-i hakikat: Gerçeği araştırma.
    Meyelan: Meyil gösterme, yönelme, istek, eğilim.
    Muhabbet-i insaniye: İnsan sevgisi, insanlık sevgisi.

    Evet meşhurdur ki: "En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin."
    Kat'î: Kesin.

    Fazilet: Yüksek değer, üstün ahlak derecesi, dinde üstün vasıf ve özellikler.

    ...........

    Bedîüzzaman; misal olarak, İslâmiyetin hakkaniyeti hakkında takdirkâr ifadelerde bulunan "Prens Bismark" ile "Mister Karlayl"ın sözlerini naklettikten sonra diyor:

    Bedîüzzaman: Said Nursi Hazretlerinin lakabı.
    Hakkaniyet: Haklılık, doğruluk, gerçeklik.
    Takdirkâr: Takdir eden, kıymet veren, değer veren.

    İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki: Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.

    Muhakkik: Araştırmacı, gerçekleri derinlemesine inceleyip anlamaya çalışan.
    Mahsulât: Mahsüller, ürünler.
    İstinaden: Dayanarak.

    Ey Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kıt'alarında hakikî ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî-uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab etmiş ve hurafattan, tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak ederler.

    Câmi-i Emevî: Suriye'nin başkenti Şam'da büyük ve önemli bir cami.
    Âlem-i İslâm: Bütün müslüman milletler ve ülkeler, islâm âlemi.
    İhvan: Kardeşlerim.
    Mukaddeme: Başlangıç, giriş, önsöz.
    Beşer: İnsan.
    İnkılab: Kökten değişiklik, başka hale geçme.
    Hurafat: Asılsız uydurma düşünce ve inançlar.
    Tahrifat: Tahrifler, bozmalar, değiştirmeler.
    İsevî: Hıristiyan.


    İkinci Cihet:

    Yani maddeten İslâmiyet'in terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki: İslâmiyet, maddeten dahi istikbale hükmedecek. Birinci Cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatı isbat ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi maddî terakkiyatını ve istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki Âlem-i İslâm'ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli, kırılmaz beş kuvvet içtima ve imtizac edip yerleşmiş.

    Cihet: Yön, taraf.
    Maddeten: Maddece, madde olarak, madde bakımından.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Maneviyat: Manevi olan, mana dünyası ile ilgili olan.
    Terakkiyat: İlerlemeler, yükselmeler.
    Şahs-ı manevî: Aynı gayeyi ve düşünceyi paylaşanların oluşturduğu topluluk, manevi kişi. Düşünce hareketi.
    İçtima: Toplantı.
    İmtizac: Uyuşma, kaynaşma.


    Birincisi:

    Bütün kemalâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-ı İslâmiyettir.

    Kemalât: Kemaller, mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
    Müsbet: Olumlu. *İspatlı.
    Teçhiz: Cihazlanma, donatma.
    Hakikat-ı İslâmiyet: İslâm dininin temel gerçeği.


    İkinci Kuvvet:

    Medeniyetin ve san'atın hakikî üstadı ve vesilelerin ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.

    Vesile: Bahane, sebep. *Vasıta.
    Mebadiler: Başlangıçlar, çekirdekler.
    Tekemmül: Olgunlaşma, gelişme.
    Şedid: Şiddetli, kuvvetli, sert.
    Fakr: Fakirlik, yoksulluk.


    Üçüncü Kuvvet:

    Yüksek şeylere müsabaka suretinde beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran ve istibdadatı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelanıyla teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer'iyedir. Yani insaniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile cihazlanmış olmak.

    İstibdadat: Baskılar ve zorbalıklar.
    Teceddüd: Yenilenme, tazelenme.
    Temeddün: Medenileşmek.
    Meyelan: Meyil gösterme, yönelme.
    Hürriyet-i şer'iye: İslâm dininin izin verdiği serbestlik.


    Dördüncü Kuvvet:

    Şefkatle cihazlanmış şehamet-i imaniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zalimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esasları olan; müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.

    Şehamet-i imaniye: İmanın verdiği kahramanlık ve yiğitlik.
    Tezellül: Alçalmak, kendini alçak tutmak, aşağıya düşme, küçülme.
    Mazlum: Zulüm görmüş, haksızlığa uğramış kişi.
    Müstebid: Baskıcı, zorba, diktatör.


    Beşinci Kuvvet:

    İzzet-i İslâmiyedir ki, i'lâ-yı Kelimetullahı ilân ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yı Kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yı Kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiye'nin iman ile kat'î verdiği emri, elbette âlem-i İslâmın şahs-ı manevîsi o kat'î emri, istikbalde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.

    İzzet-i İslâmiye: İslâm dininin şeref ve yüceliği.
    İ'lâ-yı Kelimetullah: Allah(cc) kelâmının, İslamiyetin ulviyetini ve hakikatlarının kıymetini bildirmek ve yaymak.
    Mütevakkıf: Bağlı.
    Medeniyet-i hakikiye: Gerçek, hakiki medeniyet.
    Kat'î: Kesin.

    Evet nasılki eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak.

    Taassub: Aşırı bağlılık, aşırı taraftarlık, fanatizm. * Bir şeye veya kimseye taraftar olma. *Körü körüne bağlılık, batılda ısrar etme.
    Tecavüzat: Saldırılar, tecâvüzler, sınır çiğnemeler.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Hakkaniyet: Haklılık, doğruluk, gerçeklik.
    Mağlub: Yenilmiş.

    Biliniz ki: Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.


    Murad: Gaye, maksat, amaç, istenen.
    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
    Seyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
    Sefahet: Günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük.
    Galebe: Yenme, üstün gelme.
    Hasenat: İyilikler, sevaplar.
    Sulh-u umumî: Genel barış.

    Evet Avrupa'nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir.

    Hüda: Doğruyu ve gerçeği görmek.
    Heva: Boş istek, gelip geçici heves.
    Tahakküm: Zorbalık, baskı.
    Medar: Sebep, vesile.

    Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me'yus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve yeis ve ümidsizlikle zannediyorsunuz ki, dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.

    Terakkiyat: İlerlemeler, yükselmeler.
    Esbab: Sebepler.
    Me'yus: Ümitsiz.
    Ye's: Ümitsizlik.
    Âlem-i İslâm: İslâm dünyası.
    Kuvve-i maneviye: Manevi kuvvet.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Tedenni: Alçalma, aşağı düşme, gerileme.

    Madem meyl-ül istikmal (tekemmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâm'da nev'-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviye de gösterecek inşâallah...

    Meyl-ül istikmal: Eksiksiz tam olma eğilimi.
    Fıtrat-ı beşeriye: İnsanın yaratılıştan gelen yapısı.
    Fıtraten: Yaratılışça, yaratılış bakımından.
    Derc: Yerleştirmek, koymak.
    Hatiat: Hatalar, yanlışlar.
    Keffaret: Af vesilesi.
    Saadet-i dünyeviye: Dünyanın mutluluğu.

    Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.

    Hatt-ı müstakim: Düz çizgi.
    Mebde: Başlangıç. *Kök, temel.
    Münteha: Son, sonuç.
    Küre-i arz: Yer küre, dünya.

    Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.

    Nev'-i beşer: İnsan türü, insanlar.
    Hakikat-ı İslâmiye: İslâm dini ile ilgili gerçek.
    Sulh-u umumî: Genel barış.
    Rahmet-i İlahiye: Allah'ın(cc) merhameti, İlahî rahmet.

  2. #2
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    İKİNCİ KELİME:

    Müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:

    Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i maneviye ile şarktan garba kadar istila ettiği halde; o kuvve-i maneviye-i hârika, me'yusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür zanneder "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbaddır" diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.

    Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz.


    ﻻَ ﺗَﻘْﻨَﻄُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺭَﺣْﻤَﺔ ﺍﻟﻠَّﻪِAllah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! (Zümer Sûresi, 53.) kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız.

    ﻣَﺎ ﻻَ ﻳُﺪْﺭَﻙُ ﻛُﻠُّﻪُ ﻻَ ﻳُﺘْﺮَﻙُ ﻛُﻠُّﻪُ Tamamı elde edilemeyen şeyin, tamamı terk edilmez. (Keşfü’l-Hafa, 2:196, hadis no: 2258.) hadîsinin hakikatı ile belini kıracağız inşâallah.

    Yeis; ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve ﺍَﻧَﺎ ﻋِﻨْﺪَ ﺣُﺴْﻦِ ﻇَﻦِّ ﻋَﺒْﺪِﻯ ﺑِﻰ Ben kulumun güzel zannı yanındayım. (Buhari, Tevhid:15; Tirmizi, Tevbe:1.)hakikatına muhaliftir; korkak, aşağı, âcizlerin şe'nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab'ın metanetinden ders almışlar. İnşâallah yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet'in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesanüd, ittifak ile el ele verip Kur'an'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.

    Said Nursi


  3. #3
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    ÜÇÜNCÜ KELİME:

    Bütün hayatımdaki tahkikatımla ve hayat-ı içtimaiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: SIDK, İslâmiyetin üss-ül esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.

    Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk, tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir.

    Küfür, bütün enva'ıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış.

    {(Haşiye): Ey kardeşlerim! Kırkbeş sene evvel Said'in bu dersinden anlaşılıyor ki; o Said siyasetle, içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatını bin siyasete tercih ederim." Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların garblılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine muvafık bir münafığı hararetle sena etti. Siyasetine muhalif bir sâlih hocayı tenkid ve tefsik etti. Eski Said ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lanet edeceksin." Bunun için Eski Said:
    ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟﺴِّﻴَﺎﺳَﺔِ dedi, otuzbeş seneden beri (şimdi kırkbeş sene oldu) siyaseti terk etti.

    (Haşiye-1): Üstadımızın yüzotuz parça kitabı ve mektubları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zalim mürted ve münafıklara karşı mecbur da olduğu halde, hattâ i'damı için gizli emir verildiği halde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emare bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbat ediyor. Ve hayatını yakından tanıyan biz Nur Şakirdleri ise, bu fevkalâde hale karşı hayranlık duymakta ve Risale-i Nur'un dairesindeki hakikî ihlasa bir delil saymaktayız. Nur Şakirdleri}

    Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. "Urvet-ül vüska" sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir.

  4. #4
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    DÖRDÜNCÜ KELİME

    Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki:

    Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.


    Hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: İnsanların toplum hayatı.
    Kat'î: Kesin.
    Tahkikat: Araştırmalar, incelemeler.
    Muhabbet: Sevgi, sevme.
    Husumet: Düşmanlık.
    Zîr ü zeber: Alt üst, darmadağın.
    Adavet: Düşmanlık. Kin.
    Muzır: Zararlı, zarar veren.

  5. #5
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    Beşinci Kelime:

    Meşveret-i şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazan bir kalmıyor. Belki bazan binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:

    Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi, kal'ası hükmündedir. Arab-Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdır.

    İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit, alâkadar olur. Birbirine manen, lüzum olsa maddeten yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. Nasılki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında bütün efradı müttehem olur. Güya herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.

    İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukukuna tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.

    Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî'deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvan-ı Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok, onun için mazuruz." diye özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz makbul değil. Tenbelliğiniz ve "Neme lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.

    İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene -yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik- yalnız işleyene münhasır kalamaz. Belki bu hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide verebilir. Hayat-ı maneviye ve maddiyesinin rabıtasına kuvvet verebilir. Onun için "Neme lâzım" deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!..

    Ey bu câmi'deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dava ediyorum. Yani küçük taifelerin menfaatı ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuzla biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyor.

    Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadları, imamları ve İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i âti görecek.

    Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.

    Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.

    Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymetdar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir mal verdiler.

    Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını bizden aldılar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:

    Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünki milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem var." İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarından çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki ecnebilerden içimize giren pis, fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, hiç yağmur bir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünki bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.

    Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes "nefsî! nefsî" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve menfaat-ı şahsiyesini düşünmekle bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.

    ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻫِﻤَّﺘُﻪُ ﻧَﻔْﺴَﻪُ ﻓَﻠَﻴْﺲَ ﻣِﻦَ ﺍْﻻِﻧْﺴَﺎﻥِ ِﻻَﻧَّﻪُ ﻣَﺪَﻧِﻰٌّ ﺑِﺎﻟﻄَّﺒْﻊِ Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur olduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!.


  6. #6
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    Altıncı Kelime:

    Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir.
    ﻭَ ﺍَﻣْﺮُﻫُﻢْ ﺷُﻮﺭَﻯ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ Onların aralarındaki işleri istişare iledir. (Şura Sûresi: 38.) âyet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki "telahuk-u efkâr" ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.

    Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:

    ...

    Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız!... Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.

    Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!. Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanların üstüne olsun. Âmîn...

  7. #7
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    Ümidvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır. Said Nursi

  8. #8
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    676

    Standart

    Saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakiki zevk ve ciddi saadet, iman ve İslâmiyet’in hakikatindedir. Sözler

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yani: "Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var."
    By gerceklervebiz in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 16.01.17, 07:27
  2. "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek.
    By gerceklervebiz in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 06.01.16, 01:41
  3. Allah'ın "kün" yani "ol" emrini nasıl anlamalıyız?
    By fanidünya... in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.12.15, 18:46
  4. "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek.
    By fanidünya... in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 02.09.15, 11:04
  5. "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek.
    By fanidünya... in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 14.04.14, 11:41

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0