KARAKTER VE İSTÎDÂD

Fare huylulara kedi, bey olur.


İnsanın rûhu kendi âleminin sultanıdır. Ancak o, şeytana uyup da kötü ahlâkların zebunu olarak fareleşirse nefs kedisinin kölesi hâline gelir. Bunun neticesi de iki âlemde de helâktir. Bundan dolayıdır ki, nefisle mücâdele dinde büyük cihad olarak isimlendirilmiştir. Bunu gerçekleştirmek için nefs sultasını kırarak sadece Hakk’a râm olmak şarttır.

Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar.


Bed ve kaba ifâdeler, hassas, ince ve zarif ruhları rencide eder. Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’de bahsettiği eşeklerin ahırına konulan ceylânın durumu gibi…

Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma.


Kimi muhâtap aldığına dikkat et ve kime nasıl ifâde kullanmakta olduğunu kavra ki, boşuna bir gayret sahibi olmayasın!.. Bu gerçeği ifade etmek üzere Peygamber Efendimiz: “İnsanlara, akılları derecesine göre söyleyiniz.” buyurmuştur. Çünkü arzu edilen fayda, muhatabın iktidar ve anlayışıyla sınırlı kalmaya mahkûmdur.

Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?

Her işte ihlâs ve iktidar nisbetinde netice elde edilir. Bu da âdeta bir tabiat kanunu gibi doğrudur. Lâkin ekilen tohum, arpa ise, mahsulü ona göre, buğday ise yine ona göredir.

İnsana, aradığı şeye bakılarak değer verilir.

Bir lâğım faresi, sefaletini saadet zannederek kanalizasyonlarda yaşar, bir kelebek ise nadide çiçeklerin arasında mes’ud olur. Bu, onların fıtratlarının aynasıdır. Aynı şekilde insanların yönelişleri de onların hangi vasıfta olduğunu yansıtır. Bu noktada salihlerin feyiz kaynağı sâlihler içinde fâsıkların gıdası da fâsıklar içindedir. Nitekim Hazret-i Ebûbekir, Rasûlullah ile hayat buldu. Hâman da zâlimlikte, avânesi olduğu Firavun ile aynı girdapta boğuldu.

Gümüşün dışı aktır, berraktır, ama onun yüzünden el de kararır, elbise de. Ateşin kıvılcımlarıyla al-al bir yüzü vardır, ama yaptığı kötü işe bak, sonundaki karalığı seyret.

Dıştan güzel görünüp de içten çirkin olmak, insana hiçbir kıymet kazandırmaz. Ambalajdaki güzellik, içteki çirkinliği örtmez. Bu itibarla dıştan ziyade iç âlemi güzelleştirmeğe çalışmak mühimdir. Esas olan, iç âlemle dış âlemin birbiriyle aynı ve âhenkli olmasıdır.

Her rüzgârla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar bile olsan bir ota değmezsin.

Doğru-yanlış, yerli-yersiz her tesire kapılmak, insanı dengesiz ve değersiz hâle getirir. Dolayısıyla insanı değerli kılan, yanlış ve yersiz tesirler karşısında güçlü, dirayetli, şahsiyetli ve iradeli olabilmektir. Hazret-i Ali, Hazret-i Ebûbekir’i anlatırken onu bu dirayet özelliği ile şöyle tasvir eder:
“Hazret-i Ebûbekir, îmanı ve istikameti itibarıyla bir dağ gibidir. Hiçbir (menfî) rüzgâr ona tesir etmez.”

Eşek müşteri olup bir şey alacak olsa, elbette ham kavunu alırdı.

Her varlık kendi ihtiyacına göre taleplerde bulunur. Basit varlıkların ihtiyaç ve talepleri basit, seviyesizlerin seviyesiz, yüksek ruhların da zirvelerdir. Buna göre insanoğlu neyin peşinde koşuyorsa ona göre bir değer ve seviyede demektir.


Terazide arpa altınla eş olmuştur, fakat bununla arpa, altın gibi kıymetlenmiş olmaz.

Şeklen ve maddeten her insan aynıdır. Lâkin bu ayniyet mânen de bir seviyede olmalarını gerektirmez. Dış ölçülere göre aynı değerde görünen pek çokları, iç ve muhteva bakımından dağlar kadar farklılık arz eder. Çünkü insan, et ve kemik çuvalından ibaret bir cisim değildir.


Her iki cins kamış da aynı yerden sulanır. Fakat biri boş olur, diğeri şeker ile dolar.

Emekler, muhatabın kabiliyet ve yapısına göre netice verir. Nisan yağmuru, yılanda zehir, istiridyede inci olur. Aynı şekilde insanların elindeki nimetler de onların tabiatlarına göre bir tesir icra eder. Meselâ bir belâ, zayıf iman ve karakter sahibini Allâh’a isyan ettirirken, Hak yolundaki bir mü’minde ise tevekkül ve teslîmiyetin bereketiyle faziletinin ziyadeleşmesine vesile olur.


Dünya çeşit çeşit nimetlerle dolu olsa, fareyle yılan yine de tiksindirici şeyler yerler. Tahtanın içindeki kurt, “Kimin böyle güzel helvası var!” der.

Her varlığa kendi yaşayış şartları ve o şartlara göre takdir edilen gıdalar hoş gelir. Leş yiyerek beslenen bir sırtlan ve akbaba, dünyanın en temiz gıdalarına dönüp bakmaz bile. Onun için en berbat leş, en güzel ve temiz gıdadan daha kıymetli ve lezzetlidir. İnsan da maddî ve mânevî hangi gıdadan haz alırsa ona göre bir vasıf taşıyor demektir. Eğer güzellikten ve kulluktan tat alıyorsa, ahsen-i takvim şerefine sahiptir. Şayet çirkinlik, kötülük ve isyandan haz alıyorsa, aşağıların aşağısı bir mertebededir. Bu sebeple meşhur bir hukukçu sayılan Horio:


“Bir ülkenin başına kurbağayı getirsen, o ülkenin bataklık olmasını ister.” demiştir.


Mesneviden

alıntıdır.