O zamanlarda, bir zarif adam dedi ki:


Çocukluğumu hatırlarım, biraz hızlı yürüsem, ayağımı yere vurarak bassam!…


Ailem kızarak bana yada parlayarak değil;
İnandırarak, anlatarak şöyle telkin eder:


Her şeyin bir canı var yavrum, tahta da incinmez mi! Bizi üstünde gezdiriyor, bizim de ona hürmet etmemiz gerekmez mi?derlerdi.


Bardağı yere koyarken ses çıkarmak ayıptı; Bardak ve konulduğu yer de incinmemeliydi…


Uyandırılmak istenen kişinin yastığına hafifçe dokunarak : “Âgâh ol erenler!” denilirdi…

“Ben” diye konuşulmaz, “biz” yahut “fakir” ifadesi kullanılırdı; Şayet ağızdan “ben” sözü kaçsa derhal şöyle ilave edilirdi “Benliğime lanet!”…


Gelen misafirin ayakkabıları içeri doğru çevrilirdi. Çünkü kapıya doğru çevirmek; bir daha gelme, demekti. İçeri dönük ayakkabılarını giyen misafir, evdekilere arkasını çevirmeden giyer ve böylece kapıdan hürmetle çıkardı…


“Kapıyı kapat!” denilmezdi, Allah (CC) kimsenin kapısını kapatmasın diye; “Kapıyı ört” ya da, “sırla” denirdi.


“Lambayı söndür!” denilmezdi, Allah (CC) kimsenin ışığını söndürmesin diye “Lambayı dinlendir” denilirdi. Lamba yakılmaz, uyandırılırdı…


Yolda karşılaşanlar gözlerini kaçırmak yerine selamlaşırdı usulüne göre…

Birbirlerine hayr duası temenni ederlerken;


El kalbe götürüldüğünde; “muhabbetin yüreğimde“…


El dudağa götürüldüğünde; “yâdın dilimde“…


El başa götürüldüğünde ise “başımın üstünde yerin var” denilmek istenirdi.


Velhasıl canlı cansız her şeyin bir hatırı vardı.


Aslımıza rücû ederek bir hayat sürülmesi temennisiyle…

alıntı