"Allah, insanları ibâdetlerin külfeti, haramların lezzetiyle imtihan eder." Bu cümleyi okuyunca içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim ve kendim dâhil nasıl da içinde bulunduğum gürûhu özetliyor dedim. Sonrasında âcizâne, okuduğunuz cümleler geliverdi kalemimin ucuna.


Tembellikten kaynaklanan umutsuzluğumun haram lezzetlerde âdeta nasıl şâha kalktığını, tokluğumun üstüne taht kurup hakkıyla paylaşmadığım lokmaların oluşturduğu karın yağlarımı düşündükçe üzülüyordum. Dergiyi açsam "infak" diyordu. Kapatsam tespih tanelerinin disiplini ve teslimiyetiyle dizilmiş Afrikalı çocukların erzak poşetine kavuşamama endişesini yüzlerinin her karesinden fark edebiliyordum.


Poşetini kucağına aldıktan sonraki mutluluğunun ise, benim için bir cennet manzarasını ifade ettiğini samimiyetle söyleyebilirdim. Gazeteyi açsam, üstüne yağmurdan korunmak için poşet almak niyetiyle sadece bir lira isteyen yaşlı adamı okuyordum.


Televizyonlar, su içindeki susuzluğun şehrini, Nijer'i, ekmeği, okulu değil de çeşit çeşit silâhı olan çocukların ülkesini yüzlerce defa gösterirken sızlayan, saniyeler sonrasında da taşlaşan kalbimi tesellî ederken bir toplantıya çağrılıyordum.


Vermekten bahsediyordu. Afrika'da hizmet veren gönüllü doktorlar grubundan bir hanımefendi, verenleri anlatıyordu. Alacaklarını tahsil ederken yoksulların duydukları minnetin onları nasıl utandırdığını, beni de nasıl utandırması gerektiğini bir daha hissetmiştim. "İnsanların ihtiyaçlarının ötesinde gerçek zenginlik yoktur." (Halil Cibran) cümlesini okuduğumda, mânâlandırmakta ben zorlansam da bu ifadeleri hayat düsturu hâline getirenler de vardı.

Gerçek zenginliğin, gönül zenginliği olduğunu hücrelerinin her zerresinde hisseden, kanaati hayatlarının her kıtasına yerleştiren, vermeyi gönül rotası olarak belirleyen kıymet âbidelerini anlattı.


Olabilir miydi? Kendimiz nasılsak başkalarını da, toplumu da öyle sanmaz mıyız? Bu yüzden inanır ya da inanmayız, güvenir ya da güvenmeyiz. Şu an hissettiğim şey, inanmak istiyorum, güvenmek istiyorum.

Bunu bana en çok fark ettiren ise, kalplerimizin mağaralara dönüştüğü günümüzde gönlüme merhamet ışığını gönderen çok kıymetli büyüğümüzdür. "Kur'ân İkliminde Mü'min" derken kalbin taş yığını olmasının sebeplerini gönlümüzün mağaraya dönüşmemesi için gerekenleri bütün nezâketiyle anlatıverdi.


"Mü'min, gönüllere ferahlık verendir." dedi.

Ah!.. Gönüllere ferahlık vermek... Nasıl?

Gönül, Allah'ın evidir. Mü'min, gönüllere ferahlık verir.

Aman ya Rabbi, gönül Kâbe'ydi!

Gönül Allah'ın evi,

Gönül dostun tahtı,

Gönül aşkımın bağrı,

Gönül mazlumun âhı, yoksulun vâhı...

Gönül evim,

Gönül erim,

Gönül işim, gönül aşım,

Gönüldaşım,

Gönül yârim,

Gönül kârım,

Gönül ahdım, gönül hayrım,

Gönül tavrım,

Gönül gözüm,

Gönül sözüm,

Gönül özüm,

Gönül...

Mü'min, gönüllere ferahlık verendir. Allâh'ım bu ne büyük imtihandır. Nereden başlamalıyım, ne yapmalıyım ki, bu âcizi görünce insanlar Seni hatırlasın ve gönlü rahatlasın? Ama, ama ben ne diyorum, neler yazıyorum? Benim haddime midir? Allâh'ım ben kimim ki, kendimi ne zannediyorum? Nefsimin elinde oyuncak olmaktan Sana sığınıyorum. Yalancı huşûlarda mı geziyorum? Bir yol göster, bir yumuşaklık ver gönlüme... Vesveseden uzak tut. Bir yerden başlamam gerektiği inancımı sâdık yolla sağlamlaştır.

Rabbim, göçmek istiyorum buzdan sarkıtlar oluşan gönlümden, içinde borçlu insanların oturduğu o mübarek şehre. Ne demişti Sevgili Peygamberimiz Medine'ye teşriflerinde:

"Ey insanlar! Aranızda selâmı yayın, fakirleri doyurun ve insanlar uykuda iken ibadet edin. Böylece selâmetle cennete girersiniz."

Allâh'ım, buradan başlayabilir miyim? Kalbime yeni bir yol açmaya niyet ettiysem eğer, selâm ilk sözüm olabilir mi? Evet, selâmla çalabilirim kapısını gönüllerin ve selâmla "insanın kalbine yürü" rüm. Ama, ama cevabını alamayacağımdan emin olsam bile gülümseyebilir, çekinmeden selâm verebilir miyim? Kapımı çalmaktan imtinâ eden komşumun gönlüne ferahlık verebilir miyim? Sokakta selâmlaştığım hanımın:

"-Tanışıyor muyuz?" sorusuna; "Tanışıyoruz, kaalû belâ'dan!.." diyebilir miyim?

Sonra devam edebilir miyim evimle?

"-Evlerinizin Allâh'a en sevimli geleni, içinde yetime ikram edilen evdir." hadîs-i şerîfince hareket etmeyi becerebilir miyim? İçimizdeki şerlileri haber verirken tek başına yiyenlerden ve yardımı esirgeyenlerden bahsetmiştir Allah Rasûlü... Yine göbeğinin büyüklüğünden korktuğu ümmetinden olduğumuz şüphesi boynumu büküyor.

Allâh'ım, cennet hazinesi olan sadakaları, gözüne sokarcasına verenlerden, yaptığı iyiliği başa kakıp da kıyamet günü de konuşulmayan, nazar edilmeyen ve günahlarından arındırılmayan kullarından olmak ne kadar yakın?

Hem sonra sıcacık yatağımdan kalkıp gecenin bir vakti ahdine sadakat üzere huzuruna durabilecek miyim? "Mü'min namazını dosdoğru kılar." Geceleri mübârek ayakları kan toplayıncaya kadar ibadet eden Peygamber Efendimiz'in kıyamda duruşunu, rükûa varışını, secde edişini, bunlar hakkında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-'nın ayrı ayrı "Sorma gitsin!.." diyerek hayranlığını ifade etmesi, onun bu hâlinin anlatılamaz olduğunun bir işâreti değil miydi? Allâh'ım, ben bir yolculuğa niyet ettim, ama her davranışımla, her hâlimle tökezliyorum.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in mübârek gözlerini açmaya dermanı kalmamışken başına dökülen suyun tesiriyle gözlerini açıyor, kendini değil de ümmetini düşünüyor, onların sorumluluğunu taşıdığı için cemaatin namazını soruyordu. Bir kolunda amcası Hazret-i Abbas, bir kolunda Hazret-i Ali ile mescide gidiyor, o hâldeyken Hazret-i Ebûbekr'in arkasında namazını kılıyordu. Düşününce bu davranışının ümmetinin geleceği için mânâsı çok büyüktür.

Rabbim, küçülüyorum, utanıyorum. Ben bu hâlimle O'nun ümmeti olabilir miyim? Ferdî mutluluklara kulaç atarken tevâzu denizine dönebilir miyim? Allâh'ım, bu âciz, Sen'in Habîbinin gönlüne misafir olabilir mi; enâniyetinin zirve yaptığı hâliyle kullarının gönlüne ferahlık verebilir mi?

Bütün günahlarıma, eksikliğime, taştan kalbime, vesvese ve kibrime; had bilmezliğime rağmen niyet ettim Allâh'ım, Sen'in rızan için gönüllere ferahlık vermeye...

alıntı