Ne gitmeyi bildim ne kalmayı. Nerede olduğumu bilenler hep bildi. Bir gidişle şaşırtamadım onları. Ne gönül almasını bildim, ne gönül vermeyi. Kiraz çiçekleri kadar naz ettim yağmurlara. Açık kaldıkça kapılarım, yel aldım sırtıma, taşıyabildiğimden fazla yük. Hesaplarım hep aynı kaldı incir çekirdeğinin içinde. Bir orkide zarafeti ile seslenemedim. Duymak istediğim gibi duymayıp, anlatıldığı gibi duyamadım. Kurallar vardı baştan beri, hiç birine uyamadım.

Büyüyünce ne olmak istersin dediklerinde, ağız dolusu cevaplar verdiğimi hatırlarım. Şimdi ne olmamak istersin sorusuna razıyım. Bir kelebeğin canı kadar narindir pamuk ipliğine bağlı hayatım. Yaz gelmiş bana ne, ben yazımı bulamadım. Yazgım başımın tacı elbet, onu alnımda taşırım.

Nedir gönül pürmelalin, bu şarkı burada yazılmışsa. Gözlerin bir gülistanda, bir akşamüstü açılmışsa. Kulaklarına bir adem adınla ezanını okumuşsa. Adın geçince meclislerde tebessümle anılmışsa. Daha ne dilersin gönül, sana bu yazgı yazılmışsa. Yazdın işte sözlerini, açabildin gözlerini, uzatabildin ellerini. Ve bakabildin hayatın gözlerine. Bu diyarın kokusunu çekebildin içine.

Kimileri var, 14 söz söyleyemeden 14 ünde göçüp giden.

Ve kimileri var elbet 14 yıl, ayın 14’ünü toprağında göremeyen. Her anı yıl sayıp, 14 bin gözyaşıyla gurbet türküleri söyleyen. Oralar denilince titreyen, onlar denilince inleyen. Bir kuşun kanadına bağlayıp bir nemika, ötelere dualarla gönderen. “İyiyim ben üzülme sen, buralar hep aynı, asıl seni sormalı” diyen.

Ama güzeldir gitmek yine de yar, bir ay doğmasıdır gidilene. Geride kalanların 14 asır bile değer ümitle beklemesine.

Halimiz şükürsüzlük değil İlahi içimizi sen bilirsin. Biliriz bizde Takdir-i İlahi, hükmü Sen verirsin. Hicrettir asıl iştiyakımız, hicreti Sen de seversin. Ne bir yeşil ne bir mavi, ne bir sahra ne bir dağ dileriz. Söylediğin kadar, söylediğin yerde, dilediğince bekleriz. İstediğimiz Sen’sin ancak, vereceğin yeri isteriz.