+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9
Like Tree2Beğeni
  • 1 tarafından Zerre65
  • 1 tarafından seyyah_salih

Konu: Başka bir pencereden bakmak

  1. #1
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Başka bir pencereden bakmak

    Türkiye’nin Kürt Sorununa Yeni Bir Tanım İhtiyacıOrtadoğu’nun en kadim halklarından olan Kürtlerin öznesi olduğu Kürt sorunu hakkında bugüne kadar pek çok tanım yapıldı, yapılıyor. Çoğunlukla sorunun bir ‘kültürel haklar’ ve ‘eşitlik’ meselesi olduğu söylendi. Bu konuda entelektüellerden akademisyenlere, siyasetçilere herkes hemfikir. Onlara göre Kürtler demokratik haklarına kavuşup, eşit vatandaşlık statüsü kazanırlarsa sorun çözülmüş olacak. Öyle mi peki?Öyle ise neden Türk devletinin Kürt kimliğini resmen tanıdığı, gasp edilen demokratik hakları iade edeceğine dair ilk adımları attığı günlerde PKK şiddetini arttırdı? Bana kalırsa bugüne kadar sorunun tanımı konusunda entelektüeller bile daha konforlu buldukları için kendi yalanlarına devleti de ikna ettiler. Bu büyük çarpıtmanın cesurca açığa çıkarılması ve Kürt sorununa yeni bir tanımın yapılması artık zorunlu. O halde daha başlarken söyleyelim, bana göre Kürt sorunu iddia edildiğinin aksine bir kültürel haklar ve eşitlik sorunu değildir! Nasıl bir sorun olduğu ancak ‘uluslaşma’ kavramı etrafında anlaşılabilir. Yani bir topluluğun bir yerde doğmakla o coğrafya ile kurduğu bağa dair ontolojik, varoluşsal bir ihtiyaçtan bahsediyorum. Belli bir coğrafya parçasına ait olmaya ve o coğrafyaya hükmetmeye dair insani, ontolojik ihtiyaç yatıyor Kürt sorunun kaynağında. Bu ontolojik ihtiyaç anlaşılmadan Kürt sorunun anlaşılması mümkün değil. Peki insana içkin olan, doğuştan sahip olunan bu dürtünün politikadaki karşılığı nedir?Türkiye Cumhuriyeti deneyimi Anadolu’daki bütün etnik çeşitliliği, Türklük çatısı altında eritmeye çalışmış modern bir ulus devlet pratiğiydi. Kürtler bilinen pek çok sebeple bu erimeye, başka bir kimlik altında yok olmaya razı gelmediler. Bunun başlıca sebebi, aynı bölgede yerleşik nüfus yoğunluğuna sahip olmaları, bulundukları coğrafyanın bürokratik işgale geçit vermeyen şartları, geleneksel kültür yapısı ve ona eşlik eden doğal gururlarıydı. Böylece Cumhuriyetin asimilasyoncu politikalarına direnebildiler. Tabii bunda Cumhuriyetin kaynaklarının sınırlı oluşu da etkiliydi.Bugün geldiğimiz aşamada ise Kürtler; modern tarih sahnesine gecikmiş bir halk olarak çıkıyorlar. Bu gecikmiş bir doğumdur!Ve şu artık çok net; Kürtler artık varlar. Ve bunun geri dönüşü yok! Bu ‘var’ın, egzistansiyalist anlamda bir duyguya denk geldiğini söylemem gerekiyor. Zaten başından itibaren PKK’nın iddiası buydu, Öcalan, “Kürtler yoktu, ben var ettim’’ diyordu.Sahiden Cumhuriyet paradigması açısından Kürtler, ‘yok özne’ idi. Türk üst kimliği içinde eritilmeye çalışılmış, varlığı sorunlu bir topluluktu. Ama bugün istense de yok sayılamayacak, politik organizasyon olarak başarılı bir halk hareketi oluşturuyorlar. PKK bu örgütlülüğün öncülüğünü yapan güç olarak misyonunu tamamlamıştır.Fakat şimdi ne olacak? Abdullah Öcalan’ın Newroz’da milyonlara hitap eden mesajı, ‘silahların susması, sınır dışına çekilme, birlikte bir gelecek ve özetle demokratik ortak bir Cumhuriyet’ hayali ne kadar gerçekçi? Öcalan’ın önerdiği Anadolu, Mezopotamya birliği mümkün mü? Başlarken sözünü ettiğim ontolojik sebeplerin bu hayale bir şerh düşürdüğünü zannediyorum. Şöyle ki; PKK o saf mülkiyet duygusunun, kendi doğasına, coğrafyasına hükmetme arzusunun bir sonucu olarak doğmuş bir örgüt. Her ne kadar marksist/sosyalist ideoloji üzerinden kendini enternasyonal olarak tanımlasa da, toplumsal yabancılaşmayı aşacak bir kök arayışı ve o kökü yeniden uyandırma ihtiyacından doğmuş bir örgüt.Bu ihtiyacın pratik olarak hayata geçmesi için ciddi bedeller ödediği ise biliniyor. Dolayısıyla üzerinde yükseldiği bu kaidenin gereğini yerine getirmek, yayından fırlayan oku hedefine götürmekle yükümlü olsa gerek. Çünkü bu sadece tarihsel değil, insani, ontolojik de bir gereklilik.Evet şu anda Türk devleti ile müzakere yürütmeleri için yeterince sebepleri var. Fakat bu pragmatik sebepler, Kürt halkının derinden hissettiği o ‘kendi coğrafyasına hükmetme’ ihtiyacını somut olarak bir çerçeveye oturtma hissini yok etmeye yetmiyor, yetmez.Bunu daha iyi anlamak için Avrupa’nın modern tarih sahnesine geç çıkan uluslarına bakmak gerekir. Bugün İskoçya’nın, Katalonya’nın, Galler’in Avrupa Birliği çatısının güvenli saçağına sığınır sığınmaz, yüzyıllardır birlikte yaşadıkları uluslardan ayrılmayı istemeleri tam da iddia ettiğim tezi kanıtlıyor. Kürtler, evet Öcalan’ın sözünü ettiği demokratik, sınırları açık, Mezopotamya/Anadolu Cumhuriyetini diğer Ortadoğu halkalarını da içerecek şekilde yaratmayı hayal edebilirler belki. Fakat bu hayal muhatabı Türkler açısından ne kadar gerçekçi? Çünkü farklı ‘uluslar’ söz konusu olduğunda, sözünü ettiğim o ontolojik ‘kendi olma’ haline denk düşen bir sistem yaratılmadığı sürece dipten dibe rahatsızlık devam eder.Bugün bu rahatsızlığın en iyi kanıtı asimile olmuş Kürtlerin bile radikal bir Kürtlük tavrı içinde olmalarıdır. Yani bir insan asimile de olsa içindeki o ulus duygusu bir biçimde yeşerebiliyor. Zaten Türkler açısından da asıl sorun yaratan, bu güçlü ‘gizil’ duygudur. Yoksa bugün ortalama hangi Türk’e sorsanız; Kürtlerin dillerini konuşması, demokratik eşit haklara sahip olması sorun olmayacaktır. Ama konu ‘bulunduğu coğrafyaya hükmetmeye, hakim olmaya’ gelince orada işler değişir! Kürtlerin statü talebi zinhar kabul görmez.Bana kalırsa TC ile PKK arasında yürütülen müzakereye -ki gerçek anlamda bir müzakereden söz edilemez, çünkü tarafları, çerçevesi, garantörleri belli değil, ortada henüz net bir koreografi yok- rağmen sorun tüm ağırlığıyla orta yerde duruyor. Müzakerenin mantığının doğru seyretmemesinin altında yatan sebepler de yukarıda sözünü ettiğim kaygılardan kaynaklanıyor.Yani Türk devletinin Kürtler konusundaki klasik refleksleri müzakerenin doğru ilerlemesine engel oluyor. Yaklaşık 30 yıldır savaştığı bir gücü, dolayısıyla Kürt halkını bir özne olarak muhatap kabul etmekte zorlanıyor devlet. Bunda zorlandığı için de ana yoldan sapıp ara yollar deniyor. Bugün müzakere adını verdiği görüşmeleri, medya ve BDP üzerinden yürütmesinin başka açıklaması olamaz. Halbuki BDP sorunun muhataplarından biridir, arabulucu rolünü üstlenmemeli.O nedenle bağımsız üçüncü bir tarafın kolaylaştırıcı rolü üstlenmesi, tüm çatışma çözümlerinde olduğu gibi burada da gerekli. Böyle olunca akla hemen Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı hissettiği dostluk geliyor. Varsa eğer tam da bu dostluğun sınanacağı bir zamandayız!Bejan matur (haklı olduğuna inandığım noktaları kısmen yansıtan bir yazı)
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  2. #2
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Buyurun birde burdan bakın meseleye

    Üstad’ın diliyle Şeyh Said’i vurma!04 Nisan 2013 Perşembe 18:21mamedij@hotmail.com(Risale-i Nurlarda tahrifat - 8/1)Risale-i Nur Külliyatı üzerinde oynanan “tahrifat”çılığın deşifre edildiği seri yazımızın bu bölümünde, Üstad’ın vefatından sonra Nur Külliyatı’na sokulan ve Nur Cemaati içinde yoğun propagandası yapılan bir mevzuyu gündeme taşıyacağım. Bu mevzu; Şeyh Said’in, Said-i Nursî’ye gönderdiği iddia edilen mektubu ile Üstad’ın ona gönderdiği iddia edilen cevabî mektubu olacaktır. Evet, uzun yıllardır bu mevzu hep gündemdedir; Said-i Nursî’nin anıldığı, anlatıldığı ve tartışıldığı her panel, her konferans ve her seminerde; onun hayat ve hatıratının konu edildiği her yazı, kitap ve belgesel çalışmalarında bu “mektuplaşma”dan bahsedilir ve halen de bahsedilmektedir. Ne yazık ki, bu anma ve anlatma faaliyetlerinin her birinde, Şeyh Said bir kez daha mahkûm edilmekte, suçlanmakta ve ipe çekilmektedir; günahına girilmekte; maddi-manevi hukukuna tecavüz edilmektedir. Üstelik bu tecavüzkârlığa, her seferinde Said-i Nursî Hazretleri alet edilmekte; onun diliyle Şeyh Said’e saldırılmaktadır...Peki, gerçekten de Şeyh Said’den Said-i Nursî’ye bir “kıyama davet” mektubu vaki midir? Ve gerçekten Üstad’ın Şeyh Said’in hareketini yerici bir cevabı söz konusu mudur? İşte bu yazıda bunu tahlil edeceğim. Lehte-aleyhte söylenmiş, yazılmış yüzlerce yazı ve konuşmaları tekrarlayacak değiliz. Sadece ana kaynağa inerek, bunun gerçek mi, dedikodu mu olduğunu ortaya koyacağız. Çünkü mevzu Üstad’ı ve Risale-i Nur’u ilgilendirmektedir. Bunlar ise ümmetin ve insanlığın ortak malı olup birilerinin çiftliği değildir. O halde, her isteyen istediğini Bediüzzaman’a söyletmemeli; onun eserlerinde dilediğince tasarrufta bulunmamalı; onlara her istediği düşünceyi ekleyip çıkarmamalıdır.Şimdi, ilk olarak, sözünü ettiğim “mektuplaşma”ya mesned yapılan iki yazıyı aktarıyorum. Bu iki yazıdan biri “Tarihçe-i Hayat”ın “İkinci Kısım: Barla Hayatı” başlığının hemen altında geçen şu paragraftır: “Van’da mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şark’ta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. ‘Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir’ diyerek yardım isteyen bir zatın mektubuna, ‘Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz Millet, irşad ve tenvir edilmelidir!’ diye cevap gönderir.” Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya yayınları, 2007, s. 237–238) Mektuplaşmaya kaynak gösterilen ikinci yazı ise, yukarıdaki paragrafla aynı paraleldedir; ancak hedefe farklı cümlelerle varılmaktadır. İşte o paragrafın orijinali ve çevirisi: “Şark isyanında Şeyh Said, onun (Said-i Nursî’nin) Şark’taki büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirâke davet ettiği zaman, cevaben: “Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk‑Kürt birdir, kardeştir. Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayraktarlık etmiştir. Dini uğrunda milyonlarca şehid vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslâm müdafilerinin torunlarına, yani Türk milletine kılınç çekilmez ve ben de çekmem” diye hem reddetmiş, hem de neticesiz bir mücadeleden vazgeçmesini işaret buyurmuştur.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı, 1990, c. I, s. 533) Birinci paragraf, bir-iki yayınevinin dışında, bütün Tarihçe-i Hayat’larda aynen geçmektedir. Söz konusu Tarihçe-i Hayat, komisyon tarafında hazırlanmış olup yazarları belli değildir. Osmanlıca aslıyla verilen ikinci paragraf ise, Selahaddin Çelebî’ye ait olup Abdülkadir Badıllı’nın hazırlamış olduğu 3 ciltlik Mufassal Tarihçe’nin Birinci Cildinde geçmektedir. Muhterem ağabeyimizin iddiasına göre, bu paragraf Üstad’ın tashihinden geçmiştir... Acaba öyle mi? 1- Üstad’ın tashih ettiği bir yazı neden Külliyat’ta yoktur; yani tashihle tasdik edilmiş bir mektup neden Külliyat’a dâhil edilmemişidir? 2- Badıllı Abi’nin, “Sav köyünden Ahmet Marangoz’un yazdığı Asa-yı Musa’nın sonuna ilave edilmiştir” dediği bir yazı, yani Selâhaddin Çelebî’nin söylediklerinin bu kitapla ne ilgisi olabilir? Şayet ilgiliyse ve Üstad’ın tensibinden(onayı) geçmiş ise, neden sonraki Asa-yı Musa baskılarına ilave edilmemiştir? 3- Tashih edilen kelimelere baktığımızda, Selâhaddîn Çelebî’nin kullandığı “kardeş” kelimesine Üstad bir “i” harfi; “uğrunda binlerle” ifadesine “uğrunda yüzbinlerle ve milyonlarla” ifadesi ve nihayet “binlerle” kelimesi yerine de “milyonlar” kelimesini ilâve etmiştir. Tashihat denilen şey, görüldüğü gibi, sayı abartısı üzerinden yapılan bir müdahaleden ibarettir. Böyle bir müdahalenin Üstad’a ait olup olmadığını tartışmaya açmalıyız. Zira Tarihçe-i Hayat’ta geçen aynı amaçlı paragrafta bu abartılı sayılar yoktur. 4- Gerek Üstad’ın dilinden ve gerekse yazıları neşredilen birinci saftaki talebelerinden hiç birinin mektup ve müdafaatında yukarıdaki ifadeyi destekleyen bir cümle mevcut değildir. Bu durum, söz konusu iddiaları şaibeli hale sokuyor. Dolayısıyla “Üstad’ın tashihinden geçmiştir” ifadesi pek inandırıcı gelmiyor. Zira Üstad’ın yazısını takliden bir başkasının kalem oynatması ihtimalden uzak değildir. 5- Yukarıdaki iddiayı değerlendirmede, en önemli kriter, bizzat Üstad’ın kendi müdafaalarıdır. Üstad hiç bir müdafaasında böyle bir mektuplaşmadan bahsetmezken, Selahaddin Çelebî’nin bu mektubunu ileri sürmek kafa karıştırmaktan başka hiç bir anlam taşımaz. Maalesef, bu kafa karışıklığında A. Kadir Badıllı ağabeyin de katkısı var; zira kendisi, bir taraftan bu güne kadar mektubun orijinaline ulaşamadığını hayıflanarak dillendiriyor, diğer taraftan “Bediüzzaman Hazretleri, Şeyh Said’e hakikat olarak mektup yazmıştır” diyerek tipik bir tutarsızlığa imza atıyor. (Bilindiği gibi Üstad’ın seyyidliği noktasında da hiç bir müşahhas delil ortaya koyamadığı halde, “Kanaatimiz, Hazret‑i Üstâd’ın nesebinin seyyid olduğu yönündedir” diyerek ayrı bir tutarsızlığa imza atıyor.) Evet; iddialara bakılırsa, “Tarihçe-i Hayat” kitabı da Üstad’ın tashihinden geçmiştir. Eğer bu doğru ise, bu durumda, aynı mevzuya dair yazılmış iki paragrafın bu kadar farklılık göstermesini nasıl yorumlamalı? Hafızasıyla nam yapmış ve yüzlerce talebesinin yazdıkları risaleleri, nüsha karşılaştırmasına gerek duymadan tashih eden bir Üstad’ın, iki küçük paragraf arasındaki bu farklılıkları gözden kaçırması ya da kaale almaması mümkün müdür? Elbette değildir. O halde, bu farklılığın faili kimdir? Üstad mıdır, başkaları mıdır? Üstad olmadığı kesin, o halde ve kuşkusuz bu işin failleri tahrifatçılardır. Yani her iki paragraf da tahrifatçılara ait bir mizansendir. Zira Üstad’ın mantalitesi ve Külliyat’ın şehadeti, söz konusu paragraflarda anlatılanları reddetmekte; vakıayla ilgisini çürütmektedir. Söz konusu paragrafların ustaca hazırlanmış bir mizansen olup realiteyle alakasının olmadığını anlatmaya çalışalım.Risale-i Nur Külliyatı’nda, “mektuplaşma”dan bahseden bir tek cümlenin dahi olmaması, söz konusu iddiayı çürütmektedir. Sadece Eskişehir Müdafaası’da geçen bir-iki ifade, dikkat çekici olmakla beraber, “mektuplaşma”ya asla delâlet etmemekte ve hatta Şeyh Said Hareketini dahi tasrih etmemektedir. İşte o ifadelerden birincisi: “Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor; sizinle (iktidar) beraber çalışamaz. Fakat size de ilişmez. Evet, ilişmedim ve ilişenlere de değil iştirak, değil temayül, belki teessüf ettim” Bu cümleden mektuplaşmaya delil aramanın abesliği kadar, ilişenlerden kastın –münhasıran– Şeyh Said olduğunu söylemek de bir o kadar abes ve anlamsızdır. Zira bu sözün sarf edildiği 1935’ten Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süre içinde birçok ayaklanmalar zuhur etmiştir; dolayısıyla Üstad’ın ‘ilişenlere de değil iştirak, değil temayül, belki teessüf ettim’ sözünde tasrihat olmadığı halde, bu ifadeyi Şeyh Said hadisesine hamletmenin ne anlamı var? Olsa olsa, buna kasıt ve art niyet denilir.Mevzuyla ilgili diğer ifade: “Şark Hadisesi münasebetiyle nefyedilmem, İddianamede, iştirakimi ihsas ettiği cihetle, cevap veriyorum ki: Hükümetin dosyalarında, benim künyem altında hiç bir meşruhat yoktur. Sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim hükümetçe sabit olmuştur.” Bu cümlede kast edilen ‘Şark Hadise’sinin Şeyh Said Hadisesi olduğu kesindir. Zira Üstad, bu hadise sonrasında nefyedildiğini ifade ediyor. Ancak dikkat edilirse, hadiseye iştirak etmediğini söylerken, ‘mektuplaşma’ya asla değinmez. Mahkeme ortamında, yeri ve zamanı gelmişken, mektuplaşmaya değinebilirdi ve değinmeliydi. Ama hayır, yüzlerce mahkemenin hiçbirinde, üstelik kendisine her defasında ‘asayişi bozuyorsun’, ‘emniyeti ihlâl ediyorsun’ suçlamaları yapıldığı halde, asla ve asla –kendisini müdafaa makamında– Şeyh Said’in kendisine mektup gönderdiğini ve kendisinin de mukabil ve engelleyici bir mektupla cevap verdiğini söylememiştir. Bu hususta tek bir örnek vermiştir ki, o da 1913’te cereyan eden Bitlis Hadisesi’dir. Aslı ve çevirisiyle işte belgesi:“Eski Harb‑i Umumi'den evvel, ben Van'da iken, bazı dindar ve müttakî zâtlar yanıma geldiler, dediler ki: ‘Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel bize iştirak et, biz bu reislere isyan edeceğiz!’ Ben de dedim: ‘O fenalıklar, o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mesul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya kılınç çekemem ve size iştirak etmem. O zâtlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz ‘Bitlis Hadise’si vücuda geldi. Az zaman sonra Harb‑i Umumi patladı. O ordu din namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüz bin şehitler evliya mertebesine çıkıp, beni o davamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar.” Tahrifatçı çevrelerin Şeyh Said Hareketine dair uydurmuş oldukları mektuplaşma olayının ilham kaynağı, aslında bu Bitlis Hadisesi’ne dair söylenenler olsa gerek. Said-i Nursî’nin Şeyh Selim’in adamlarına 1913’te söylediği bu ifadeler, tahrifatçı ve Şeyh Said düşmanı çevrelerce bilinçli ve demagojik bir ustalıkla çarpıtılarak, 1925 kıyamına tatbik edilmiştir. İşin hakikatini bilmeyenler ya da teslimiyetçi bir ruh ve tahkiksiz bir anlayışa sahip olanlar ise, çarpıtmaları aynen ve doğru kabul ederek yıllardır propagandasını yapadurmaktalar. Kimin namına ve ne için? Zavallı safderûnlar... Abdülkadir Badıllı ağabeyin Mufassal Tarihçe-i Hayat eserinin 1. cildinin 531’inci sayfasında geçen ve gerçekten de kafa karıştıracak şu ifadeleri de tahlil etmeden geçemeyeceğim:Yüzbaşı Mehmet Kayalar, “Üstad’ın Şeyh Said’e yazdığı mektup, bilâhare Şeyh Said esir alındığında üzerinde bulunmuş ve Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi dosyalarına konulmuştur. Mektup halen İstiklâl Mahkemesi dosyalarının içinde Şeyh Said’in dosyasında mevcuttur” iddiasındadır. Hâlbuki söz konusu dosya, “İlâm no: 69 ve D. 9/1 ila 9/6” numarasıyla mevcut olup, içeriğinde –tek kelimeyle dahi– ne mektuptan ne de Said-i Nursî’den bahsedilmemektedir. “Güya dini ve şer’i ve fakat her halde müstakil bir Kürdistan Hükümeti teşkil ve te'sis eylemek emel ve maksadı ile Hükümet-i Cumhuriyye aleyhine fiilen, müsellehan kıyam eyledikleri iddiasıyla maznununaleyhim olup mevkuf bulunan Hınıs kasabasında mukîm ve bilvasıta ticaretle müştagil 61 yaşında Palu’lu Şeyh Mehmed Said Nakşibendî bin Şeyh Mahmud...” şeklinde başlayan dosya, “bilcümle tekâya ve zevayânın serd ve bend ve ilgâsına vicahen ve müttefikan karar verildi” ifadesiyle son bulan uzunca bir mahkeme kararıdır. Dolayısıyla, Mehmet Kayalar’ın bu iddiası –kusura bakmasın– sadece bir iddia olup havada kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in açık bir şekilde “Zandan sakınınız!” uyarısı ve “yoksa bilmeden zulme sapanlardan olursunuz!” uyarısı karşısında hala delilsiz, ispatsız bir mevzuda “şakk-ı şeffe” etmenin, ileri geri konuşmanın, “iftira” günahından öte hiç kimseye, hiç bir faydası olmaz. Bu konuda ciddi bir bilgi kirliliğinin ve karmaşasının olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Hatta bu bilgi kirliliği öyle bir safhaya ulaşmış ki, Nurcu olduklarını iddia ettikleri halde, Şeyh Said’i İngiliz aleti ve oyuncağı şeklinde takdim etmişlerdir. Ayrı bir mevzu açmamak adına şimdilik bunun detaylandırmayacağım. Sadece diyeceğim, suizan ve art niyet illetinden kurtulalım! Şeyh Said’i ve arkadaşlarını tekrar be tekrar idam etmeyelim! Üstad’ı şahsî his, düşünce ve ideolojilerimize alet etmeyelim! Onunla Şeyh Said’i vurmak, sadece Şeyh Said’i değil, Üstad’ı da mahkûm eder. Zira Şeyh Said’i seven akraba ve taallukatının dışında, yüzbinlerce mürid ve gönüldaşları var... Hâsılı: Şeyh Said’le Üstad’ın mektuplaşması meselesi tamamen düzmedir, uydurmadır. Aslı olmuş olsaydı, otuz beş senesini Üstad’ın seyyidliğinin ispatına hasreden (!) Ahmed Akgündüz misillü cevval ve faal bir arşiv araştırmacısı ortaya çıkar, bu olayın belgesini ibraz ederdi ve böylece tahrifatçılar da emellerine ulaşırlardı. Halbuki sözü edilen mektup, ne Üstad’da, ne talebelerinde, ne şeyh Said’in akrabaların birinde ve ne de Şeyh Said’i asan devletin nezdinde mevcut değildir; olsaydı bir örneğine rastlardık. O halde, 88 yıldır iddia edilip ispatlanmayan bir mektup hadisesinin artık Risale-i Nur’dan ve Nur Talebelerinin gündeminden çıkartılması gerekir. Nur talebeleri, Şeyh Said Hadisesi’ni değerlendirirken; bir içtihad hatası mı, bir tahrik mi, bir oyun mu, bir oldu bittiye getirtilme mi... Olduğunu iyi araştırmalıdırlar. Olayın bu boyutları üzerinde durmaları ve bu alanda yoğunlaşmaları elzemdir. Yoksa düz mantıkla hareket edip, Şeyh Said’i habire bir “isyancı” ve “iftirakçı”; Said-i Nursî’yi de “vatan, millet, sakaryacı” rolüne sokmalarının hiç bir anlamı ve faydası yoktur. Aksine, bu tür rolleri biçen tahrifatçı ve tahribatçıların zulümlerine şerik olmak tehlikesi söz konusudur; bu manevi tehlike göz ardı edilmemelidir. Evet, her bilgi kirliliği fikir ve kafaları da kirletir; fikir ve kafa kirliliği kalpleri de sirayet eder, orayı da kirletir. Kalp kirliliği ise, maneviyatı kirletir ve köreltir; suizan ve suiniyetlere zemin hazırlar. Suizan ve suiniyetlerin dolaştığı bir toplumda ise hüsnüzan ve hüsnüniyetten bahsedilemez. Seçilmiş ve kutsanmış ırk teorileriyle hareket etmek, şeytan-ı aleyhilanenin güdümüne girmektir.
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  3. #3
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Hutbe-i Şamiye Konferansı'ndan...

    Mücahit Bilici: “İslam Birliği Kürtlerin bir millet olarak ayağa kalkmasını gerektiriyor”Son dönemde Kürt ve Kürdistan sorunu İslamileşmiştir” sözü dikkat çeken Kürt entelektüel yazar Mücahit Bilici Diyarbakır’da konuştu.MÜCAHİT BİLİCİ kimdir?Diyarbakır Silvan’da doğdu. Silvan Lisesi’nde okudu. Deneme yazıları yazmaya lise yıllarında başladı. Üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamladı. Akademik yayınlar dışında gazete ve dergilere de yazılar yazdı. Ufak tefek çeviri çalışmaları oldu. 1997-2000 yılları arasında Bilgi Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı.Birikim, Köprü, Karakalem, Tezkire gibi dergilerde veYeni Yüzyıl, Radikal2, Yeni Asya gibi gazetelerde yazıları yayınlandı. 2000 yılında ABD’ye doktora eğitimi için gitti. University of Michigan, Ann Arbor’da Sosyoloji doktorası yaptı ve 2008′den beri City University of New York, John Jay College’da sosyoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.Uzmanlık alanları: sosyoloji teorileri, kültürel sosyoloji, Amerika’da İslam, Türkiye’de İslam, Bediüzzaman Said Nursi ve Kürt kimliği. Amerika’da İslam ve Türkiye siyaseti üzerine yayınlanmış ingilizce makaleleri ve İslam’ın Amerika’yı vatan edinme sürecini inceleyen teorik bir kitabı var. Kırk Aynadaki Güneş [Gökçekimi]ve Yeni Başlayanlar İçin Amerikan Rüyası başlıklı Türkçe eski denemelerinin toplandığı iki de kitabı var. Bunun dışında son dönem Türkiye siyaseti üzerine Yeni Şafak,Zaman ve Taraf gibi gazetelerde (ayrica RisaleHaber ve HurBakis gibi sitelerde) yayınlanmış yazıları var. Mücahit BİLİCİ’den “Kürtlerin Sivil Haklar Mücadelesine Giriş” Konferansı’nda yaptığı konuşmanın tam metni:Bismillahirrahmanırrahim.Ey xelqê Diyarbekir û mevanên delal, hûn tev bi xêr hatin!Cümleten hoşgeldiniz.Ev sahibi MazlumDer’in Amed şubesine bu ortama vesile oldukları için bilhassa teşekkür ederim.Kürdlerin Sivil Haklar Mücadelesine GirişBu sohbetimize imkan veren arkadaşlara bir konu başlığı verirken iki hususu dikkate almıştım.1. Kürtlerin haklar mücadelesi elbette yeni değil. Ama ilk kez münhasıran sivil bir döneme giriyoruz. Ve belki aniden giriyoruz.2. İkinci olarak bu konuya dair bazı iptidai, tabir caizse başlangıçsal birkaç noktaya temas imkânı vereceğini düşünerek böyle bir başlık seçmiştim: Kürdlerin Sivil Haklar Mücadelesine Giriş. İnşallah, böyle bir başlık ve davetiye üstüme kaldıramacayacağım bir yük yüklememiştir.Bugün konuşmamın dört ana vurgusu olacak. Bu dört husus şunlardır:1. Kürt ve Kürdistan sorunu İslamileşmiştir. Bu ne anlama geliyor?2. Komplo teorisi nedir ve bahçenizde yeşermemesi için ne yapabilirsiniz?3. Kürdistan’ın yeni mücadelesinde silah ne olmalıdır? sivil yani medeni silah sembolik şiddettir. Peki sembolik şiddet nedir?4. “Millet olup, milliyetçi olmamak” mümkün müdür? Evet, Bunun için ihtiyaç duyulacak ilke: müsbet hareket ilkesidir.Bunları sırasıyla ele alacağım inşallah.(1) Kürdistan Sorununun İslamîleşmesiŞimdiki süreç başlamadan bir süre önce bir gazeteye verdiğim röportajda şunu ifade etmiştim:“Kürtlerin haysiyet ve eşitlik mücadelesi yepyeni bir safhaya girecek. O zaman Kürtlerin eşitlik mücadelesi üzerindeki PKK vesayeti veya gölgesi kalkmış olacak. PKK-sonrası dönem Kürt hakları mücadelesinin popülerleşmesine, yaygınlaşmasını şahit olacak. Kürtlerin eşitlik ve egemenlik mücadelesi sivilleşerek demokratikleşecek, karşısında durulamaz bir meşruiyet edinecek.Yani yeni dönem bir Kürt baharına gebedir. Bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. PKK’nin sahneden çekilmesi ve şiddetin ortadan kalkması ile birlikte Türkiye’de (AK Parti sessiz devrimine benzer) ikinci bir sessiz devrim vuku bulacak diye düşünüyorum. Şiddetten dolayı, pekçok Kürt bugüne kadar sesini çıkartamadı ve kendi hukukunu müdafaa yoluna gidemedi. Yakın gelecekte Kürt kimlik ve eşitlik şuuru yaygınlaşacak ve medeni hakların temini için daha çok insanın hukuklarına aktif sahiplenişi sözkonusu olacak.PKK’nin Kürtlerin söz hakkı üzerindeki tekeli, yerini demokratik bir Kürt uyanışına bırakacak. Böyle bir meşruiyyet ve teyakkuz patlaması karşısında Türkiye’nin direnme imkânları çok sınırlı olacaktır. Bu konuda Allah da kader de haklı olanın, Kürtlerin tarafındadır.PKK’nin seküler-milliyetçi dili iki sebepten dolayı yerini daha sahih ve yerli bir Kürt sesine bırakacaktır. Birincisi, Kürtlerin mücadelesi hem demokratikleşiyor hem de yaygınlaşıyor. Çünkü her çevreden Kürt, hukukunu müdafaa etmeye başlayacak.İkincisi ise masanın öbür tarafındaki Türk/devlet tarafı artık laik Kemalist diktatörlük yerine demokrat dindarların elinde olacak. Her iki faktör de Kürtlerin eşitlik mücadelelerini büyük ölçüde belirleyecek kanaatindeyim.Yeni dönemde Kürtlerin hukuk mücadelesi İslami bir renk kazanacak.”Evet, bugün şahit oluyoruz ki herşey aslına rücu ediyor.Abdullah Öcalan’ın newroz’daki sürpriz deklerasyonu ile birlikte gelişi zaten hissedilen yeni bir düzlem resmileşti: Kürt sorunu islamın bir iç sorunu haline geldi.Öcalan’ın mektubundaki Misak-ı milli vurgusu mücadelenin politik çerçevesini, islam kardeşliği vurgusu ise söylemsel düzlemini belirledi. Bundan sonra Kürtlerin hak mücadelesi islami bir söylemin içinden gerçekleşmek zorundaydı ve Öcalan, onyılların seküler sol dilini bırakarak bu gerçekliğe teslim oldu.Bu dönüşümün iki somut ifadesini aktarmak istiyorum.Birincisi: Öcalan’ın Fethullah Gülen hocaefendiye zeytin dalı uzatması ve BDP’lilerin yakın zamanda Gülen’i ziyaret etmek istemeleri.İkincisi ise: Öcalan’ı eleştirmesine ve seküler bir çizgiden Kürtlere sahip çıkmasına rağmen, İsmail Beşikçi’nin zamanın ruhunu yakalarcasına yeni kuşak dindar Kürt yazarlardan mesela İbrahim Sediyani’yi kendisini dinleyenlere tavsiye etmesidir.Öyle görünüyor ki bugüne kadar, Kürtlerin müslümanlıklarının rağmına olarak laik bir söylemin içinden konuşan/vuruşan Kürt milliyetçi hareketi, İslamı, bu ülkede hak ve adalet mücadelesinin asli çerçevesi olarak kabul etmiştir. (Bu tek başına muazzam bir gelismedir; bir ihsan-ı ilahidir). Türk ve Kürdün müslüman kardeşler olarak yüzleşecekleri bu aile içi sorunun şeriatın kadılığında ne tür bir hukuki düzenleme ile neticeleneceğini ise zaman gösterecek.Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz: Artik hem Kürdistan’da hem de Anadolu’daKemalizm bitmiştir.Kürtlerin mücadelesi demokratikleştiği için islamileşiyor. Ve İslamileştikçe güçlenecektir. (2) Komplo Teorisi Nedir? Niye Zararlı Bir Bitkidir? Kime Yarar?Önce bir tavsiye: Türkiye’de bugün stratejik derinliğin sığ sularında dolaşan çok insan var. Özellikle de medyada. Stratejik Derinlik derken Ahmet Davutoğlu’ndan bahsetmiyorum. Bir bulaşıcı hastalıktan bahsediyorum. Komplo teorileri kendilerine inananlara zarardır. Onları yayanlara ise kardır.Komplo teorileri bir çeşit bitki gibidir. Peki nerede biter? Dünyanın her yerindeiradenin kadere nüfuz edemediği yerlerde biter. Komplo zayıfın silahıdır. Komplo nedir? Komplo, ilim ve bilmenin zaptemediği şeyin hesabını, nefsin hesabına gelecek şekilde, kapatmaktır.İnsanın bilmediği şeye düşmanlığa meyletmesi ve ulaşamadığı üzümü eksi sayması hep birer teoridir: Birer komplo teorisidir.İnsan, hayata saldığı irade ipi yetmeyince veya kopunca kaderin kollarına düşer. Kader sahibi kim ise insan herşeyi ondan bilir. Eğer birileri herşeyin arkasında Amerika var, İsrail var diye düşünüyorsa orada sorun var demektir. Amerika’nın dünyadaki rolü öyle bir abartılıyor ki insan hayret ediyor. Mesela cemaat hükümet arasındaki sürtüşmede iki taraf da birbirini neredeyse aynı şeylerle suçladılar. Komplo teorileri niye böyle yaygın kullanılıyor? Çünkü iş görüyor, elverişlidir. Fakat bu doğru olduğu anlamına gelmez.Herşeyin arkasında Amerika, İsrail, Yahudi lobisi veya Gülen cemaati vesaire vesaire yok. Bu dünyada hiç kimsenin öyle büyük şekillendirici rolü yoktur. İslamcı geçinenler bile “kaderin üstünde bir kader vardır” mısraını unutuyorlar. Hatta o mısranın yazarı Sezai Karakoç ile yine derinliğinden insan aklının nüfuz edemediği deruni komplolarla dinleyicilierini mest eden şair İsmet Özel de aynı hastalıktan muzdaripler, ama bundan lezzet alıyorlar. “Kader deme, kaderin üstünde bir Batı vardır” demiş oluyorlar. Biz ise diyoruz ki: Amerika, şu bu deme, tüm stratejilerin üstünde bir kader vardır!Hem bedbin solcular, hem de stratejizm hastalığına yakalanan İslamcılar milletin kafasına kader yerine ABD‘yi yerleştirmeyi başardılar.Hesaplarında Allah’ı unutanlar, dualarında Allah’ın yerine koyduklarına dilenci olurlar.Esirler, herşeyden önce kendi korkularının esiridirler. Bu korkuyu görenler, esareti kendi hesaplarına çevirirler, o kadar. Korku gitse esaret bitecek.Bu alemde her aktör oyun oynar. Maç hiçbir aktörün oyunu değildir. Fakat avam bir açıklama arar. Laf ebeleri de halkın ellerine temelsiz stratejik analiz tutuştururlar. Akla uyar. Çünkü akıl orda muhayyer kalmış, duvarda kapatılması gereken bir delik kalmıştır. Onu çöp ile bile kapatabilirsin. Zaten çoğu zihni deliklerimizi böyle çöplerle kapatıyoruz. Arınmak lazım. Hayatlarımıza sızması ve Allah’a dönmemizi teşvik etmesi için dünyalarımızda kadere (kadere inanmiyorsak şansa) yer açmalıyız.Kürtler de kendilerini uzmanlara teslim etmemeli. Ve sıhhati, hakikati tahkik edilemez zararlı zanlarla insanları ümitsizliğe düşüren bu tarz stratejizm hastalıklarından uzak durmalılar. Komplo teorileri zararlı ilimdir. Vesvesenin siyaset alemindeki adıdır komplo. Politik vesveseden sakınmak lazım.Allah’a inanan ve inandığı, yaptığı şeyin hak olduğundan emin olan insanın dünyada başka fazla birşeyler bilmesine, hele hele bilemeyeceği köşebucakların spekülasyonuyla kendini derbeder etmesine hiç ihtiyaç yoktur. Sen kendi doğrundan emin ol. Sadece inandığına emin olmayanlar, yalancılar, hırsızlar etrafı çok kolaçan ederler. Evet, kimseye malını çaldırma ama etrafa bir hırsız dilenciliği ile bakıp yorulup kendini heder etme. Hakka sıdk ile sarıl, o seni koruyacaktır.“En büyük hile, hilesizlik” oldugu gibi komploya karşı en büyük komplo, ona inanmamaktır.Komplo teorisi nasihatım burada nihayet buldu. Şimdi bir sonraki mevzuya geçmeden şimdiye kadarki iki maddeyi cem edelim. Kürdistan mücadelesi İslamileşmiştir. Komplolara değil kadere itimad etmek lazım. Yani Kürdlerin hakiki değerlerine sadakat ve hak bildiğin şeye itimad.Benim size sunacağım analiz derin stratejik analizlerden biri değil. Aksine Kürdlerin haklılığından hareketle ve haklı olanın kazanacağına olan inançla şekillenmiş bir değerlendirme olacaktır. Dediğim özetle şudur:***Öyle görünüyor ki İslam Birliği (ittihad-ı İslam) Kürdistan’a bağlıdır. Kürdistan’ın birliği de İslam’a bağlıdır. Yani Kürtlerin ayağa kalkabilmeleri ve bölündükleri dört parçayı yekvücut hür hale getirebilmeleri, her tarafta hükmü geçecek bir güç ile mümkündür: Bu güç İslamdır. Kürtler kalben hep içinde bulundukları İslamdan siyaseten uzağa düştüklerinde onların en yakın kardeşleri bile rehavete kapılıp dini kendi menfaatlerine alet edebiliyorlar. Kürdistan, Selahaddinî Eyyubi veBediüzzaman Said-i Kürdî’nin mirasıyla ayağa kalkacak, ne Türk’e, ne Arab’a, ne Fars’a tabi ve tebei olmayacak, onların hepsinin tabi olmak zorunda olduğu İslam’a direkt bağlanacak.Ankara’dan veya Şam’dan veya Tahran’dan torpilli olacağına, yukarıdan, olabilecek en yüksek yerden torpilli ol. Herkesin önünde basını egeceği, tüm vicdanların senin safında yeralabileceği bir pozisyon edin. Bu Kürtler için İslamdır. Kürtlerin kendi hukuklarını temin etmede müracaat edecekleri en güçlü argüman, en tesirli silah, en güvenilir vesile İslamdır.Kürtler diğer Müslüman kardeşlerinin yaptığı hatayı tekrar etmeden onların tedavisine yardımcı olmalılar. Yani millet olmalı Kürtler. Ama milliyetçi olmamalılar. Milliyetçi olan belki kendi canını kurtarıyor. Ama sonra o hızla başka canlar acıtıyor. Kafirden kaçan bazı Müslümanlar bu ülkeye Türkçülüğü bela ettiler. Kürdleri mazlum; bir kısım Türkü ve Türk devletini ise zalim ettiler. Kürdlere asıllarını unutturmak isteyen milliyetsiz adamlar başarısız oldular. Kaderden büyük bir tokat yediler.Türk Kemalizmi artık sadece ahlaki olarak değil, maddi olarak da yerlerde sürünmektedir. Muzaffer olmak isteyen hakka güvenmeli ve gayret etmeli. Silahın da iktidarın da bir sonu var. Ama hakk, kaderin garantisi altındadır.Kürtler artık mağdur psikolojisinden sıyrılıp haklılıktan gelen ahlaki üstünlüklerinihatırlamalılar. Mazlum edilen haklı olduğu için üstündür. Zalimler, güçlüler sizi savaşta, dövüşte yenebilirler. Ama sizin izzetinizi, haysiyetinizi yenemezler. Buna izzeti ile ölen veya yaşayan nice kahramanlar şahittir. Buna izzetini koruyup her tür baskıya baş eğmeyen ama kendi de zulmetmeden mücadelesine devam eden, sonra hem de nasıl kazanan Bediüzzaman gibi medar-i iftiharlarımız şahittir. Onun için Kürdlerin davalarındaki en büyük güçleri moral üstünlikleridir. Yani ahlaki olarak üstün ve haklılar. Kendisine haksızlık yapanla aynı seviyeye düşmek bu üstünlüğü kaybettirecektir. Haklı kal, bir gün kader gelip senin elinden tutacaktır. La taqnatu min Rahmetillah!Kürdler, Türk milliyetçiliğinin işgali altında bulunan Kürdistan’ı o illetten kurtarmalı ve milliyetçiliğe bulaşmamış bir insaniyetin ve islamiyetin dersini Anadolu’daki kardeşlerine örnekleyerek göstermeliler.Yani Kürtler hem Kürdistan’ı hem de Anadolu’yu kazanabilirler. Bunun için Türkiye’de ya Kürtlüğün resmileşmesini ve tanınmasını sağlayacaklar ya da Türklüğün resmilikten ve devlet katından düşürülmesi için gayret edecekler. “Ne Mutlu Türküm Diyene” saçmalığının “Yurtta sulh, cihanda sulh” zararsızlığı ile değiştirilmeye çalışılıyor olması bu yöndeki gidişatın bir yansımasıdır. (3) Sivil Bir Silah: Sembolik Şiddet Nedir?Kürtlerin sivil haklar mücadelesi, şu an oluşmuş kimlik ve hak bilincinin kolektif bir surette kullanılmasına baglidir. Yani farklı Kürdistani grupların hayırda yarışır gibi birbirlerine destek vermesi gerekir. Kürdlerin kendi iç helalleşmeleri çok önemlidir. Medeni haklar mücadelesi için vicdanların ittifakına, sağlam ortak paydalara ihtiyaç var. Silahın bırakılması, Kürdistan’a karşı olanların ellerindeki en büyük kozu ellerinden alacaktır. Medenilere galebe ikna iledir. Söz iledir. Medeniyette söz silahtir. Hakem vicdanlardır. Demokraside ıktidar hakta ve halktadır. Sözün gücü hakk oluşundan geliyor. Hakkı ve halkı olanlar medeniyette kazanacaktır.Fakat kendi kendini yönetmen için kendi kendini de üretmen gerekir. Kürdler Kürdlüklerini üretme mesuliyeti ile karşı karşıyalar. Kürtlerin Kürdistan’a bilhassa ama yaşadıkları heryerde Kürdlüklerini somutlaştırmaları ve SEAİR gibi farklı yollarla mekanlara ve zihinlere kazımaları, kazandırmaları gerekir.Sembolik şiddet kavramını anlamak için, anadil örnegini hatırlamak kafidir. Bediüzzaman “İnsanda kaderin sıkkesi lisandır… Lisan-ı maderzad (anadil) ise tabii olduğundan, elfaz davet etmeksizin zihne geliyor.” demiştir. Sosyal bilimcilerin kullandığı “sembolik şiddet” kavramının niyet ettiği anlamı ifade eden İslami bir kavram: seair’dir. Dolaysız bir etkiyle bizlere ulaşan fiziki veya sembolik çevre bizesanki kaderden geliyormuş gibi gelir ve olduğu gibi kabul ediliyor. Seair bilinçaltımıza inmiş yerleşmiş sembolik hakikat nakışlarına karşılık geliyor. Seair ile şiir aynı kökten kelimeler. Şiir taze, yırtıcı söze deniyor. Söz veya kelime ise bir çizilmeyi, bir yarılmayı ifade ediyor.Kelam veya Kelime: Arapça kökeni “kelm” yani kesik, darbe vs manasında “cerh” ile ifade ediliyor. Konuşmak aslında bir cerrahi operasyondur. İz bırakır. Söz bir eylemdir. Görünmez bir şiddeti vardır. Sembolik şiddete örnektir. Mesela çocuğuna verdiğin isim. Kürt olmaktan dolayı mahçup olmanı bekleyenlere karşı izzetle Kürt olmak hep birer sembolik şiddettir. Hayırlı bir şiddettir, gafletten uyandırır. Zayıflara bir nokta-i istinad haline gelir.Seairler (yani dini semboller) için Said Nursi, “zeminin yüzünde çakılmış mısmarlar[çiviler] hümkünde” diyor. (Biz bismar diyoruz çiviye). Bir toplumun değerlerini, ortak sembollerini ifade eden seâirler vicdan-ı umumiyi muhafaza ederler. Yani amme vicdanı dediğimiz havuzun duvarlarıdır. İslamın seairleri olduğu gibi, bir milletin müsbet seairi de vardır. Bunlar da İslama dahildir. Mesela, Kürdce lisanı hem Kürdluğun bir işareti hem İslamın bir zenginliğidir. Kürtlerin inkar edilmiş fıtri ve meşru sembollerini meleke haline gelecek şekilde toplumsal hayatta istimal ve isbat etmeleri gerekir. Öyle olduğunda Kürdistan kimseye kendisine itiraz etmeye vakit bırakmadan onlarin aleminde yükselir, kabul edilir.Mesela, her bir cami mimarisiyle, minaresiyle, ezaniyla “bir muallim olmuş tab’ıyla tabayie ders verir.” Seairler hal dili ile telkin ederler. “Herbir seâir bir hoca-i dânâdir,” muhafaza etmek istediğin değerleri nazarlara sürekli ders veriyor.Demek ki Kürdlerin Kürdistan gerçeğini, Kürdlük hakikatini hayata nakşetmelerigerekiyor. Bunun yolu da müsbet hareket etmek ve en değerli sermayeyi yani insan malzemesini doğru kullanmaktır.Çünkü herbir insan bir canlı bombadır (isterseniz buna özne, halife diyebilirsiniz).Hayat, ölüm denilen bombanın ağır çekimdeki patlamasıdır. Bu patlama olumsuz anlamda değil bir irade ve faaliyet sarfı, bir enerjinin ortaya çıkması anlamında anlaşılmalıdır. İnsan nihai noktadır. Ve dünya oraya doğru gidiyor. İzleyici’den kullanıcı’ya geçiş yaşanıyor. Medya’dan sosyal medya’ya, yönetimden özyönetime gidiş var. İnsan hem üretici hem tüketici olarak bir güç kaynağıdır. Nüfus artık bir ordudur. Milletlerin sermayesi hüşyar insanlardır. İnsanı kazanan devleti kazanır. Ama devlet kazananların insan garantisi yoktur. (4) Müsbet Hareket Nedir? Neden Gereklidir?Şimdi gelelim müsbet hareket ile ilgili olan, konuşmamın bu son bölümüne:Silah, tecavüzü ve şerri def için kullanılsa bile, hayri celb edemez. Onun için silahnefyin nefyinde istimal edildikten sonra terkedilmelidir. Malcolm X de lazım, Martin Luther King de. Ama makamları doğru okumak lazım.İnkarı kırma dönemi bitti. Artık isbatı inşa dönemi başladı. Yani inkarın reddi Kürdleri varlık sahasına çıkardı. Bundan sonra Kürdlerin sabitliğinin inşası vesomutlaşması, kaderleşmesi süreci var. Kürdler varolursa Kürdistan da inşa olabilir.“Fikr-i milliyet hürriyetin pederidir.” Yani dayanışma, ittihad şarttır. İnsanın özgürlüğü, medeni bir varlık olduğu için, toplum üzerinden gerçekleşir. Fikri milliyet Bediüzzaman’da “dayanışma”ya karşılık gelir. Özgürlük ancak toplum olarak sağlanabilir. Yoksa tek başına özgürlük, vahşetteki yarım özgürlüktür.Bu zamanda, cemaat olmayan kaybeder. Çünkü, şahs-ı maneviler çağındayız.Tarih yapanlar korkmayanlardır. Haksızlığa itirazdan korkmamak, Haktan ümidi kesmemek şarttır.“Cemaatte vahid-i sahih olmazsa eğer, cem’ ve zammı büyütmez” (Yani bir cemaatte hakiki birlik yoksa sayının artması o cemaatin gücünü artırmaz. Kuru kalabalık, hamiyetli bir ferd kadar bir kıymet sahibi değildir. Hatta içlerinden biri öyle olsa, onun önünü düzensizlikleri ile tıkarlar, gayretini yavaşlatırlar.)Kürtler, Türkiyeliler, İslam alemi ve insanlık cemaat olmaya muhtaçtır. Fertleri cemaat yapan bu bağa “müsbet milliyet” diyoruz. Demek ki Kürtlere iki şeylazımdır: Müsbet Milliyet ve Müsbet Hareket.Kürtler meşru dairede kalarak ama organize, örgütlü davranarak yepyeni bir tarih yazabilirler. Bunun için müsbet milliyet fikri Kürdlere lazımdır. Türklere düşman olmadan Kürdlüğün izzetini vikaye mümkündür. Milliyetçi olmadan millet olmak mümkündür, gereklidir.Öcalan’ın mektubundaki İslami mesaj Kürtlerin Kürt olarak da hayrınadır. Buna Türk devletçilerinin sevinmesi Kürtleri bundan soğutmasın. Türkler birşey kaybetmedik diye seviniyor olabilir. Haklı da olabilirler. Ama Kürtler çok şey kazanmıştır.Devletin PKK şiddetini bahane ederek Kürtleri terörize etme dönemi bitiyor. Artık Kürtler Kürdistan’da Kürdistan’ı ayağa kaldırarak, anti-demokratik devlete haddini bildirebilirler. Türkiye bir Anadolu ve Kürdistan federasyonu olarak hayatına devam edeceğe benziyor. Kürdistan’a mani hiçbirşey yoktur. Kürdler varsa Kürdistan vardır. Peki ama Kürdler var mıdır? İşte soru budur.Yanlışı yıkmaktan daha büyük bir yol Doğruyu inşa etmektir. Buna müsbet hareketdiyoruz. Strateji ile taktik arasında çok sık yapılan bir ayırım vardır. Mesela, büyük güçler strateji yaparlar, küçükler taktik. Mekan stratejidir, zaman taktiktir denilir. Çünkü taktik stratejinin açtığı yolun etrafında manevra yapar, kıvrımlarında hayatiyetini sürdürür, mücadelesini yapar. Fakat taktik, stratejinin gündemine esirdir. Menfi hareket, nefyetiği şeyin gündemine mahkum kalır. Müsbet hareket ise özgürleştirir. Müsbet hareket ümit verir. Menfi hareket ise kolaylıkla ye’sedüşürür.Bu sebeple, en iyi taktik kendisi strateji olan taktiktir. Yani isbat eden olmak, ureten olmak, eleştiren ve nefyeden olmamak.Şimdi bu Kürdistan meselesinde zor bir yol ama mümkün: Türkçülüğü eleştirmenin en güçlü yolu Kürdistan’ı üretmektir. Yani husule getirmektir. Size birşey söyleyeyim:Söylenen hiçbir söz, yazılan hiçbir yazı, dikilen hiçbir direk boşa gitmiyor. İşte bu sırdan dolayıdır ki propaganda yapanlar etkili olabiliyor. İnsan zihni mevcut ve vaki olana yarı teslim olmuş durumdadır. Zaten olmuş olan, insana kader gibi görünür. Ama konuşulup tartışılan şeyler iradenin önünde zayıf ihtimallerden biri olarak kalır. Onun için Kürdistan’ın hukukunu düşünenler, Kürtlerin özgürlük ve egemenliğini önemseyenlerin fiili ve fiziki olarak “durum”lar husule getirmesi gerekiyor.Mesela barış öncesi dönemde başlatılan Sivil Cuma eylemleri bence çok isabetli idi. O zaman savaş hali devam ettiği için bazıları saldırmış olabilir. Ama sivil cuma devletin dini resmi tahdit ve hatta dini Kürd kimliğine karşı bir nevi silah gibi kullanma temayülünü açığa düşüren gayet güzel bir sivil haklar eylemiydi. Zannediyorum bunda yeni kuşak Kürt düşünürlerden İbrahim Halil Baran’ın da katkısı olmuş. Böyle fikirler keşke çok önceden kabul görseydi.Diyarbakır’da her haftasonu beşyüz bin insan düzenli olarak toplansa dünyayı yerinden oynatır. Kürtler silahı bırakarak mutlak masumiyete geri çekilip haklılık ve müspet hareket ile manevi bir taarruza geçerlerse onların önünde kimse duramaz.Şiddet kırar, sivil mücadele işe eritir. Ama bunun için uyanmış, bilinçli bir cemaate, topluma ihtiyaç vardır.Veya her haftanın Çarşamba’sı diyelim, herkes sarı, kırmızı ve yeşil renklerinden birini giyerse, üç adam yanyana gelse size kesk û sor û zer renkleri çıkar. Kürdistan renk cümbüşü olur. Kameralar, turistler, devlet… gözler bu renklere biat ederler teslim olurlar. Çünkü zaten vaki olmuş olur.Diyarbekir’de 200-300 bin tirajlı bir Kürdistan Postası gazetesi niçin olmasın? Kürdistan Postası İstanbul ve Ankara ilaveleri versin. Sivil olarak Kürdistan kendini Ankara’dan Diyarbekir’e taşıyabilir. Pekçok dini cemaat zaten Ankara veya İstanbul’daki politbürolardan özerkliklerini, muhtariyetlerini kazanmış bulunuyor. Diyarbakır’ın kendi ayakları üstünde durması, İstanbul’un da Ankara’nın da hayrınadır. Kimse yerel olmadan evrensel olamaz. İyi bir Kürd olmadan Türk’e de iyi bir kardeş olamazsın. Aşağılık kompleksini içselleştirip Avrupalı gibi olmaya çalışan Kemalistler Avrupa’dan hiçbir zaman saygı görmediler. Ne zaman ki Müslüman ve bu coğrafyanın insanı olduk, o zaman dünyanın her yerinde saygı gördük. Kürtler kendilerine dönmeliler ve talihsiz ve sömürgeci inkar döneminin pas ve gubarınıüzerlerinden atmalılar. Üstünüm diye değil, kendim olmak için Kürdüm demeliler.Bir demokraside Kürdlerin ayrılma hakları bakidir. Kürtlerin Türklerden ayrılmasına taraftar değilim. Ama muhtar olma ve ayrılma hakkı kutsaldır: fıtridir, İslamıdır ve insanidir. Bu hakkı tanımayanlar hem İslamiyete hem de insaniyete aykırı hareket ediyorlar.Kürtlerin mücadelesi iki şey içinde geçecek ve sonra bunların bir olduğu anlaşılacak:İslam ve Demokrasi.(1) Kürtler kendi başlarına kaldıklarında namuslarını koruyabilecek bir millet olmalılar.(2) Sonra Türk kardeşleri ile İslam bayrağı altında tek bir millet olmalılar. Bütün islam alemi, milliyeti islamiyet olan bir millettir. Türklerin Müslüman olduğu ve olmadığı heryerde Kürtler Müslüman olmalılar. Ne zaman Türkler müslümanlık yerine Türklükle gelseler o zaman Kürtler Kürt olmalılar. Türklük Kürtlüğü iptal etmek isteyebilir ama İslam asla Kürtlüğü söndürmez. Bilakis muhafaza eder.(3) Üçüncü olarak bütün bir insanlık alemi ile insaniyet noktasında bir millet olabilmeliyiz.Adavet ve düşmanlığı içinde tutan kişi ve milletler küçük kalmaya ve kaybeden olmaya mahkumdur. Kürdistan halkı affetmesini bilmeli ama aynı zamanda millet olarak izzetini heryerde muhafaza etmeli. Kürtlerin uyanması, Türklerin vesayetinden çıkması, politik buluğ çağına ermeleri kaçınılmazdır. Türklerin de yararınadır. Ama bu kaderi gidişata itiraz edenler kaybedecektir.Türk kardeşlerimiz yaralıdır. Milliyetçilikten arınmaları zaman alacak sabır ile onlara yardımcı olmalıyız. Ama devlete karşı hukukuna sahip çıkmayanlar, ehl-i hamiyeti bile pişman ederler. Kürtler kendi haklarına sahip çıkmazsa başkalarının onların haklarına sahip çıkması için bir sebep olmayabilir.Allah sana her türlü cihazı vermiş ama sen aceze gibi davranırsan, yükselebileceğin en yüksek makam dilenciliktir.Kürdistanın medarı iftiharları Selahaddini Eyyubi ve Bediüzzaman Said Nursi’dir. İkisi da dağ gibi imanları ile tarih yapmışlar. İslamın sesi olmuşlar. Ama onların Kürtlüğünden rahatsız olanlara Kürtlüklerini izzet ile savunup medeniyet dersi vermişler.Kürtlerin birlik ve dayanışması, ittihad-ı islama liderlik tutkusu içindeki Türk kardeşlerimize de bir yardımdır. İslam birliği Kürtlerin bir millet olarak ayağa kalkmasını gerektiriyor.Kemalist baskıdan kurtulmak yarım hürriyettir. Kürtlerin hürriyetinin diğer yarısı birlikte yaşadıkları Türklerin onların eşitliğini kabul etmesidir. Bu sebeple tanınmaşarttır.Kürtler devlet sahibi olmalıdır. Gönül bu devletin Türkiye olmasını ister. Kendisine ait olmayan bir devletin altında yaşayan insan hür değildir.Üstünde Allah’tan başka kimse olmayan insana hür insan diyoruz. “La ilahe” diyebilen insan illallah diyebilir. Allaha iman insanın insana kölelikten kurtulmasıdır.Devlet, şeffaf bir alet olmadığı her yerde kırılacak.Devlet vatandaşın elinin kiridir. Vatandaşlık mikro devlettir. Vatandaşı yansıtmayan devlet emanete hıyanet etmiştir. Bütün dünyada hakimiyet sisteminin sonuna yaklaşıyoruz. Dünyanın her yerinde hakimiyet sistemleri yıkılacak. Çünkü egemenlik artık gaspçıların elinden çıkıp insanlara inmek zorunda…Devlet, zapturapt altında tutulması gereken, sürekli vatandaş teyakkuzu ile sırat-ı müstakim üzerinde kalmak üzere dizginlenmesi gereken bir makinadır. Devlet faydalı ama aynı zamanda tehlikeli bir alettir. Devlet denen aletin amacı şudur: İnsanın kendini gerçekleştirmesi.Alemdeki bütün aletlerin amacı kullanıcısının elinde görünmezleşmek, kullanıcısının elini uzatmak, görme duyusuna muavenet etmektir. Devlet bir çatal veya bir gözlük gibidir. Eğer tuttuğun çatal dönüp eline batıyorsa, gözlük sana perde oluyorsa yapman gereken şey o aletleri alıp hurdacıda yeniden dönüşüm kutusuna atmaktır.Vatandaş efendi, devlet ise köledir. Buna nezaketen hizmetkar denilir. Devlet şahıs olmadığı için köle olması caizdir. Daha da doğrusu farzdır. Aletler kullanıcılarının köleleridir. Şimdi soru şudur: Halen adı Türk olan bu devlet Kürtlerin kölesi midir? Yoksa edepsizce Kürtlere emir mi vermektedir? Türklüğün önünde elpençe divan duran devlet, acaba neden Kürdün en fazla başını okşuyor ve Hüseyin Gülerce gibi naif efendilere “işte özlediğimiz tablo” dedirtiyor.Türkiye Cumhuriyeti Kürt efendisinden kaçmış bir köledir. Efendisinden kaçmış her kölenin Hz. Yunus’un münacaatıyla tövbe etmesi ve teslim olması gerekir. Devlet Türklüğe taparak, Türkçülüğe devam ederek, Kürtlere hizmetkar olamaz. Ya Kürtlük devlet katına çıkacak, ya da Türklük devlet katından aşağıya, sivil alana inecek.Bu da Türkiye’nin aynı zamanda Kürdistan olması demektir. Bunun için Kürdistan Kürdistan olmaya şimdiden başlamalıdır.Gülerce geçenlerde, Kürtçe’ye izin veririz ama öyle statü mtatü gibi şeyler isteyip damarımıza basmayın, yoksa döveriz mealinde birşeyler yazıyor. Yani Kürt vatandaş olabilir ama egemen olamaz demeye getiriyor.Her Türkün hem ferdiyeti hem de cemaati var. Kürdün ise evet ferdiyeti var ama cemaati yok. Kürdün cemaati Türklük ve Türkiye’dir. Yani Kürd egemen değildir. Türkiye bir Kürdistan’a dönüşürse Kürdün hem ferdiyeti hem de cemaati tecelli etmiş olur. Yoksa Kürd fertler ayrı su damlaları olarak Türklük toprağına düşerler.Türkiye eğer kendini Türklükten arındırıp münhasır bir müslüman devleti yaparsa yani Türklük de devletten çekilip sivil topluma inerse Kürd ve Türk eşitlenmiş olur. Hakiki kardeşlik budur.Kürtler egemen olmalı mı? Nedir egemenlik?Hakların devlet suretinde toplu kullanımına egemenlik diyoruz. Yani kayıtsız şartsız halka ait olan egemenlik ile kayıtsız şartsız ferde ait olan temel haklar aynı şeydir. Egemenliği kırarsan her ferde düşen kırıntıya (ki bu ene’dir: hilafetin, insan egemenliğinin temelidir) vatandaşlık (yani haklar bütünü) diyoruz. Ferd suretindeki devlete vatandaş, vatandaşların içtimaından hasıl olan şahs-i maneviye de devletdiyoruz. Eğer biri ötekine tahvil olmuyorsa orda sorun var demektir. İnsanın tek tek kainata halife olması ile insanların cemaatini temsilen onlar üzerinde tasarrufta bulunan idarecinin de halife sayilmasi bir tesadüf değildir.Şu halde: Kürtlerin devlet sahibi olması şarttır. Bu devletin Türkiye olması en güzelidir. Devletin Kürt vatandaşlarına biat edip geçmiş haydutluklarından dolayı özür dilemesi gerekiyor.Hepinize sabrınızdan dolayı teşekkür ederim.Mücahit BİLİCİ(6 Nisan 2013 / Diyarbekir)
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  4. #4
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart

    "Dünyada hiçbir şeye minnet etme,özgürlüğünü ancak bu şekilde korursun."Hz Ali
    sinemis79 bunu beğendi.
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  5. #5
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Yazıları okudum..
    paylaşım için tşkler..
    hadiseleri değerlendirirken taraf olunca
    sonucu tarafgirlik oluyor..
    insanlar muhatablarını değerlendirirken ve yorumlarken,
    kendilerininde aynı hataya düştüklerinin farkında olmaması beraberinde başka sıkıntıları getirir.
    zamanın birinde bir arkadaşla Ahmet Arifin şiirlerinin okuyor değerlendiriyorduk..
    Bir şiiri okurken bir mısrada Mehmet Akifin de buna benzer ifadesi var demiştim...
    Arkadaş nerdeyse bana ve Mehmet akife ana avrat düz gidecekti..
    zor teskin ettim..
    Benim açımdan tek pencere esma ve Kur'an penceresidir...(herkes katılmak zorunda değil..katılmasını beklemekte safderunluk olur...)
    sinemis79 bunu beğendi.
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  6. #6
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart

    Hocam, Kur'an 3/4 adalettir. Açtığım bu konu başlığı altında kısmen haklı bulduğum yazıları paylaşıyorum. Ve istedim ki bunu kendi çizgimde olduğuna inandığım insanlarla paylaşayım. Adalet,hoşgörüyü gerektirir. Hoşgörü ise herkesi bulunduğu konumda olduğu gibi kabul etmektir.
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  7. #7
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Melek KALEM | Aşk, Yazısını Omuz Omuza Verebilen Mağdurlarla Yazar! | Hür Bakış

    Asırlardır güneşi dinledi aşk.Geceyi dinledi, gündüzü dinledi. Toprağı dinledi. Denizi dinledi, rüzgârı dinledi.Şehirleri, yeri ve göğü dinledi.İnsanı sordu hep.Taşa sordu, kuma sordu. Ağaca sordu, duvara sordu.İçtiğimiz suya, yürüdüğümüz yola sordu.Elimize, kulağımıza, gözümüze sordu.Eylemlerimize baktı, sözlerimize baktı.Her sözde göğe çekildi.Her eylemde biraz daha göğe…Mağdurlar yan yana yürümeyi başarabilirse aşk yere inecekti yeniden.Aşk yere indikçe zulüm göğe çekilecekti.Bunu zulüm de biliyordu. Mağduriyet de biliyordu.Mağdurlar yan yana gelmeye çalıştıkça zulüm, fitne rüzgârını gönderdi.Bencillik pınarını devreye soktu.Yalan deniziyle döşedi yeri.Üstünlük lavı püskürttü.İkiyüzlülük ateşini yaktı.Zan dolu heybeler gönderdi.Aklı bunalttı, duyuları köreltti.Mağdurlar hiç yan yana gelemedi.Mağdurlar yan yana gelmeye çalıştıkça zulüm, geceye sığındı.İftirayla döşedi yeri, rüyalarla süsledi.Aklı yüceltti.Yalanla zannı peşkeş çekti.Kibri ve riyayı kattı yanına.Mağdurlar yan yana yine gelemedi.Yer ve gök, İnsan kanına tanıklık etti.Şeytan diye ateşte yakılan sakataFakir diye öldürülen çocuğaTopal diye sürülen kızaIrkı pis diye yakılan bedene...Mağdurlar yan yana gelemedi.Aşk yükseldi göğeHep mağdurların eli açık kaldı.Zulüm, halaylar çekti.Kalabalıktı zaten.Dili farklı, ırkı farklı, doğduğu yer ve zaman farklıydı amaHep yan yana gelebildi.Ve aşk hep göğe yükseldi.Mağduriyet baktı olmayacakKollarını saklamayı öğrendi.Kimselere göstermedi yüzünü.Sağır oldu, dilsiz oldu ve kör oldu.Saklandı.Çığlığını sakladı.Hüznünü ve acısını sakladı.Kanını ve yarasını.Tohum gibi.Hiçbir tohumda bunca acı birikmediğini söyler aşk.Hiçbir tohumda bu kadar sessizliğe tanık olmadığını.Yan yana omuz omuza durabilmek için,Filiz vermedenHep tohum kalan böyle bir inancaBöyle bir sabra şahit olmadığını söyler.Hayranlığını gizleyemez aşk.Yere yaklaşır.Daha da.Ve mağduriyetin yanında yer alır. Zulüm de göğe çekilmeye başlar.Mağdurları yan yana gördükçeBiraz daha.Bir hikâye ilk defa değişir sil baştan böylece!Belki de bu hikâye sil baştan yeniden yazılıyordur vesselam!
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  8. #8
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Süleyman AKKUŞ | Said Nursi ve Ana Dille Eğitim | Hür Bakış

    Ortak Kürt -Türk Tarihi incelendiğinde 1071 Malazgirt savaşından sonra ikinci en önemli tarihi kavşak, Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim dönemidir. 28 kürt beyi, İdris-i Bitlisinin örgütlemesiyle 1514’te Amasya’da Sultan Selim ile bir ittifak antlaşması yapar.Bu antlaşmanın en önemli maddesi hiç şüphesiz Kürdistan özerkliğinin Osmanlı devleti tarafından tanınmasıdır(1) Bu özerklik Kürtlere eskiden olduğu beraberinde iç işlerinde her türlü serbestiyeti ve özgürlüğü sağlamıştır. Nitekim Said Nursi de bir eserinde bu antlaşmaya vurgu yapar. Bu özerkliğin en önemli ayağı eğitim ile ilgilidir. Zira Kürtler arasında eğitim, diğer Müslüman toplumlarında olduğu gibi klasik medrese usulü ile yapılmaktaydı. En önemlisi medreselerde hocalar dersi Kürtçe veriyordu. Bu medreselerden yetişen talebeler Arapça Farsça ve Türkçeyi de öğrendiklerinden, istedikleri zaman devletin her kademesinde de görev alabilmekteydi. Ve bu anlamda ciddi bir problem çıkmıyordu. II. Mahmut’la birlikte başlayan merkeziyetçi anlayış ve bu paralelde yapılan yenilikler, beraberinde Kürt- Türk ilişkilerinde ciddi kırılmalar getirmiştir. Kürt isyanları silsilesi de bu dönemden sonra başlar. Çünkü “Amasya Antlaşması” artık ihlal ediliyordu.II. Abdülhamit dönemine gelindiğinde ise Merkeziyetçi politikalar gereği artık “Kürt Özerk Bölgesi”nde de Türkçe eğitim veren okullar açılmıştı. Bu durumu fark eden Kürdistanlı genç âlim Bediüzzaman Said Nursi, bu işte bir terslik olduğunu en yetkili mercilere anlatmak için başkent İstanbul’a gitmişti.Sultan II. Abdülhamid'e sunulmak üzere Yıldız Sarayında Mabeyne arz ettiği dilekçesinde şu ifadelere yer verir:“ Hükümetin himmetiyle Kürdistan’ın kasaba ve köylerine okulların açılması teşekküre şayan bir durum olsa da bu okullardan, sadece Türkçe bilen çocuklar yararlanıyor. Türkçe bilmeyen Kürt çocukları sadece medrese ilimlerini ilerlemenin kaynağı olarak gördüklerinden ve okullardaki öğretmenlerin yerel dili (Kürtçe) bilmediklerinden dolayı Kürt çocukları bu eğitimden mahrum kalıyorlar.”(2) Dilekçenin devamında “anadilde eğitim” yapılmadığı için Kürtlerin modern bilimlerden uzak kaldığını ve bu durumun ileride Kürtler için müthiş bir darbe olacağını ifade eden Nursi, çare olarak Kürdistan’nın belli merkezlerinde (Ertuş,Beytüşşebab, Motkan,Belkan, Sason, Sipkan, Heyderan, Van v.s) gibi yerlerde Arapça Kürtçe Türkçe eğitim verecek bir üniversitenin açılmasını talep eder.Said Nursi bununla da kalmaz herkes görsün ve duysun diye bu dilekçesini “Kürtler Neye Muhtaç ?” başlığıyla dönemin “Kürd Teâvün Ve Terakkî Gazetesi”nde de yayınlar.(3 Teşrin-i Sani, 1324, Sayı 2, Sahife, 13) (3). Bu dilekçe ile anlıyoruz ki, Resmi anlamda “Kürtçe anadilde eğitim”i talep eden ilk kişi Bediüzzaman Said-i Kürdî’dir. Fakat çok gariptir ki onun bu isteğinin cevabı, dönemin makamları tarafından tımarhaneye atılmak olmuş.Evet, davası için hapse giren çok olmuş. Ama her halde tarihte bir dilekçe için Tımarhaneye atılan ilk kişi yine Said Nursi olsa gerektir. Bir eserinde bu gerçeği şu cümlelerle dile getirir: “Cesaret, sadakat, diyanetin ünvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum... Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim." (Asarı Bediiye Nutuklar s:462) “Ben Kürdistan’da Kürtlerin hal-i perişanını görüyor idim. Anladım ki saadetimiz modern medeniyetin bilimleri ile olacaktır… Kürdistan’da bilimin yayılması için çalışıyorum.”Diyen Nursi, ömrünün sonuna kadar bu talebinden vazgeçmediğini daha sonra yazdığı eserlerinde de ısrarla dile getirmiştir. Sultan Abdülhamit arada bir Üstadın yanına adam göndererek bu projeden vazgeçmesi ve susması karşılığında maaş, ihsan-ı şahane, rütbe gibi şeyleri teklif ettiyse de Üstad “ padişahın maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim. Özgürlüğümü terk etmedim. Ona boyun eğmedim.” (4) Diyerek tarihi bir duruş sergilemiştir. "Münazarat” adlı eserinde bu talebini şu cümlelerle ifade eder:“ Ekrad (Kürtler) ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki mânâsındaki hissemizi isteriz. Üzerinizde hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz. Câmiü’l-Ezher'in kızkardeşi olan, Medresetü'z-Zehrâ namıyla dârülfünunu mutazammın pek âli bir medresenin Bitlis'te ve iki refikasıyla Bitlis'in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır'da tesisini isteriz”(5) Bediüzzaman Kürdistan’da açılacak bu okullarda eğitim dilinin Kürtçe olacağını şu cümlede açıkça söylüyor. “Zülcenaheyn ve Kürtlerin ve Türklerin mutemedi olan Ekrad (Kürt) ulemasının veya istinâs etmek için lisan-ı mahallîye âşina olanları müderris olarak intihap etmektir. (6) (yani bu okullarda ders verecek hocaları yerel dil olan Kürtçeyi bilenlerden seçilecektir.) Bediüzzaman ‘a göre Yine “medrese” adı altında açılacak bu okullar sayesinde din ve fen ilimleri birlikte okutulacak, Arapça ve Türkçe de zorunlu okutulacak, eğitim müfredatı Kürtlerin karakterine uygun bir biçimde hazırlanacak, branşlaşma dikkate alınacak, uzmanlaşmaya önem verilecek, diğer üniversitelerle denk tutulacak ve böylece bu okulların mezunlarına gelecek garantisi sağlanacak. Bu yolla Kürdistan’da gelenekselleşmiş bireysel eğitim kitleselleştirilecek.(7) Peki, Said Nursi anadilde eğitime neden bu kadar önem veriyordu?Bunun cevabını da Divan- Harb- i Örfi adlı eserinin hatimesinde mealen şu ifadelerle özetliyor: 1-Anadil milli duyguların parıltılarının yansıma yeridir. 2-Anadil Edebiyat meyveleri olan edebi eserlerin ağacıdır. 3- Anadil eğitim ve öğretime hayat veren suyun arklarıdır 4- Anadil kıymet ve mükemmelleşmemizin en doğru ölçüsüdür 5- Anadil doğrudan doğruya herkesin vicdanına karşı pencere açmakla ışın demeti gibi etkili bir araçtır. 6- Kürt dili Cennetteki tuba ağacı gibi gelişmeye müsait bir dildir. 7-Anadille yapılan eğitimde zihin çatallaşmaz. 8- Anadil insanda kaderin mührüdür. 9-Anadil tabii olduğu için sözcükler davet olunmadan zihne gelir. 10-Anadil ile yapılan eğitim taş üstüne işlenen nakış gibi kalıcı olur. 11-Milli dil ile öğretilen her şey cana yakın ve alışık olur. (anadilin öğrenme ve öğretmede kolaylaştırma etkisine dikkat çekiyor) Kürtçenin böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet dili olan edebiyattan uzak kalmasının Kürtler açısından son derece büyük bir eksiklik gayretsizlik olduğunu dile getiren Nursi, “diliniz lisan-ı teessüfle sizi milli gayrete şikâyet ediyor.”diyerek milli duyguları heyecana getiriyor. Üstad bu hakikatleri izah ettikten sonra kendi döneminde Kürt Dili ve Grameri üzerine önemli çalışmalara imza atan hemşerisi Halil Hayali Bey’i Kürtlere örnek gösterir. Ve ondan büyük bir övgü ile bahseder. Üniversite eğitimi için İstanbul’a gelen bu hamiyetli zat, Ziya Gökalp ile birlikte ilk Kürtçe Alfabe ve Gramer çalışmalarını yürütür. Bu alanda büyük bir boşluğu doldurup ileride yapılacak çalışmaların da temellerini atmış olur. Halil Hayali hakkında “ İşte milli gayretin bir örneğini size takdim ediyorum… Hakikaten Kürdistan madeninden böyle bir hamiyet cevherine rast gelindiğinden, bizim geleceğimizi onun gibi ümidinden birçok cevherler ışıklandıracaktır.” Diyen Üstad bu konu ile ilgili sözlerini şu tarihi ve son derece önemli tavsiye ile tamamlıyor: “ işte bu zat, uyulmaya ve peşinden gidilmeye layık bir gayret ve çalışkanlık örneğini göstermiş ve mükemmelleşmeye muhtaç olan milli dilimize(Kürtçe) dair bir temel atmış. Onun yolundan gitmeyi ve temeli üzerine bina etmeyi ehli hamiyete tavsiye ediyorum.” (8) Her fırsatta Said Nursi’yi referans gösterenlerin samimiyeti, onun bu konudaki görüşlerini uygulayıp uygulamadıklarıyla açığa çıkacaktır. Çünkü şimdiye kadar gelenler samimiyet testinden geçemedi. Bu konuda sınıfta kaldı.Şimdi iyi anlaşılıyor ki onlar fıkradaki meşhur Bektaşi gibi Said Nurs’nin işlerine gelen taraflarını almışlar. Ama artık mızrak çuvala sığmıyor. Kaynakça: (1)Ahmet Özer, beş büyük tarihi kavşakta Kürtler ve Türkler, s.119 (2) Abdulkadir Badıllı, mufassal tarihçe-i hayat, s.148 (3) İçtimai Dersler, Zehra yayınları, s.507 (4) İçtimai Dersler, Zehra yayınları s.167 (5) İçtimai Dersler, Zehra yayınları s.148 (6) İçtimai Dersler, Zehra yayınları s.142 (7)süleyman Akkuş, Bediüzzamanın Kürtçe Sevdası, Mezopotamya.gen.tr (8) İçtimai Dersler, Zehra yayınları s.188-191
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

  9. #9
    Gayyur Zerre65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2013
    Bulunduğu yer
    Sevdiğim yer...:)
    Mesajlar
    149

    Standart Zübeyir ŞİVAN | Bediüzzaman ve Ermeniler | Hür Bakış

    Dedemin annesi, Ermenilerle Kürtlerin birlikte yaşadığı bir köyde dünyaya gelmiş. Problemsiz bir şekilde uzun süredir bir arada yaşayan Müslüman Kürtler ve Hıristiyan Ermenilerin huzuru ebedi bir şekilde yerle bir olacak gün gelmiş, bir sel gibi alıp götürmüş yüzyılların dostluklarını, komşuluğunu ve Adem zamından beri arkadaş olan iki toplumun birlikteliğini. Osmanlı askeri gelmiş köylerine. Muhtarın evinde küçük bir toplantı yapmışlar. Ermenilerle ilgili fermanı getirmiş asker. Köyde el bağlamaya yarayacak ne varsa toplanmış. “Bizim Ermeni komşularımızla sorunumuz yok” diyenler fetva ve korku ile susturulmuş. Vicdanların, Ermenilerle birlikte ölüme yattığı o günde, Ermenilerin çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlıları toplanıp elleri arkadan bağalnmış ve ölüme götürülmüşler. İğrenç detaylara girmeyeceğim... Nasıl öldürüldükleri, ölmeyenlerinin başına ne getirildiği duymak istemeyeceğemiz tarzda bir trajedi... Bitmek bilmeyen bir lanetin Kürdistan coğrafyasına çöktüğü o günlerden geriye kalan acılar önünde saygıyla eğilip, onların mal ve mülkü olup da bizim boğazımıza kadar ulaşan her şey için Ermeniler’den ve Allah’tan af dilemekten başka bir şey düşünemiyorum. Habil ve Kabil’den beri, tarih bu tarz trajedilerle doludur. Elbette elimden gelse, bu dünyada da adaletin tecelli etmesi için çalışmak isterim, ancak, gücümün yetmediği yerde, zulümlere şerik olmamak için de kalben ve aklen mazlumun yanında olmayı ve acılarını anlamasam bile, saygı duyduğumu belirtmekle vicdani vazifemi yapmaya çalışırım. Belki Ermeni örgütlerinin de bazı yerlerde çok vahşi infazları oldu. Fakat, koca bir coğrafyada, bir devlet ve ordu eli ile, ferman yayınlayarak kökleri kazınmak için harekete geçilmiş, sistemli bir şekilde sırf Ermeni olduğu için yeryüzünden silinmesine çalışılmış yüzbinlerce insanın acısını karşılıklı bir hesaplaşmada iki tarafın kaçınılmaz kaybı gibi görmek vicdansız insanların cehennemine ortak olmaya götürür. Bediüzzaman, birinci dünya savaşında kendi bölgesında esir alınan Ermeni çoluk çocuğunun öldürülmesine karşı çıktığını biliyoruz. Hatta Bediüzzaman’ın bu davranışı Ermeni örgütlerinin de bu yönde karar almasına sebep olmuş. Bediüzzaman’ın kendi ifadelerinden anladığımız kadarıyla “madem müslümanlar bizim çoluk çocuğumuzu öldürmüyor, biz de onların çoluk çocuğunu öldürmeyeceğiz” diye gayriresmi bir anlaşma yapılmış. Yine Bediüzzaman’ın Ermeni katliamından birkaç yıl önce, Kürtlere konu ile ilgili nasihatlerde bulunmuş olması, Ermenilerle dost olmaya, Kürtleri, hükümetin işlerine alet olmamaya çağırması gösteriyor ki büyük bir felaketin yaklaştığını hem duymuş hem de hissetmiş. Bediüzzaman, Ermenilere kılıç çekenlerin yetimlerinin o kılıcın aksi ile darbe alacağını söylemesi de Kürt ve Türkün bu büyük günahının bedeli yüzyıldır birbirleri ile boğuşup durmasına işaret olabilir. Ermenilerin müslümanlara karşı ortaya çıkan düşmanlıklarının sebebinin de, müslümanların Ermenilerin hukukunu muhafaza etmemesine bağalayan Bediüzzaman’dan dinleyelim. Ermenilerle ilgili soruya 1910 olsa gerek, Münazarat adlı eserinde verdiği cevab: “Hem de, onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüyâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler; siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlûp ettiği silah ile, yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî ile, temâyul-u adâlet ile mağlûp edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyât tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti huşyâr ediyorlar. İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzimdir. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret efendi ve hafîdi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.” Maalesef bunların hiçbiri olmadı ve ebedi düşmanlğın ve zulmün önu alınamadı. Bizim yapabileceğimiz, zulme dilimizle ve kalbimizle karşı gelmek ve eğer bu dünyada da bir adalet gelecekse hak için şahitlik yapmaktır. Allah zulme ve zalime meyledenlerden etmesin.
    .....aramadın ki bulasın.....Dünya xane hinek çune hinek mane yén mane mévane.[ Şeyh Ahmedé Xani..] Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Başka Sevdalar Başka Rüyalar…
    By BiRDüNYaUMuT in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 29.08.14, 11:44
  2. Nâmahreme bakmak
    By *SAHRA* in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08.07.12, 17:59
  3. Bir Başka Bakışla Miraca Bakmak
    By ademyakup in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 11.07.11, 07:17
  4. Sana Bakmak
    By mtnhydr in forum Şiirler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 23.12.08, 23:45
  5. Duvardaki Resim Başka Sen Başka. Sahte miyiz Yoksa?
    By mirkat in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 31.07.08, 23:28

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0