+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11
Like Tree1Beğeni

Konu: Hizmete Adanan Bir Ömür : Mehmet ÖZYURT

  1. #1
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart Hizmete Adanan Bir Ömür : Mehmet ÖZYURT

    MEHMED ÖZYURT(1945-1988)




    Geleceği kuracak ve yükseltecek fikir işçileri, kendi ruhunda varlığa ermiş talihlilerdir. Maddesini ledünniyâtına teslim etmiş bu hakikat erleri, alabildiğine silik ve alabildiğine sönük görünümlüdürler. Bu itibarla da onları, dünyevî debdebe içinde bekleyenler hep yanılmış ve hep inkisâr-ı hayâle uğramışlardır. Dış görünüşleri itibariyle oldukça mukassîdirler. Ama sînelerinde bin bir buhurdan çeşit çeşit koku neşretmektedir. Onların nilüfer tenlerini, yasemin kokularını, onlarla hemhâl olmayanlara anlatmak oldukça zordur. “Girmeyen duymaz, tatmayan bilmez. Kafdağı’ndan daha ağır bir yüktür, nâdanlara hâl arz etmek...” Nâm u nişân nedir bilmez, makama, mansıba eyvallah etmezler. İçlerinde tutuşturdukları sonsuzluk ateşi, onları her şeyden müstağni kılmıştır. Bir mum gibi eriyen benliklerinde, cihânlar aydınlığa kavuşur ama, onların göz hadekaları şuânın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez. “Yol yapma bize, rahat yürüme başkalarına; sa’y u gayret bize, ganimet başkalarına...Bilmem ki, bir bilmece olan mâhiyetlerini, böyle birkaç hecede ifâde etmek kâbil olur mu...?(Çağ ve Nesil-s:21 MFG)


    İşte böyle bir kahramanı ibret nazarlarınıza arz etmek istedik bu sefer; Mehmed Özyurt …1988’de binler Mehmedler vermek üzere toprağa giren bu şehadet tohumu kıymetli zatı elimizdeki çok az imkanla ancak bu kadar anlatabildik. Ruhaniyetinden özür diler, onun gibi “Hizmet insanı” olma duamızı Hazret-i Kadiyyül Hacatın dergahına arz ederiz….
    YıldızMisal bunu beğendi.

  2. #2
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    DOĞDUĞU VE YETİŞTİRDİĞİ ÇEVRE
    Mehmed Özyurt 1945 senesinde Antakya’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.. Faziletli bir çevrede yetişir.. Evleri tek odalı bir köy evidir.. Anne babası dağdan şehre kömür taşır satarak geçimlerini sağlamaya çalışan yoksul ama mutlu insanlardır.. Rahmetli pederi tarafından hafızlığa verilen Küçük Mehmet 7 yaşında hıfzını tamamlar. Daha sonra babası dini eğitimini alması için onu köylerinden hayli uzakta bulunan başka bir köydeki Hasan Okuyucu Hocaefendiye teslim eder. O sıralar 10 yaşlarındadır.
    İLME OLAN İŞTİYAKI
    Fıtraten ilme çok müştak bir yapıdadır. Kısa zamanda çok önemli mesafeler kat etmiş, ilim tahsili yolunda çok sıkıntılar çekmiştir. Annesinin anlattığına göre eve geldiğinde dahi kitap okumadan geri kalmaz. Yere serdiği pöstekisinin üzerinde, mum ışığı altında sabahlara kadar ders çalışır, çok az yer ve çokça ibadet eder. İlmi ve takvasından dolayı her iki köyde de “Şeyh Muhammed” diye tanınır ve küçük yaşta büyük saygı görür. Medrese tahsili sırasında maddi sıkıntılardan kurtulamaz. Mesela 10 sene boyunca bir tek ceketi ve bir tek şalvarı olmuştur. Üç- beş ayda bir geldiği köyüne de ancak dağlardan, bayırlardan yayan olarak ulaşır. Hatta bir kış günü evine gelirken her taraf kar buz tutmuş. Ayaklarına bez bağlayarak yaklaşık 40-50 km yol yürüyerek, ancak köyüne ulaşmıştır. Hanımı onun ilme iştiyakını şu sözlerle özetliyor: “İman diyordu, ilim diyordu, başka bir şey demiyordu. Adeta kendisini bu dünyadan soyutlamış, ilme adamıştı.”
    Muhtereme hanımının anlattığı şu hatıra da onun kitap sevgisine, ilme iştiyakına güzel bir misaldir: “En değerli varlığı kitaplarıydı. Hep Arapça kitap alırdı. Bir defasında bir kitaba ihtiyacı olmuş. Fakat o kitap çok pahalıymış. Ne yaparım, ne ederim de o kitabı alırım diye çok düşünmüş. Hatta alamıyor diye çok ağlamış. Son çare amcasına başvurmuş. (Amcası benim babam olur.) Ben o zaman çok küçüktüm, ama o anı hiç unutamam. Boynunu büktü, çok mahzun, ağlayarak; “Amca dedi, bir kitap almam lazım. Derslerim yarım kalıyor, bana biraz yardım edebilir misin?” dedi. Kimseden bir şey istemezdi. Hayatı boyunca da bir defa bu kitabı almak için amcasından bir istekte bulunmuştu. Ve bunu kendi ifadesiyle hayatı boyunca unutamayacaktı. Ne acı ki o zaman amcasında da bir şey yoktu. Ancak bol miktarda zeytinyağı vardı. “Sana zeytinyağı vereyim de götür, sat, parasıyla kitabını al” dedi. Zeytinyağı o zaman iyi para ediyordu. Gitti bir, teneke buldu. İçini zeytinyağı doldurdu. Onu omuzuna aldı, şehre götürüp sattı. Kitabı alınca günlerce bayram yapmış...”
    İZDİVACI
    Askerlikten geldikten sonra Ailesi kendisinin medrese tahsiline devam edebilmek için şiddetle karşı çıkmasına karşın Mehmed hocayı amcasının kızıyla nişanlarlar. Eşi bu durumu şöyle anlatır: “Benimle nişanladıklarında evde hıçkıra hıçkıra ağlamış. Götürüp bu kitapları artık dereye atacağım, bundan sonra okuyamam. Benim hayatımı mahvettiniz” demiş... İskenderun’da 35-40 metrekarelik 2 odalı bir ev tutar. Evde Anne babası ile beraber kalmaktadır. Yerleri kapatacak bir örtüleri yoktur, ona rağmen evlerinden misafir eksik olmaz.
    Mehmed bey tüm maddi sıkıntılarına rağmen evini bir cennet bahçesine çevirmiştir: “O evde olduğu zamanlar evde bayram havası eserdi. Misafir hiç eksik olmazdı. Ev işlerinde bana yardım ederdi. Hiçbir gün beni rencide edici bir söz söylemedi. Hiçbir zaman ismimizle birbirimize hitap etmedik. Herhangi bir konuda birbirimizi üzdüğümüzü hiç hatırlamam. Biz üzülürdük, ama şikayet etmezdik. Üzüntümüz onu evde çok az görmemizden, onunla az görüşmemizden kaynaklanıyordu” diyor hanımı...

    İMAN HİZMETİYLE TANIŞMASI
    Mehmed Hoca İskenderun’da Bediüzzaman hazretlerinin nurefşan iklimine yelken açar. Artık İskenderun’da nur derslerine devam eder. Dersleri genelde kendisi yapmaktadır. Gecelerini, ihya etmesi de bu senelerde başlar. Zaten günde 4 saatten fazla uyku uyumamaktadır ve daha sonraki hizmet senelerinde bu kadarına da fırsat bulamaz. Bu yıllarda (1969-70) Fethullah Gülen Hocaefendiyi tanıma imkanı bulur. Bilindiği gibi Hocaefendi askerliğinin bir kısmını 1962’li yıllarda bu şehirde tamamlamış ve askerliği sırasında özel izinle vaaz vermiştir. Hocaefendinin vaazlarıyla ilk tanınması da İskenderun’da olmuştur. Mehmed Özyurt hoca İskenderun’dayken hocaefendiyi duyar. Ancak asıl görüşmesi ve o ışığa pervane olması Yüksek İslam enstitüsü imtihanlarına girmesi sırasında İzmir’e gelmesi ile başlar.
    Hanımı şöyle anlatıyor o günleri: “İlk olarak İslam Enstitüsü imtihanlarına gittiğinde kendisini görmüş, tanımış ve 8-10 kasetini alıp getirmişti. O zaman birden bire çok değişmişti. Ben bile tanıyamaz olmuştum onu. Hatta çok defalar “sana ne oldu böyle” demiştim. Bana çok garip geliyordu 20-25 yaşlarında bir adamın çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlaması. Her gün eve birilerini topluyor, o kasetlerini dinletiyordu. Ama birdenbire o kadar değişmişti ki bu değişikliğe ben dahil hiç kimse bir mana veremiyorduk. Anlayamıyorduk, yemesi, içmesi, oturup kalkması, hatta yolda yürüyüşü bile değişmişti. Yakınımızdaki bazı insanlar; “Bu hoca böyle giderse aklını kaybedecek ne oluyor ki buna böyle? Biz de Müslümanız, biz de Allah’a inanıyoruz. Bu kadar fazla ileri gitmenin ne alemi var” diyorlardı. Demek ki o ışığı o zamandan görmüştü. Yemiyor, içmiyor, yatmıyor, uyumuyor, o ışığa koşuyordu.”
    Artık Hocaefendiye olan iştiyak bütün benliğini sarmıştır. Mehmet Hoca'nın o günden sonra duası olur; muzdarip insanla, çile insanıyla, kader birliği yapmak, yolunun onun yoluyla kesişmesi...
    İZMİR HAYATI
    Kısa bir süre sonra bu duaları kabul olur. Yüksek İslam enstitüsü sınavlarına girerek İzmir’i birincilikle kazanır. Ve kendisine çok sevgi ve saygısı olan İskenderun müftüsünün vesilesi ile imamlık görevinin de İzmir’e çıkması ile ailecek İzmir’e taşınır.(1975) Önce Gültepe camiine on ay sonra ise Bornova merkez camiine imam olarak gelir. Hocaefendi de aynı camide vaiz olarak görev yapmaktadır. İzmir’e gelmesi ile aktif hizmetin içinde bulur kendisini.
    Mehmed Gündem bey şöyle diyor bu konuda; “Mehmet Hoca, caminin yakınında bir ev tuttu. Tam bir buçuk yıl her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verdi. Hayatı boyunca hep sıkıntı çeken Mehmet Hoca o sıralarda bir de kitapçılık işine girmişti. Belki de hayatında ilk defa ailesi bir parça olsun maddeten rahatlamıştı. Evine ilk divanı o zaman kazandığı parayla almıştı. Hoca, kazandığını yine hizmete dönüştürüyordu. Züht ve takvasından hiç taviz vermedi. Tevazu her halinde seziliyordu... Eşinin de, çocuklarının da, kendisinin de aç kaldığı günlerin ve gecelerin sayısı hiç de az değildi. Ama kimseye hissettirmedi bu durumu Mehmet Hoca.”
    Hanımı da onun kendisini bir ideale adamasını şöyle anlatıyor: “Evliliğimiz boyunca bir gününü eve ayırdığı hiç olmamıştır. İskenderun’da otururken de, İzmir’de otururken de sabah namazında evden çıkar, gece çok geç vakitlerde eve gelirdi. Çok güçlü, çok kuvvetli bir insandı ki, her şeye rağmen evin ihtiyaçlarını da hiç aksatmazdı. Özellikle İzmir’de oturduğumuz zamanlar bir cami imamıydı ama o kadar yoğundu ki, sanki 8-10 tane işyeri varmış gibi oradan oraya koşturuyor, oradan oraya gidiyor, evde olduğu zamanlarda mutlaka ev misafir dolu olurdu.”

    . Hocaefendi de onun bu yönüne bir sohbetinde şöyle değinir: “Mehmed Özyurt; elli tane adamla, yüz tane adamla yerini kapatamazsınız, tepeden tırnağa iman bir insan.” Yakın arkadaşlarından Ahmed Özer bey ise şöyle anlatıyor onu: “İnsanın idrak edemeyeceği kadar cömertti. Mehmet Hoca hayatı konusunda da o kadar cömertti. İnsana hizmetin, dine hizmetin uçlarında yaşadı, hep sınırları zorladı. İrfan sahibi, faziletli ve yüksek meziyetli bir insandı. Zati bir manası da vardı. Acıya tahammülü vardı. Kendinden çok az bahsetti.”

  3. #3
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    DİYARBAKIR DÖNEMİ
    Yıllar sonra Diyarbakır'a gelir ailesiyle. Kenar mahallelerin birinde bir ev tutar. Sokak sokak dolaşır. Neredeyse selam vermediği adam kalmaz oralarda. Talebeler için ev aradığında bulamaz. Izdırapla kıvranmaktadır.. Karar verir, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşır. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirir.. İlk ev böyle vücuda gelir. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü.... Ne hikmetse maddeten fakir bu adamın eşyaları bölünür, bölünür ama bitmez... Şimdilerde bile Diyarbakır, Urfa, Gaziantep illerinde bu zat, bir efsane gibi yaşar gider.

    Hanımı anlatıyor: “Bir defasında 15-20 gün olmuştu. Olağan seyahatlerinin birindeydi. Bir akşam üzeri eve dönmüştü.Yoldan geldiği için yorgun ve halsizdi. Artık bu gece bizimle kalsan, özledik seni dedim. Hatta “gelen olursa yok, daha dönmedi deriz” dedim. Bir defa olsun kendi kendimize bir yemek yiyelim,hep beraber aynı odada oturup bir çay içelim istedim. Gülümseyerek peki dedi. Sanki bunun olmayacağını biliyor gibiydi Ben mutfakta hazırladığım yemekleri tepsiye koymaya başlamıştım ki, zil çaldı.Ben kim o dedim.. Evet yine onu soruyorlardı.. Yok diyemedim. Evde dedim. O onları içeriye aldı. Yemeğe kalmayacaklardı. Ama o onları yemek yemeden bırakmadı. Yine onlarla beraber içerde yemek yedi. Onlarla beraber çay içti. Gecenin ilerleyen saatlarına kadar onlarla beraber oturdu.”
    Mehmet Hoca fakr-u zaruret içinde yaşar. Oğlu Ahmet Özyurt oldukça anlamlı ve kalıcı bir vakayı şöyle anlatıyor: “Diyarbakır'da kalıyorduk. Halimiz vaktimiz iyi değildi. Aç kaldığımız zamanlar oluyordu. Akşam vakti babamın bir arkadaşı kapıyı çaldı. Eli meyvelerle doluydu. Babam arkadaşını gördüğüne çok sevindi. Gözü elindeki meyvelere ilişince "Yahu sen ne yaptın? Bu eve on aydır meyve girmedi, unutmuştuk. Sen şimdi bize yeniden hatırlattın..." dedi. Yine bir mahdumunun anlattığına göre bu sahabe misal evde şu ciğer yakıcı hadise cereyan eder: “Bir keresinde de uzun bir yolculuktan dönmüştü.O günde tatil günüydü, okula gitmemiştik. Bütün kardeşlerim evdeydik, sabahleyin valideler filan kahvaltı hazırladılar. Ekmek yok evde. Ben öğrenciyim, kardeşlerim öğrenci. Herkes okuyor. Yaklaşık yarım saat -45 dakika boyunca evde herkes bir ekmek parası tamamlamaya çalışmıştı fakat tamamlanamamıştı. Hiç kimse de yok ekmek parası. Sonra Sakıp amcaya göndermişti beni. O zaman Sakıp amcadan kendime harçlık alıyor gibi 5bin lira mı, yoksa 2.500 lira mı alıp, ekmek alıp gelmiştim.” Onun bu haline daha sonra tanık olan Hocalar hocası devreye girer... 'Hocam” der, “sana şöyle bir katkımız olsun, evde çoluk çocuk var'... Merhamet, şefkat ve hilm sahibi bu adam o sıralarda evine geldiğinde odasına kapanır, sabahlara kadar ağlar, hırçın ve celalli bir hal alır. Bu hal bir hafta kadar sürer. Eşi dayanamaz ve sorar 'Nedir seni bu kadar üzen?' Hoca yutkunur; 'Ben bu hizmete maaş almak için mi girdim ki, bana bunu öneriyorlar? O parayı sana, çocuklarıma nasıl yediririm!' der...
    YUSUF ÇİLESİ
    Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden bahsedilemez…Her ideâl dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzunda bayraklaştı ve yükseldi. Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı yerle bir oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmâl etmiş, şehevî hislerinin esîri gayyâ yolcusu ızdırapsızların elinde…(Çağ ve Nesil)
    Hizmet yolu uzun bir yoldur. Bu yolda insanlar bin bir şekliyle imtihana maruz kalırlar. Ta Ham ruhlar, hasbi gönüller belli olsun diyedir bu. Evet “Dava adamı hayatının her safhasında imtihan görecek.Bazen zindanlarda, bazen saraylarda imtihan olacak… Şehvetin en kamçılayıcı yerinde imtihandan geçecek; ve orada iffet ve ismetini isbat edecek. Taki emin bir insan olduğu anlaşılacak ve bir milletin mukadderatı ona emanet edilecek.”
    )

    Özyurt hocanın yolu Medrese-yi Yusufiyeye de uğrar. 9 Şubat 1983 günü Hadis okumak için toplandıkları ev basılır ve sanki cürm-ü meşhud zanlıları gibi derdest edilerek zindana götürülürler. Örfi idarenin hakim olduğu bir zamanda özellikle Diyarbakır’daki gibi bir hapishanede bulunmanın ne demek olduğunu bilmem ki anlatmaya gerek var mı?Yalnızca oğlunun bir sözüyle yetineyim; Babamın sırtındaki deriler komple oradan çıktıktan sonra iki sene boyunca durmadan döküldü. Hep döküldü. Ayağının altındaki deriler ise vefatına kadar hala dökülüyordu. İçeriden çıktığında da yaklaşık iki ay kadar namazlarda rükuya ve secdeye giderken çok zorlanıyordu. Özellikle secdeden kalkıyor, oturuyor,oturduktan kıyama kalktığında –hiçbir yerden destek almadan kalkardı o-iki eliyle destek alıyordu.O iki ay devam etti. “
    GÜNLER GURUBA KAYARKEN
    Evet bu ızdırap insanı bulunduğu muhitte gittiği yerleri yeşerte dursun bir yandan da kader kanaviçesinin kendisi için ördüğü şehadet gömleğini giymeye doğru yaklaşıyordu. Sanki bunu da hissetmişti veya belki de görmüştü. Yine muhtereme zevceleri naklediyorlar: “Vefatına 20-25 gün kala onda bazı değişiklikler olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla düşünceliydi. Gözleri daha fazla yaşarıyordu. Gözleri bir noktaya bakıyor, bir şeyler düşünüyor ve hep ağlıyor, çoğu zaman sesli olarak hep dua ediyordu. Vefatından 15 gün kadar önceydi. “Bana bir şeyler oldu, öyle çok şeyler oldu ki, sana anlatsam tahammül edemezsin” dedi. Ben ısrar ettim; “Efendi, ben de bir şeyler seziyorum, sen çok değiştin. Ne oldu sana, ne olur anlat” dedim. Daha sonra bir ara fırsat olursa anlatırım dedi ve yine baktım gözlerinden yaşlar süzülüyordu. …Vefatından bir hafta kadar önceydi. Gaziantep’ten dönüyorduk. Orada bir çok yere uğradı. Biz arabada oturduk. Her girdiği yerden çıkarken insanlar onu topluca uğurluyorlardı. O da herkesle musafaha ediyor, kucaklaşıyordu. Hareketleri dikkatimi çekmişti. Sanki üstünde bir yük var, tonlarca ağırlaşmış gibiydi. Urfa’ya, oradan da Diyarbakır’a geliyorduk. Urfa’da yeni açılacak bir müessese vardı. Bir an evvel açılması için uğraşıyordu. O açılışın gecikmesi onu rahatsız ediyordu. Yolda arabada teybe Hocaefendinin bir vaaz kasetini koydu. Onu dinliyorduk. Vaazda bir yerde Hocaefendi şöyle dedi: “Vücudunuz parça parça olsa, kanlarınız şakır şakır aksa iman etmedikçe şehit olamazsınız” ..vb manada ifadeler arz etmişti. O zaman Mehmed hoca ciğerleri parçalanırcasına bir ooof çekerek direksiyonun göğsüne öyle bir yumruk vurdu ki, biz korkmuştuk. Ben “ne oluyor, ne oldu” dedim, çok ısrar etim, hiçbir şey demedi. Baktım kendini zorluyordu. Zor tutuyordu. Bir yerde artık kendini tutamadı, ne olacak bizim halimiz diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı… …Evimize ulaştık. O daha doğru düzgün istirahat edemeden bu defa Van istikametine yola çıktı. Evde yarım gün bile kalmamıştı. Onda da bizden çok Diyarbakırlı arkadaşlarıyla beraber oldu. Döndüğünde çok yorgun, bitkin ve halsizdi. Adeta kıpırdayacak mecali kalmamıştı. Bana otur şu divanın köşesine dedi, ben oturdum. O da başını dizlerime koydu. Ve uzandı. Ben ona: “kamyon şoförlerini geçtin dedim. Ne gecen var, ne gündüzün.ne cumartesin var, ne pazarın var. Hiçbir gün biz seninle beraber olamayacak mıyız? Dedim. Gözleri ıslak ıslaktı. Hareketsiz bir şekilde yüzüme bakıp duruyordu. Dua et dedi. Allah ahirette nasip etsin bunu bize dedi. Baktım gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. “Ne oldu sana böyle, bu 15-20 gündür çok değiştin.” Çok şeyler biliyor da, bir şey söylemek istemiyormuş edasıyla başını sallayarak “ben de bilmiyorum ben de bilmiyorum “ diye mırıldandı… …Bir süre evin içinde döndü, dolaştı öyle. Hemen Urfa’ya gitmem lazım diyordu. Ama o derece yorgun, bitkindi ki, gözlerinin altı mosmor, gözlerinin içi kan kırmızı olmuştu. Uzun yoldan gelmişti, ama daha hiç dinlenmemişti . Urfa’ya gitmem lazım diyordu bunu birkaç defa tekrar etti. Dakikalar sonra Urfa- Antep istikametine yola çıkmak üzere elbiselerini değiştirdi. O kadar ağır hareket ediyordu ki sanki üzerinde tonlarca yük varmış gibi. Hatta çorabını da değiştirdi. Yenisini giyecek hali yoktu. Ben kendi ellerimle giydirdim. Kapıdan çıkarken ufak çocuğunu çağırdı. Onu öptü, dua etti. Kapının önünde ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. Ne oldu dedim, bir şey yok dedi. Bir basamak indi, yine durdu. Döndü, bana baktı. Yine “ne oldu , bir şey mi unuttun” dedim. Hayır dedi. Niye gitmiyorsun dedim. Bilmiyorum dedi. Gözleri ıslak ıslaktı. Sana ne oluyor böyle dedim. Bilmiyorum dedi. Bir basamak daha inerken ben kapıyı kapattım, ama içimde çok büyük bir sıkıntı vardı. Sanki boğazıma yumruk yumruk tıkanmıştı bir şeyler. Geri açtım kapıyı, baktım gitmemiş. Orada duruyor. Niye gitmiyorsun? Bir şey mi var dedim. Yok dedi. Tekrar yüzüme dikkatlice baktı. Hadi Allah’a ısmarladık dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Balkonumuz müsaitti. Birazcık bekledim, belki aşağıda durmuştur, çıkar gider diye. Yoktu, kaybolmuştu. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. Gidiş o gidiş…Gitti…gitti…Üçüncü basamaktaki görüşüm onu son görüşümmüş meğer.”

  4. #4
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    ÇINAR AYAKTA ÖLÜR(18 Eylül 1988)
    Urfa'da Bir hizmet yuvasının açılışı için bulunmaktadır Mehmed hoca. Yine kendisi gibi hizmet erleri ile birlikte oradan Gaziantep’e doğru yola çıkarlar.. Birkaç taksi ile gidilmektedir. Urfa sınırlarından daha ayrılmadan bu arabalardan birisi yolunu maveraya doğru çevirir.
    O gün aynı konvoyda olan Necati Genceli bey elim kazayı şöyle anlatmakta: “Bir tepeye doğru tırmanıyorduk. Karşıdan tankerler çıktı. Birisi hatalı bir sollama ile önündekini geçmeye çalışırken Ford az bir tehlike ile yanlarından geçti. Fakat Reno ne yapacağını şaşırdı. Tankerle bir anda burun buruna geldiler, önce bir yukarı kalkar gibi oldular.Sonra tanker ezdi, geçti şarampole kaydı. Reno da ezilmiş hali ile ters yöne yani Urfa’ya döndü. Arabayı durdurup koşmaya başladık. Bir baktık, dirsekten kopmuş iki sağ kol. İkisinin de şehadet parmakları, şehadet getirme halinde, dikilmişlerdi. Birinin yüzüğünden Mehmet hocaya ait olduğunu, öbürünün de nişanından Bayram beye ait olduğunu tanıdım. Dördü de vefat etmişti. Fakat birden yangın başladı. Söndüremedik, ancak itfaiye söndürebildi. Sonra kalan parçaları toplayıp, dört ayrı battaniyeye sararak kaldırdık. Cesetler ayrılınca geriye küller, taşlara yapışan etlerin lifleri, kanlar, kanlı kağıtlar vs bulaşıklar kalmıştı. Bir anda, ezilmiş taksi merkez olmak üzere çevresinde bir hortum belirdi ve geriye neler kalmışsa hepsini göğe çekip aldı, gözden kaybolup gitti. Hiçbir kalıntı bırakmadı.”
    19 Eylül tarihli Zaman gazetesi “Elim bir trafik kazası” başlığı altında kazayı şu şekilde haber verir: “Dün sabah 8.15’te Şanlıurfa’da meydana gelen trafik kazasında Bayram Acar’ın kullandığı özel otomobil karşıdan gelen bir akaryakıt tankeriyle çarpıştı.Tankerin hatalı sollamasının sebep olduğu belirtilen kaza sonrasında özel otomobil ateş aldı ve içindeki dört kişi yanarak vefat etti..”

    Hocaefendi Mehmet Özyurt'un, bu diriliş erinin vedasız ve ansızın ayrılışının, uçup gidişinin ardından 'Ağlamaktan gözümde yaş kalmadı' demiş ve eklemiştir: 'belim kırıldı'


    Mehmed Özyurt bir ahirzaman garibidir. Garipler adlı başyazı da belirtildiği gibi onların hayatları garip olduğu gibi ölümleri de bir gariptir; Garipler; baharda, başını topraktan erken çıkaran çemenlere benzerler. Toprağın ortaya çıktığı her yerde, bu şafak çiçekleri, karla buzla burun buruna gelir ve yer yer soğuğu, donu aşarak geçip, bir ulu kavga başlatırlar tipiye, borana karşı. Evet, alaca karda beyaz tülbentleriyle, güneşe gamze çakıp cilveler atan kar çiçekleri ne ise gökler ötesi âlemlere göre, bin çığlık aydınlığa koşan garipler de odur. Kara, cemre düşmeden; henüz buzlar erimeden ortaya çıkarlar. Güç bela varlıklarını sürdürür, karşılarına çıkan tehlikelerle pençeleşir, yara alır, hırpalanır ve çok defa dünya zevki nâmına bir şey tadıp duymadan “harab olup, turâb olup” giderler. Giderler ama gidişleri de merdâne olur. Toprağın bağrına sinip, bir kaç sümbülü netice vermeden gitmezler. Onlar “bir ölür yirmi dirilirler!..”
    Biz hitam-ı Misk olarak sözü yine Muhterem Hocamıza bırakalım istedik. Hem de o kahramanlar için bir hüsnü şehadet olduğu için. Bu trafik kazasından hemen birkaç gün sonra bir sohbette şöyle der o ızdırap yudumlayan insan: “Ne Hamzalar dönemi bitmiştir, ne öyle parçalanmalar dönemi bitmiştir, ne İlayı Kelimetullah yolunda, Allah davasına bağlılık ve intisap içinde mücadele edenlerin dönemi bitmiştir. Adlar, insanlar değişecek, o gün Hamza'ydı, Mus'ab b. Umeyr'di, Abdullah b. Cahşdı. Tarihin başka bir döneminde onlar, yüzlercesiyle Bayram Acarlar olacak, Halil efendiler olacak, Hasbiler olarak ve Mehmet Özyurt hocalar olacak ki, bana göre Ne Bayram Acar'ın eşini bulabilirim o saffette bir insan, ne de Mehmet Özyurt yerine koyacak bir adam bulabilirim.”

  5. #5
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    Mehmet Özyurt Hocaefendinin 30 yıl aradan sonra buldum tez kaybettiğim dediği kişi...Efendimiz'in Hz. Hamza'ya ağladı gibi ağladım, gözümde yaş kalmadı, belim kırıldı,çok acı çektim dediği hizmet eri.

    Bir hafta sonraydı; rüyama misafir oldu. Rüyada, onun öbür âlemden geldiğinin farkındaydım. "Seni çok özlüyorum; arasıra ziyaret etsen olmaz mı?" dedim. "Tamam, yine gelirim" deyip ayrıldı. Aynı gün, belki de aynı anda yakaza halinde kendi evine de gitmiş, ailesini de ziyaret etmişti. Kısa bir süre sonra da, söz verdiği gibi yine rüyama misafir olmuş, hasretime su serpmişti. Belli ki, o büyük bir mertebenin insanıydı; Allah nezdinde bir hususiyeti vardı. O bizim bildiğimiz usullerle değil, fakat başka bir yolla "bekabillah maallah" ufkuna ulaşmıştı. dediği önden giden atlı...

    Geçen hafta sonu olan programımıza eşi Şükriye abla katıldı. Başka bir zamanda O'nun anlatımından aldığım notları paylaşacağım inşallah.

  6. #6
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    Şükriye ablanın anlatımıyla;

    Evleneceğimiz güne kadar hiç görüşmemiştik. Görüştüğümüz zaman elinde bir Kuran ve bir kitapla geldi. İkisinden de biraz okudu sonra bana dedi ki 'Ben bunlar olmadan yaşayamam devamlı okurum.benim evlenmeye niyetim yoktu hiç istemiyordum ailem istemiş.Kusura bakma senden kaynaklanmıyor benim hayallerim ideallerim çok farklıydı. Sen çok zor bir hayatı seçtin' dedi. evliliğimizin üzerinden 3 gün geçti ve gitti nereye gittiğini sormaya utandım 20 gün sonra İskenderundan haber geldi orda ortaokula yazılmış.

    Bir gün geldiğinde saçları bembeyazdı bir anda beyazlamıştı. zaten eve çok nadir uğrardı. bir derdin mi var diye sordum yok dedi. O gün Hocaefendi ile sabaha kadar oturmuşlar birbirlerine ayet okuyup açıklıyorlarmış. sonra cehennemi anlatan bir ayet gelince ikiside çok ağlamış ve abdest almaya gittiğinde saçlarının beyazladığını görmüş. Sonradan eski haline döndü.


    20 günlük çocuğumuz vardı. Almanya'ya gitti bekledik bekledik gelmedi. Hocaefendi haber göndermiş beklemesinler onun işi uzadı diye. 7 ay sonra geldi ve kendi çocuğunu tanıyamadı. ( burda Hz. Ömer aklıma geldi) Ve o olmadığı zamanlar kapımızın önünde erzak paketleri bulurduk sorardık kim getirdi diye kimse de bilmezdi.

  7. #7
    Vefakar Üye edafülibad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    322

    Standart

    1981 senesiydi hamileydim. Yamanlar Koleji inşaat halindeydi. Kadir gecesi akşamı himmet toplantısı vardı. İnşallah bu çocuk o gün doğmaz diyordu. Öğle sonu sancım geldi haber gönderdim geldi. Bu çocuk akşama kadar doğmazsa 'hizmetin beli kırılır' diyordu. bana orucumuda bozdurmamıştı 61 gerekir diye. eve geldik misafirler vardı onları bir odaya aldı bir ebe çağırdı. Çocuğun sesini duyunca ' Sen doğurdun ama ben hala doğuramadım. Gitmem lazım çok geç kaldım bu gece gelemem. Sizi Allah'a emanet ediyorum dedi ve gitti. ben tek başıma kaldım. Hizmet olmasa bunu yapmaz çok merhametli birisi ama hizmet herşeyin önünde.

    ''Biz eşimle hiç oturup karşılıklı bir bardak çay içemedik, ben çok istiyordum. Birgün elinde bir kutu ile geldi. İki tane çay bardağı ve porselen demlik vardı. Ama hiç nasip olmadı çay içmek. Son gün evden çıkarken bana 'Ben de o çayı içmeyi çok istedim. Allah belki burada içirseydi orada içirmeyecekti. Belki orada içeceğiz.' demişti.



  8. #8
    Gayyur Mahviyet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Yaş
    33
    Mesajlar
    108

    Standart

    Allah razı olsun kardeşim uzun zaman sonra sitede ilk okuduğum bu paylaşım beni çok duygulandırdı.belkide ihtiyacana binaen okutturuldu.ne insanlar var şu dunyada kendi kalıbımızdan çıkıp bir baksak.bir baksak ki Allaha kulluk hizmete er olmak nasıl olurmuş.zihin dünyasında Allahın belkide razı olmadığı mevzularda takılmalar birhaylı meşgul eden düşünceler bu insanlar yaşadıkları hayatla nasıl da basit bır hayat içerisinde olunduğunu belki de nefse köle olunduğunu gösteriyor

  9. #9
    Gayyur cemre34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2011
    Mesajlar
    87

    Standart

    nasıl bir program yaptınız da çağırdınız ablayı kalabalık mıydınız? bu abla çok güzel anlatıyorumuş bir arkadaşım söylemişti herkes ağlamış. bize de anlatsa keşke örnek alınacak bir hayat hikayesiymiş.

  10. #10
    Müdakkik Üye NİSANUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesajlar
    604

    Standart

    ALLAH razı olsun...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Son Şahitler'den Ali İhsan Özyurt Anlatıyor...
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 12.08.11, 11:57
  2. Bizim Radyo da Mehmet Fırıncı ve Mehmet Kutlular
    By İsRa_ in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 10.09.09, 16:07
  3. Mehmet Kutlular ve Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci'yi Anlattı
    By SeRDeNGeCTi in forum Sesli ve Görüntülü Risale-i Nur Sohbetleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.05.09, 10:43
  4. Hizmete Gideceğiz...
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum Şiirler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.01.09, 20:24
  5. Hizmete Gideceğiz...
    By KERRÂ_ in forum Şiirler
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 21.07.08, 20:22

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0