KEMALİZMİN TEK ENGELİ RİSALE-İ NUR
16.12.2011
TEK PARTİ DÖNEMİNİN ÜNLÜ MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HASAN ALİ YÜCEL, BEDİÜZZAMAN'IN ESERLERİ HAKKINDA "BİZİM İÇİN TEK TEHLİKE VE ENGEL, BAKKAL DEFTERLERİNE ARAP HARFLERİYLE YAZILARAK YAYINLANAN O KİTAPLARDIR" DEMİŞ.
KEMALİZMİN TEK ENGELİ RİSALE-İ NUR


CHP’nin yirmi yedi yıllık tek parti diktasının en çok iz bırakan isimlerinden, 1938 yılında getirildiği Millî Eğitim Bakanlığında resmî ideoloji paralelinde bugün dahi hâlâ konuşulan icraatlara imza atmış olan Hasan Ali Yücel acaba Risâle-i Nur için ne düşünüyordu?
İşte Yücel’in bu konudaki beyanları:
“Bediüzzaman’ın yaydığı dinî fikirler, eski hocalar, softalar gibi ürkütücü, korkutucu, Cehenneme batırıp çıkarıcı değildir. ‘
“Kàle-kìle’lerle (Dedi ki-denildi ki: muhtevası nakil ve rivayetlerin tekrarından ibaret klâsik din kitaplarında en çok kullanılan kalıplardan biri) dini yayıcı eski kitaplara muhalif olarak, aklın ve mantığın kandırılabileceği, güya Kur’ân’dan ilham ve feyiz alıp ispat ve izahat metodunu takip ederek, millet ve gençliğimizi aldatarak onları dinle zehirleyen risâlelerdir.
“Bundan dolayı bizim için tek tehlike ve engel, bakkal defterlerine Arap harfleriyle yazılarak yayınlanan o karanlıklı kitaplardır.
“O İslâmcı şahsın kitaplarının okul ve halk muhitinde yayılması, biz aydınların aydın fikirleri vatanımıza yerleştirme çabasında en büyük bir engel teşkil etmektedir.
“Bu zorunlu durumun ortadan kaldırılmasından başka bir hal çaresi yoktur kanısındayım.
“Hükümetin, gizli olarak faaliyet halinde bulunan bu din yayıcılığının muhakkak surette durdurulması yolunda aktif icraatlara âcilen girişmesi gerekir intibaındayım...”
Tek parti devrinin gözde isimlerinden, Kemalist-komünist sentezini kendi şahsında gerçekleştiren Zekeriya Sertel de şöyle diyormuş:
“Bediüzzaman Said Nursî sağ kaldıkça ve eserlerinin intişarına zecrî tedbirlerle set çekilmedikçe, bizim ideolojimizin bu memlekette halk tarafından kabullenilip gelişmesine imkân ve ihtimal yoktur kanısındayız.”
Bu iki şahsın aktardığımız beyanları, Zübeyir Gündüzalp’in 1969 senesinde zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’e hitaben yazdığı mektupta yer alıyor. (Bkz. Necmeddin Şahiner, Nura Adanan Bir Ömür: Zübeyir Abi, s. 162)
Gündüzalp’in bu sözleri aktarma sebebi şu:
“Din düşmanları, din, dindarlar, Bediüzzaman’ın Nur Risâleleri ve talebeleri hakkında yalan ve iftiralar üreterek bunları ihtiva eden uydurma belgeler hazırlayıp hükümeti yönlendirmeye; din, dindarlar, Nur Risâleleri ve talebeleri aleyhinde kanun ve icraat yapmaya zorlayabilir ve böylece milleti hükümet aleyhine geçirmeye çalışabilirler. Buna karşı çok dikkatli olunmalı.”
İktidar tekelini elinde tuttukları ve bu iktidarı amansız bir diktatörlük şeklinde tatbik ettikleri devirlerde CHP kadroları dindarlara ve Nur Talebelerine yönelik amansız baskı politikalarını bizzat ve doğrudan uygulamaya koyuyorlardı.
1950’de muhalefete düştükten sonra ise bu işi Demokrat hükümete de yaptırmak için her türlü hile ve desiseye başvuruyor; Emirdağ mektuplarından birinde ifade edildiği gibi “Hükümet Demokratlara geçtiyse de saltanat hâlâ bizde” diyerek, bürokrasideki güç ve etkinliklerinin devam ettiği mesajını bu şekilde veriyor; böylece hem dindarlara yönelik baskıların devam etmesini, hem de bu yolla milletin yeni hükümetten de soğuyup ümit kesmesini sağlamaya çalışıyorlardı.
Ve asıl hedefin Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve talebeleri olması işin özünü teşkil ediyordu.
Çünkü Risâle-i Nur’un yayılması, onların tamamen aksi yöndeki fikir ve ideolojilerini halka ve bilhassa yeni nesillere benimsetmelerini engelleyen en büyük manevî seddi oluşturuyordu.
Bu muhkem seddin inşasına mani olmak için devletin bütün gücünü ve imkânlarını seferber ettiler. Bediüzzaman’ı yıldırmak, etrafında inançlı ve şuurlu bir cemaatin teşekkülüne meydan vermemek, milleti onlardan uzak tutmak ve Risâle-i Nur’un yayılıp okunmasını engellemek için her türlü hukuk dışı yola başvurdular.
Ama başaramadılar; zafer, inananların oldu.

NURCULUK VE KEMALİSTLER
Prof. Dr. Şerif Mardin, “Bediüzzaman Said Nursî Olayı: Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim” adlı kitabı ile Kemalistlerin Nurculuğa peşin hükümlü ve saldırgan yaklaşımlarını yerden yere vuruyor. Yanı sıra, Marksist ve “liberal” aydınların da.
Kitabının 68. sayfasında “Nurcu hareket”in, “adına modernizasyon denilen geniş, yetersiz tanımlanmış ve bir ölçüde muğlâk süreç içinde kendine ayrık ve özgün bir yer açlığı” fikrini ortaya atan Prof. Mardin, bu fikrin, “günümüzün Marksist, Kemalist ya da ‘liberal’ entelijansiyasının şiddetli itirazlarıyla karşılaşacağı”nı söylüyor. Ve devamla şunları yazıyor:
“Bu düşünceler Nurculuk hareketini Türkiye Cumhuriyetinde görülen gerici ve karanlık yönelimler arasında en tehlikelilerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Bu kesimler nezdinde Nurcu hareket, ...Nakşibendi hareketi ile aynı safta görülmektedir. Böylesine düşmanca bir bakış açısının bunca ateşli bir biçimde neden sahiplenildiğine ilişkin mâkul bazı nedenler ileri sürülebilir. Bunlardan birincisi ve en sarihi, Kemalist Cumhuriyet’te, toplumsal yaşama—ve muhtemelen de—siyasî sistemlere dinsel bir temel oluşturmayı amaçlayan hareketlerin şiddetle dışlanmasıdır. İkinci bir nokta da Nurcu hareketin materyalizme saldırması, böylelikle de Kemalizmin pozitivist felsefî temellerini tahribe yönelmesidir.”
Mardin, sözün burasında entelektüellerin tavrı için şu eleştirileri getiriyor:
“Nurcu hareketin entelektüeller tarafından bir kalemde reddedilmesi bir paradoksa yol açmıştır: Entelijansiya, bu hareketin laik cumhuriyetçi rejim açısından oluşturduğu tehlikeleri vurgularken aynı hareketin sosyolojik dinamiğini kavrama yönünde hiçbir girişimde bulunmamıştır. Böylesine yalınkat tutum alanlar arasında; Kemalistler başta gelmektedir. Bu yüzden de ortada, Nurcu hareketin nesnel olarak belirlenebilir bir alan içerisinde hareket edebilen yeteneğine ilişkin herhangi bir çalışma bulunmamaktadır.”
Bu tesbitler, Kemalist yobazlığın da sonunun geldiğini gösteriyor. Artık ard niyetli, peşin hükümlü, yalan yanlış iddialarla netice almanın mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Nurculuk, bu toprağın gerçeklerinden biridir. Dolayısıyla bu ülkede yaşayan herkes, özellikle de aydınlarımız, bu gerçeğe hür fikirle yaklaşmak, bu hareketin dinamiklerini anlamak için gayret göstermek mecburiyetindedirler.


DİN DERSİNDE "DİNDAR ATATÜRK" ALDATMACASI
“Atatürkçülüğü herkesin kafasına çakmak” iddiasıyla yola koyulan 12 Eylülcüler, matematik ve geometriye varıncaya kadar her derse Atatürk’ü sokarken, amaçları bakımından en işlevsel ders olarak gördükleri din dersini de boş bırakmayıp bu dersin kitaplarına neredeyse âyet-hadisten çok Atatürk vecizeleri ve resimleri koydular ve dersi bu şekliyle zorunlu hale getirdiler.
Hedefleri, o zamana kadar denedikleri yöntemlerle millete bir türlü benimsetemedikleri Atatürk’ü “dindar” göstererek bunu başarmaktı.
Sonrasında “din adına” siyaset sahnesine atılanlar da canla başla bu amaca hizmet ettiler.
“Biz tek parti dönemine yönelik tenkitlerimizi 1938’le sınırlıyor, öncesini mahfuz tutuyoruz” diyen ve devrimlerin yapıldığı M. Kemal dönemini bilerek eleştiri dışı bıraktıklarını ifade eden Erbakan’ın senelerce ağzından düşürmediği “Eğer Atatürk hayatta olsaydı partimize girerdi” söylemini ondan sonra AKP’liler devraldılar.
Erdoğan, Kurtuluş Savaşını zaferle sonuçlandıran Birinci Meclisteki muhalifler tasfiye edildikten sonra gerçekleştirilen devrimlerin Meclisin onayı ve milletin desteğiyle yapıldığını iddia ederken, “Hedefimiz Atatürk ilke ve devrimlerini toplumun ortak paydası yapmak” diyebildi.
Onun için de, 12 Eylül ürünü “Atatürkçü din dersi” programları AKP iktidarında da sürdü.
Ve öğretim programında dersin vizyonu kapsamında yer verilen “Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsemiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yetiştirmek” ibaresi aynen muhafaza edildi.
9. sınıflara Atatürk’ün laiklik anlayışını, 10. sınıflara Atatürk’e göre dinin vazgeçilmez olduğunu, 11. sınıflara Atatürk’ün Peygamberimizle ilgili sözlerini, Diyanet’i kurduğunu, Türkçe meal ve tefsir yazdırdığını, 12. sınıflara onun niye din eğitiminin medreseler yerine okullarda verilmesini istediğini anlatan bahisler konuldu.
Ancak, 9. sınıf kitabında Atatürk’ün 1923’teki “Her birey dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır, orası da mekteptir” sözü verilirken, 1930’larda okullardaki din derslerinin kaldırıldığından bahsedilmedi.
Keza 11. sınıf kitabında hutbelerin Türkçe okunmasından söz edilirken, aynı dönemdeki Türkçe ezan uygulamasından ve namazın da Türkçe kıldırılması yönündeki çalışmalar es geçildi.
Bunların ötesinde, kitaplarda çizilen portre ile, “Arap dini” olarak nitelediği İslâmın Türklerin millî hislerini uyuşturduğunu iddia eden; Peygamberimiz (a.s.m.) için “Araboğlu” ifadesini kullanan; Kur’ân âyetlerini “yave,” yani “safsata ve saçmalık” ifadesiyle aşağılayan; ahirete inanmadığını değişik beyanlarıyla sarih şekilde dile getiren; hattâ Çanakkale’de ölüme gönderdiği askerlerin şehitlik coşkusunu Cennetteki hurilere bir an önce kavuşma isteğiyle açıklarken kendi tercihini “Ölümden sonraki hayalî rahata kavuşmak için Allah’ımızın Cennetine gitmeye kolay kolay razı olacak değilim” diye ifade eden Atatürk arasında hiçbir benzerlik yok.
Aslında yapılan işin, herşeyden önce, dersin temel konusunu oluşturan ahlâkın en birinci kuralı konumundaki dürüstlük ilkesine ters düştüğü açıkça ortada; ancak kimin umurunda?
Okullarda her sabah çocuklara “Türküm” diye başlayan o tuhaf metin tekrarlatılırken ilk söyletilen kelime “Doğruyum” ifadesi ve ahlâk dersinde ilk öğretilen konulardan biri doğruluk; ama o ders bile böyle bir “yalan” için propaganda aracı olarak kullanılıyor.
Haddizatında, bu nitelik ve içerikteki bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin anayasa ile zorunlu kılınmasında şaşılacak birşey yok. Zira resmî ideolojinin, herşeyi kendi amacı için alet ederken bu uğurda din dersini de kullanması ve bunu yaparken her alanda olduğu gibi yine dayatma yolunu seçmesi son derece “normal.”
Ama normal olmayan, en başta etik açıdan çok yanlış olan bu durumun, “normalmiş” gibi savunulabilmesi ve din kültürü dersi adı altında yapılan resmî ideoloji propagandası gözardı edilip ettirilmek suretiyle, işin içyüzünü sezemeyen insanları yanıltma ayıbının devam ettirilmesi.
Din dersi tartışmalarında öncelikle bu problemin ahlâk zemininde ele alınıp din derslerinin bu gölgeden bir an önce kurtarılması gerekiyor.
Bu yapılmadığı müddetçe kargaşa bitmez.
Ama yapılmasa dahi, gerçeklerin er veya geç bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi bir “huyu” bulunduğu ve insanların hepsini ilânihaye aldatmak da imkânsız olduğu için, yalan üzerine kurulan sistemler günü gelince mutlaka çöker.

CEBRAİL, ŞEYTANLA BARIŞAMAZ
Başbakan Erdoğan üç ayrı konuşmasında farklı ifadelerle Said Nursî’den söz etti. İlki, parti kongresine hitabındaki “Bitlisli Saidi Nursî’siz Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır” sözü.
İkincisi, edebiyatçı yazarlarla yaptığı açılım toplantısında Said Nursî’yi “hürriyet hasretinden prangalar eskiten” isimler arasında zikretmesi.
Üçüncüsü, Türkçe Olimpiyatlarının kapanış töreninde “büyük mütefekkir” diye andığı Said Nursî”nin, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır; bu üç düşmana karşı san'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” sözünü aktarması.
İlk ve üçüncü konuşmalarda M. Kemal’den de söz etti Erdoğan. İkincisinde ise doğrudan onun ismini zikretmese de, onun propagandisti olarak görev yapmış isimlerden epeycesini telâffuz etti.
Ve üç konuşmada da kendisini gösteren ortak problem, dünya görüşleri ve uğruna hayatlarını vakfettikleri idealler tamamen farklı, hattâ birbirine karşıt olan isimleri, birtakım sun’î yorumlarla bir arada gösterme çabası ve zorlamasıydı.
Bazı isimler için geçerli olan “mazlûmiyet ortak paydası”nın nazara verilmesinde anlaşılabilir bir mantık vardı belki, ama aynı konuşmada, onlara bu zulmü reva görenlerin safında yer alıp, kalemlerini bunun için insafsızca kullananların da, bu özelliklerinin yok sayılıp, dahası “farklı yerlerde duruyor gibi olsalar da” ifadesiyle bu duruşları kamufle edilerek zikredilmeleri tuhaftı.
AKP, vaktiyle ANAP’ın dört eğilimi birleştirme iddiasıyla siyasette yapmak istediği şeyi, inanç ve düşünce alanlarına da mı taşımaya çalışıyor?
Peki, böyle birşey doğru mu ve mümkün mü?
Elbette ki, değil. Çünkü bu, herşeyden önce Yaratıcımızın, hayatın temel dinamiği kıldığı imtihan sırrına aykırı. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yalan, hayır-şer, iman-küfür, hidayet-dalâlet, sevap-günah, Cennet-Cehennem... neden var?
İnsanların tercihlerini yapıp ona göre muamele görmeleri için. Bu zıt alternatifleri birbiriyle karıştırıp insanları tercih yapamaz hale getirmek imtihan sırrını bozmak anlamına da gelmez mi?
İmtihan sırrı hükmünü icra edecek ki, Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi elmas ruhlularla, Ebu Cehil’de simgeleşen kömür ruhlular birbirinden ayrılsın.
Bu gerçeği her fırsatta vurgulayan Bediüzzaman’ın “Cebrail şeytan ile barışamaz” sözü de (Hutuvat-ı Sitte, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 453) aynı hakikati çarpıcı bir dille ifade ediyor.
Onun için, dünya görüşü itibarıyla karşıt saflarda yer alan insanları, zorlamalı yorumlarla bir araya getirme gayretleri, bu hakikatle çelişiyor.
Bu çabaların, artık hayatta olmayan insanlar için gündeme getirilmesi ise, onlara, yaşadıkları hayata, takip ettikleri çizgiye, verdikleri mücadeleye çok büyük bir saygısızlık anlamına geliyor.
Birbirini vurup kırmadan, zulmetmeden, incitmeden bir arada yaşayabilmek ayrı konu. İnanç ve fikir yapılarının farklı olması buna engel değil.
Ama bir arada olmak ve farklılıklara saygı adına kendi orijinal kimliğinden uzaklaşmayı, hattâ kopmayı netice verecek yaklaşımlar çok yanlış.
Herkes kendi kimliğini koruyacak. Bu şart.
Erdoğan aynı konuşmalarda hem Said Nursî’den, hem de M. Kemal’dan, aralarında bir bağlantı kurmadan söz ederken, onun kurmadığı bu bağı, partisinin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, Akşam gazetesinde yayınlanan mülâkatında şu ifadelerle kurmuş:
“Türkiye M. Kemal’i de kucaklamalı, Said Nursî’yi de. Bunlar bizim değerlerimiz...” (21.7.10)
M. Kemal yönetiminin icraatları ve Bediüzzaman’ın bunlar karşısındaki duruşu açıkça ortadayken, ikisini birden kucaklamak mümkün mü?
Babuşçu’ya göre, artık hesaplaşma bitmeli. Ama kökü M. Kemal devrine uzanan ve her alandaki ağır sonuçlarını yaşamaya devam ettiğimiz vahim yanlışlar hâlâ sürüyorsa bu nasıl olacak?
Misyonlarını defaatle “ilke ve inkılâpları ortak payda haline getirmek” olarak deklare edenler, sakın Said Nursî’yi buna âlet etmeye kalkmasınlar!

SON
Kâzım Güleçyüz
gulecyuzk@yahoo.com