M. Kemal: HAYATIN SONU SIFIRDIR
14.12.2011
M. KEMAL "'MADEM Kİ HAYATIN SONU NASIL OLSA SIFIRDIR, BARİ YAŞADIĞIMIZ MÜDDETÇE ŞEN VE ŞATIR OLALIM' GÖRÜŞÜNDEKİ FİLOZOFLARIN HAYAT TELÂKKİSİNİ TERCİH EDİYORUM" DİYOR.
M. Kemal: HAYATIN SONU SIFIRDIR



Bediüzzaman "Kendini başıboş zannetme. Zîrâ, şu misafirhâne-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gâyesiz göremezsin; nasıl, sen nizamsız, gâyesiz kalabilirsin?" (Sözler, 14. Söz) diyordu.

Bir Çanakkale efsanesi
Aslı olmadığı halde çok yaygın şekilde konuşulduğundan gerçek olduğu zannedilen rivayetler için “şehir efsanesi” tabiri kullanılır.
Bunlardan biri Çanakkale için söz konusu.
M. Kemal’in, Çanakkale’de “Taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediği askerlerin şehit olmaya koşarken çizdikleri tabloları tasvir ederken kullandığı ifadelerin gerçek anlamını öğrenmek açısından bu konu çok önemli.
Bilindiği gibi, o meşhur ifadeler Çanakkale zaferinin yıldönümü haftalarına tekabül eden Cuma hutbelerinde dahi sık sık tekrarlanıyor.
Böylece gencecik askerlerimizin şehitliğe nasıl bir şevkle koştukları, komutanlarının ifadesiyle anlatılmış; şehitlerin o halet-i ruhiyesinden M. Kemal’e de, onu dindar gösterme projesine uygun bir profil çıkarılmış oluyor.
Buna karşılık, M. Kemal’in, aynı gözlemlerini, Avrupa günlerinden gönül ilişkisi içinde olduğu Madam Corinne’e cepheden yazdığı mektuplarda çok farklı bir anlayış ve üslûpla yansıttığını görüyoruz.
İşte 6.5.1916 tarihli bir mektuptan satırlar:
“Askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka, hususî inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor.
“Filhakika, onlara göre iki semavî netice mümkün. Ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir, bilir misiniz? Dosdoğru Cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzularına tâbi olacaklar.”
Askerlerinin şehitlik arzusunu “bir an önce hurilere kavuşma arzusu” ile açıklayan M. Kemal, kendi tercihini ise şöyle ifade ediyor:
“Ölümden sonraki hayalî rahata kavuşmak için Allah’ımızın Cennetine gitmeye kolay kolay razı olacak değilim...” (Sabah, 26.3.02)
O dehşetli savaş ortamında askerlerini emirle ölüme gönderirken kendi düşünce ve tercihini sırdaşı bir hanıma, inançlarla istihza yüklü ifadelerle böyle açığa vuran bu satırlar, aslında gerçekteki M. Kemal portresiyle de örtüşüyor.
Ve o portre, M. Kemal’in, ölümünden bir yıl önce Romanya Dışişleri Bakanı ile sohbet ederken söylediği şu sözlerde kendisini gösteriyor:
“Kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı herşeyi kara görüyordu. ‘Madem ki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki muvakkat ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunamaz’ diyorlardı. Başka kitaplar okudum. Bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: ‘Madem ki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım.’ Ben kendi karakterim itibarıyla ikinci hayat telâkkisini tercih ediyorum.” (Afet İnan, M.B ve Atatürk’ün El Yazıları, s. 16)
Hayat felsefesini tamamen filozofların yorumlarına göre şekillendiren ve onlardan aldığı tesirle hayatın sonunu “sıfır” olarak gören bir kişinin bu sözleri herşeyi açıkça anlatmıyor mu?
Ahirete inanan bir insan, hayatın sonunu sıfır ve hiçlik olarak görür; “Madem sonu sıfırla bitecek, öyleyse bu hayatı olabildiğince şen ve şatır yaşayalım” diye düşünür; şehit olma iştiyakıyla ölüme koşan gencecik askerlerin bu psikolojisini bir an önce hurilerle buluşma arzusuyla açıklayıp alay eder ve ölümden sonraki Cennet hayatı için “hayalî rahat” ifadesini kullanır mı?
Yine M. Kemal’in, “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil, hayatın gerçeklerinden alıyoruz” sözü, bu portreyi tamamlıyor.
Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere semavî kitaplar hakkındaki düşüncesini “gökten indiği sanılan” ifadesiyle açığa vuran bir kişinin, ölüm sonrasına ilişkin kanaatinin de böyle olmasında şaşılacak birşey var mı?
Bu konulardaki gerçek düşüncelerini milletin önünde açıkça dile getirmekten kaçınması, hattâ birçok beyanında tam tersi yönde fikirler ifade etmesi normal. Çünkü o bir siyaset adamı.
Yönlendirmek ve yeniden şekillendirmek istediği toplumla kendisini karşı karşıya getirecek çıkışlar yapmak, akılcı bir siyasetle bağdaşmaz.
Ama icraatlarının, gizli tutmaya çalıştığı gerçek fikirleri istikametinde olduğu da bir vâkıa.
Ölümsüzlük?
Genelkurmay Başkanlarının Atatürk için kullandıkları kalıplaşmış ifadelerden biri “Türk ordusunun ve ulusunun ebedî başkomutanı ve lideri” şeklinde sürekli tekrarlanıp duruyor. Ve yine M. Kemal’in “çağlar ötesine uzanan engin düşünceleriyle ölümsüzleştiği” gibi nitelemeler yapılıyor.
Oysa, öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, İslâma ve diğer semavî dinlere göre, “ebedîlik” sadece Allah’a ait olan bir sıfattır. Yaratılmış fânilere izafe edilemez. Yaratılmışların en üstünü kılınan Peygamberimiz (a.s.m.) için dahi kullanılamaz.
Ölümsüzlük bahsine gelince:
Bir defa Atatürk hangi “çağlar ötesine uzanan düşünce”yi ortaya koydu? Var mı böyle birşey?
Objektif “Atatürk uzmanları,” onun yeni fikirler üreten bir ideolog değil; pozitivizm ve materyalizm gibi felsefî akımlardan ve uygulamada da özellikle Fransız ihtilâlinden fazlasıyla etkilenmiş bir tatbikatçı olduğunu ifade ediyorlar.
Onun adına ortaya konulan Kemalizm veya Atatürkçülük “ideoloji”sinde de rivayet ve yorumun bini bir para. Atatürk’ün devirlere göre değişen ve çoğu zaman çelişen konjonktürel beyanlarından, bütünlük arz eden derli toplu bir fikir sistemi çıkarmak mümkün değil zaten.
Onun için bilhassa son dönemde “Hangi Atatürk?” ve “Hangi Atatürkçülük?” soruları çokça sorulmaya başlandı. Kemalizm ve Atatürkçülük adıyla ortaya atılan karmaşık ve çelişkili fikirlerin de “gerçekteki Atatürk”ü anlamayı engelleyen bir perde oluşturduğu dahi ifade edilmekte.
Bu kargaşanın içinden çıkabilmek için üretilen “Onun en önemli özelliği akıl ve bilimi rehber edinmesidir” yorumunun da “çağlar ötesine uzanan düşünce” ifadesindeki anlamı karşılayabildiği söylenemez. Çünkü akıl ve bilim, hele vahiyden koparsa, bırakın çağlar ötesine uzanmayı, mum gibi kendi dibini bile aydınlatamaz.
Atatürk’ün vahiy karşısındaki duruşunu ifade ettiği sözlerinden birinin, “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil, hayatın gerçeklerinden alıyoruz” şeklinde özetlenebilecek cümlesi olduğunu hatırlamak, konunun zihinlerde daha da aydınlanmasına yardımcı olabilir.
Bir fâniye “ebedîlik” atfetmek için ihdas edilen “ölümsüzlük” düşüncesinin de aslı esası yok.
Çünkü ölüm gerçeği ortadan kaldırılamadığı sürece “ölümsüzlük”ten bahsedilemez. Kişi dünyada ne kadar kudretli ve “çok büyük işler” başarmış olursa olsun, mutlaka ölümü tadacak.
Geride bıraktığı eserlerle adını yaşatma ve vücuda getirdiklerini “ilelebed payidar kılma” düşüncesi ise, ahirete imanın yokluğundan veya zayıflığından kaynaklanan boşluğu güya doldurabilmek için icad edilmiş bir fanteziden ibaret.
Bu düşünce, kişi fâni ise de, dünyanın sonsuza kadar bâkî kalacağı varsayımının bir ürünü.
Ama bizim inancımıza göre bu dünya da Yaratıcı tarafından takdir edilen zamanı dolduğunda, üzerindeki bütün hamulesiyle birlikte, kopacak kıyametin tahribatına maruz kalacak ve akabinde sonsuz âlemde ebedî bir hayat başlayacak. Sonsuzluk ondan sonrası için geçerli.
Peki, M. Kemal’in ölümden sonraki âleme ve oradaki sonsuz hayata inanmadığı halde “ölümsüzleştiği”nden söz etmenin anlamı ve mantığı ne?

Materyalizm süreci
Prof. Dr. Şerif Mardin, Radikal gazetesinin gerçekleştirdiği bir faaliyette, Osmanlıdan günümüze yaşanan laikleşme sürecini değerlendiren bir tebliğ sunmuş.
Tebliğinde, “Osmanlı aydınlanması” olarak görülebileceğini belirttiği Tanzimat reformlarının ortak temasını “Osmanlı siyasî sürecinin laik bir doğaya kavuşturulması” olarak niteleyip şöyle devam etmiş Mardin:
“Kadıların medresede değil, rüşdiyede eğitim almaları zorunluluğunun getirilmesinin ardından, Osmanlı eğitim sistemi laikleştirilme sürecine girdi.
“Bu eğitimin en önemli sonucu, Genç Türkler ve Türklük kavramlarının yeni nesil arasında yaygınlaşması oldu.”
Mardin, bu sürecin 1890’larda, Batıda gelişen yeni materyalizm sürecini Osmanlıya taşıdığını vurguladıktan sonra Osmanlı entelektüelini derinden etkileyen bu gelişmenin sonuçlarını şöyle sıralamış:
“Hayatın bilimsel olarak açıklanması. Özellikle cinsiyet (kadın-erkek) sorunlarını işleyen birçok romanın yazılması. Ve yeni militarizasyon.” (Radikal, 30.4.06)
Militarizasyonun askerî okullarda iyi eğitim alan Genç Türkler gibi yeni subayların üretilmesiyle ortaya çıktığını belirten Mardin’in, devamındaki ifadeleri de şu şekilde:
“Sultan Hamid döneminde de laikleşme eğilimleri sürdü. Dinî vakıf ve kurumlar yerine daha çok laik okul kurulmaya bu dönemde başlandı. Bu laikleşme süreci ondan sonra da sürdü. M. Kemal Atatürk de laikleşme yönünde önemli adımlar attı.”
Mardin’in tesbitlerinden çıkarabileceğimiz önemli sonuçlardan bazılarını özetlersek:
* Laikleşme sürecinde Türklük kavramının yaygınlaşması bugünkü etnik gerilimi, “hayatın bilimsel açıklaması” adı altında dini dışlayan materyalist anlayışın yaygınlaşması ise maneviyat krizini netice verdi.
* Cinsiyet (kadın-erkek) konularının sorun haline getirilmesi aynı sürecin ürünü.
* Son derece dikkat çekici bir başka sonuç, militarizasyonu ve ona bağlı olarak gelişen militarist zihniyeti de, yine bu materyalizm sürecinin ortaya çıkarmış olması.
Bugün itibarıyla bakıldığında, gelinen noktada, söz konusu süreci devam ettirme tazyikleriyle, toplumun derinden derine direnişi arasındaki mücadelenin iyice şiddetlenerek sürdüğünü söylemek mümkün.
Bir taraftan Türklük vurgusundaki ısrarla etnik hassasiyetler kaşınmaya devam edilirken, bilimle din sanki karşı karşıya imiş gibi gösterilerek yeni kuşaklar dinden soğutulmaya çalışılıyor ve cinsiyet sorunları da nesilleri, kadını ve aileyi dejenere etme hedefleri istikametinde alabildiğine kullanılıyor.
Bütün bu gayretlerin militarist yöntemlerle sürdürülmesi de işin çok ilginç bir boyutu.
Hepsinin ortak paydası ise materyalizm.
Bütün bu tesbitler alt alta konulduğunda, Bediüzzaman’ın başlattığı iman hizmetinin aynı zamanda ahlâk ve hürriyet mücadelesiyle iç içe yürümesindeki sır daha iyi anlaşılıyor.
Materyalizmin ve zehirli ürünlerinin panzehiri bu iman, ahlâk ve hürriyet mücadelesinde.

İman-hürriyet, küfür-istibdat
Said Nursî, “istibdad-ı mutlak”a cumhuriyet namı verildiğini söylediği beyanlarında, bu yapılırken, “irtidad-ı mutlak”ın rejim altına alındığı, “sefahet-i mutlak”a medeniyet namı verildiği ve “cebr-i keyfî-i küfrî”ye kanun ismi takıldığı gibi, son derece çarpıcı ifadeler de kullanıyor (Tarihçe-i Hayat, s. 638).
Üstelik bunları, haksız ithamlarla suçlanıp yargılandığı mahkeme salonlarında seslendiriyor. Böylece, kendisini yargılatan zihniyeti ve arkasındaki mihrakları asıl yargılayan o oluyor.
Ve kısa, ama çok vurucu ifadelerle dile getirdiği tesbitleri, o zihniyeti deşifre ve teşhir eden kayıt ve zabıtlar olarak tarihteki yerini alıyor.
Kapkaranlık bir dönemi tanımlayan en karakteristik özellikleri dört kelimeyle özetliyor:
İfade ettikleri mânâların en uç sınırına işaret için “mutlak” sıfatını ekleyerek telâffuz ettiği istibdat, irtidat ve sefahet ile cebr-i keyfî-i küfrî.
Bunların her biri için ayrı ayrı yapılacak tahliller ve ondan sonra tamamını kapsayacak şekilde ortaya konulacak değerlendirmeler, öncelikle baskıcı müstebit rejimlerin çıkış noktasını materyalist felsefe olarak gözler önüne seriyor.
Bu tercihin, hak dini terk ve ona ihanet anlamındaki “irtidat” şeklinde tezahürü, acımasız tahripkârlığını daha da katmerli hale getiriyor ve söz konusu istibdadı iyice saldırganlaştırıyor.
Bu saldırganlıkla günlük hayatta hakim kılınmak istenen yaşayış tarzı, “sefahet-i mutlak” terkibiyle ifade edilen hali beraberinde getiriyor.
Ama dessasça bir cerbeze uygulanarak:
Mutlak irtidat rejim altına alınıyor.
Mutlak istibdada cumhuriyet deniliyor.
Kaynağı küfür ve inançsızlık olan zorlama, tazyik ve keyfîlikler, kanun adı altında yapılıyor.
Ahlâkî ve manevî değer ve ölçüleri hiçe sayan sefih bir hayat tarzı da, medeniyet kisvesine büründürülerek teşvik ve tervic edilmek isteniyor.
Peki, bunu yapanlar kimler?
Bediüzzaman onu da şöyle ifade ediyor:
“Sizi (mahkeme heyetini) iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar...” (a.g.e.)
Yani, haksız ithamlarla tutuklanıp hapse atılmalarını ve yargılanmalarını adliye görevlilerinin, savcı ve hakimlerin, hükümetlerin işi olarak görmüyor Said Nursî. Devlet yöneticilerini yanıltıp dindarlara karşı harekete geçiren perde gerisindeki dinsiz komitelere dikkatleri çekiyor.
Ve Risâle-i Nur’la ortaya koyduğu hizmetin toplum hayatındaki müsbet sonuçlarını anlatırken, irtidat, istibdat, sefahet ve cebr-i keyfî-i küfrî bağlantısına bir başka boyut daha ekliyor:
“Risâle-i Nur’un gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.” (a.g.e., s. 630)
Demek ki, istibdat da, hayatın her alanında yol açtığı anarşi de, sefahet de küfr-ü mutlakın ürettiği neticeler. Bunları izale ve tedavi etmek için ise, küfr-ü mutlakı kaynağında kurutacak iman hizmetlerine ihtiyaç var—ki, Risâle-i Nur onu yapıyor. Ve bunu yaparken “emniyeti, asayişi, hürriyeti ve adaleti temin ediyor.” (a.g.e.)
Bu noktadan yola çıkarak devam ettiğimizde, imanla hürriyet, güvenlik ve adalet arasındaki sağlam irtibatı da net bir şekilde görebiliyoruz.
Evet, istibdadın her türlüsünün ortadan kalktığı, hürriyetin her alanda hakim olduğu, sefahet yerine ahlâkî ölçülerin yaşandığı, adalet ve güvenlik ve huzurun sağlandığı, anarşinin esamesinin bile okunmadığı bir toplum düzeni ancak tahkikî iman temeli üzerine inşa edilebilir.
Bediüzzaman’ın hayatında gördüğümüz üzere, iman hizmetinin hürriyet mücadelesiyle birlikte ve iç içe gerçekleşmesi; ahlâklı bir hayat disiplinini netice vermesi; adalet, güvenlik ve asayişi temin etmesi, bu gerçeğin bir yansıması.
İman-küfür, hürriyet-istibdat mücadelelerinin paralel şekilde bir arada veriliyor olması da.

YARIN: SAİD NURSÎ VE ÜÇ ADAM


Kâzım Güleçyüz
gulecyuzk@yahoo.com