Bediüzzaman'dan M. Kemal'e: Napolyon'u değil, Salâhaddin Eyyubî'yi örnek al
10.12.2011
Bediüzzaman, ilk Meclis’te milletvekillerine dağıttığı beyannâmeyle büyük ölçüde paralel olan, M. Kemal’e hitaben yazdığı söylenen mektupta şöyle diyordu: “Napolyon’a değil, Salâhaddin-i Eyyubî gibi İslâm kahramanlarına tâbi olmanız gerekir.”

Bediüzzaman'dan M. Kemal'e: Napolyon'u değil, Salâhaddin Eyyubî'yi
örnek al




Mısır firavunlarından Büyük Gize Sfenksi önünde, Fransız Devrimi'nin generali Napolyon Bonapart.

Bediüzzaman’ın milletvekillerine dağıttığı beyanname ile, daha önce, o zaman Meclis Başkanı olan M. Kemal’e verdiği söylenen mektubun, giriş ve hitap cümleleri dışında aynı muhtevaya sahip olduğu ortaya çıkarken, mektupta beyannameden farklı olarak fazladan bir cümlenin yer aldığı görülüyor.
Ve o cümlede Said Nursî M. Kemal’e, Napolyon’a değil, Salâhaddin Eyyûbî gibi İslâm kahramanlarına tâbi olması tavsiyesinde bulunuyor.
Neden Napolyon? Bunun sebepleri var.
Lord Kinross’un yazdığına göre M. Kemal bilhassa gençliğinde Napolyon’la ilgili kitaplar okumaya merak sarmış ve ondan çok etkilenmiş.
Daha sonra Napolyon’la ilgili eleştirel yorumlarda bulunmuş olması, hem bu etkilenmeyi kamufle etme amacının, hem de kendisini Bediüzzaman’ın uyarısına muhatap saymama psikolojisinin bir dışavurumu olabilir mi; bilemiyoruz.
Bir diğer nokta, beslendiği ideolojik kaynaklara bağlı olarak, M. Kemal’in 1789’daki Fransız ihtilâlinden de ciddî şekilde etkilenmiş olması.
Kemalizmin umdelerini oluşturan altı okun özellikle laiklik ve milliyetçilik ilkeleri ile, bunların jakoben yöntemlerle dayatılıp dikte edilmesinde Fransız devriminin örnek alındığı aşikâr.
Bu etkilenme o dereceye vardı ki, Türkiye’deki laikçi uygulama, ilham kaynağı olan Fransa’yı bile fersah fersah gerilerde bırakmış durumda.
Bunun en tipik örneği, başörtüsü yasağı.
Fransa’da Sarkozy devlet ilk ve ortaokullarıyla sınırlı olarak yasağı gündeme getirinceye kadar başörtüsü sınırsız bir serbestliğe sahip iken, bizde işin nerelere götürüldüğünü birlikte yaşadık.
Gerçek şu ki, cumhuriyetin ilân ediliş yöntemi de, sonrasında cumhuriyet adına kurulan dikta rejiminin niteliği ve uygulamaları da, ilhamı jakoben ve dayatmacı Fransız modelinden almış.
1918’de bir Osmanlı subayı iken tedavi için gittiği Viyana-Karlsbad’da bir akşam yemeğinden sonra cereyan eden sohbette, yandaki dans salonunda smokinli erkeklerle fourstep dansı yapan “gayet zarif, lâtif birkaç genç kadın”dan bahis açan M. Kemal’in, bu hayat tarzının bize nasıl taşınabileceğine dair sözleri konuyu tamamlıyor:
“Benim elime büyük bir selâhiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı içtimaiyemizde arzu edilen inkılâbı bir anda bir ‘coup’ (darbe) ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben, bazıları gibi, efkâr-ı ulemayı (âlimlerin fikirlerini) yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyorum ve böyle harekete ruhum isyan ediyor. Velhasıl netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım... Açılsınlar.” (Afetinan, Karlsbad Hatıraları, s. 22)
Nitekim o büyük selâhiyet ve kudreti eline geçirdikten sonra, düşüncelerini, dediği tarzda, yani darbe yöntemiyle birer birer tatbik sahasına koydu. Cumhuriyeti bile emrivaki tarzında ilân etti. “İlke ve inkılâplar” kalıbıyla ifade edilegelen icraatlar ise, çok partili demokrasiye geçildikten sonra da darbelerle korunmaya çalışıldı.
İkinci Meşrûtiyet sonrasında dönemin gazetelerini “Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) bataklığa düşürdünüz” diye eleştirirken, “Elifba okumayan çocuğa felsefe-i tabiiye (tabiat felsefesi) dersi verilmez. Ve erkeğe tiyatrocu karı libası yakışmaz” örneklerini veren Bediüzzaman, konuyla ilgili açıklamalarını şu sonuca bağlıyor:
“Avrupa’nın hissiyatı İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvamın ihtilâfı (kavimler arasındaki farklılıklar), mekânların ve aktarın (devirlerin) tehalüfü (farklılığı), zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birinin libası (elbisesi), ötekinin endamına gelmez. Demek Fransız ihtilâli bize tamamen hareket düsturu olamaz.” (Eski Said Dönemi Eserleri, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 124-5)
İşte M. Kemal’e yapılan “Napolyon’u örnek alma” uyarısının arkaplanı tâ buralara dayanıyor.

Bediüzzaman ve devrimler
İrticayı “devrim karşıtlığı” olarak tanımlayanlar, Said Nursî’yi de “devrim karşıtlığının ve karşı devrimin simge ismi” olarak gösterirler.
Peki, bu konuyu böyle bir şablona oturtmak ne derece doğru? Bir defa, devrimlerden kast edilen şey ne? 12 Eylül’ün anayasa korumasına aldığı sınırlı sayıdaki inkılâplar mı, yoksa onları da içine alan geniş kapsamlı bir proje mi?
İşin aslına bakılırsa 12 Eylül, anayasa korumasına aldığı devrimleri tevhid-i tedrisat; şapka; tekke ve zaviyelerin kapatılması; resmî nikâh; rakam ve harflerin değiştirilmesi; efendi, bey, paşa gibi ünvanların kaldırılması ve bazı kisvelerin yasaklanması ile sınırlamak suretiyle hem bir kez daha şekilciliğini ispatlamış oldu, hem de devrimleri bunlarla sınırlayıp dondurdu.
Bu tesbiti kaydettikten sonra, Bediüzzaman’ın inkılâplara nasıl baktığı meselesine gelirsek...
Bu husustaki ilginç ipuçlarından birini Eskişehir müdafaalarındaki şu cümlede görüyoruz:
“Ben hükümet-i cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükümet-i İslâmiye biliyorum.” (Tarihçe-i Hayat, s. 393)
Buradaki “hükümet-i İslâmiye” tabirine atlayıp, “İşte bakın, biz dememiş miydik?” diye ortaya çıkacak laikçilere, aynı müdafaada Said Nursî’nin yaptığı laiklik yorumunu da aktarmak gerekiyor:
“Hükümetin laik cumhuriyeti dini dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa hiçbir hatıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder.” (A.g.e., s. 360)
Bir üstteki cümleden anlaşıldığı gibi, “ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenînin kabul edilmesi”ni o dönem için tartışma konusu yapmıyor Said Nursî.
Ancak “kusurlu medeniyetin İslâmiyete muhalif kanunları”nın alınmasına karşı çıkıyor (s. 392). “Bu zamanın bazı ilcaatının iktizasıyla muvakkaten kabul edilen bir kısım ecnebi kanunlarını fikren ve ilmen kabul etmediği”ni (Tiryak, 1995 Yeni Asya baskısı, s. 90) ifade ederek verdiği mesaj da bu mânâyı dile getiriyor.
Onun en büyük hassasiyeti, inkılâpların dinle çelişmemesi noktasında. Burada da laikçiler “Hukukun referansı din olmaz, fetva ile devlet yönetilmez” diyorlar. Tabiî, bu derin bir konu. Ayrıca geniş şekilde üzerinde durulması lâzım.
Ama burada şu kadarını ifade etmek lâzım:
Toplumsal ve sosyal gerçeklerle çelişen yasal düzenleme ve inkılâplar uzun ömürlü olamaz. Farklı toplum yapılarının eseri olarak hazırlanan ecnebi kanunlarının geçici olması ve ihtiyaçlara göre değişmesi kaçınılmaz. Nitekim Avrupa’dan aldığımız kanunları AB kriterlerine göre değiştirdiğimiz süreçte bu gerçeği yakînen görüp yaşıyoruz.
İlginç olan, tercüme edilip uygulamaya konulmaları Osmanlının son devrinde başlayıp cumhuriyetle devam eden ecnebi kanunlarının, bu süreçte yine Avrupa’ya uydurulması...
Bunlar yapılırken dikkat edilmesi gereken husus, kaynağını dinden alan toplumsal gerçeklerin hiç değilse bu aşamada gözardı edilmemesi. Yasalardaki değişikliklerin, Said Nursî’nin yıllar önce seslendirdiği “İnkılâp kusurları düzeltilsin” çağrısına kulak verilerek yapılması.


Salâhaddin Eyyûbî
Said Nursî, M. Kemal’e “Napolyon’u değil, onu örnek al” dediği İslâm kahramanı, Kudüs fatihi Salâhaddin Eyyûbî’yi eserlerinin farklı yerlerinde de sık sık takdirle zikreder.
İstiklâl şairi Âkif’in de “Çanakkale şehitleri” şiirinde “Şarkın sevgili sultanı” olarak andığı bu büyük insanı ne yazık ki yeterince tanımıyoruz.
Oysa onun şahsiyetinde bütün nesillerin örnek alması gereken çok güzel hasletler mevcut.
Bediüzzaman’ın “ittihad-ı İslâmdaki selefleri” arasında saydığı Namık Kemal’in Salâhaddin Eyyûbî için yazdığı biyografiden bazı örnekler:
* Bundan 700 sene evvel vücuda geldi. Ve zuhuru, İslâm ahlâkının bozulması cihetiyle zulüm ateşinin Asya’yı harap ettiği zamanlara tesadüf etti. Bununla beraber, hareketi o derece hakîmane ve adaletperveranedir ki, bugünkü zamanda, hattâ bundan 700 sene sonra yeniden hayata gelerek bir hükümetin başına geçmiş olsa, yine vaktinin en büyük padişahlarından biri olabilir.
* Çünkü hükümetin asıl gayesini müdrik olduğu gibi, görev ifasını insanlık gereklerinin en önceliklisi olarak bildiğinden, tam bir mücahede ile nefsânî arzularının tamamına galebe ederek, saltanat tahtında bir mücessem adalet kesilmişti.
* Makam ve ikbalin gereklerinden sayılangurur ve kibirden o derece nefsini tecrit etmişti ki, hiçbir tavrında, hattâ elbisesinde bile, adalet bayrağı altında himayesine sığınan fertlerden fark olunmaz; kibarlık ve vakarı ile müşfik muamelelerine bakılınca, tebaası arasındaki bir sultan değil, akrabası içindeki bir aile reisi sanılırdı.
* Himmetini en ziyade af ve merhamete sarf ettiği için, en büyük tehlikeler içinde ve en mühim hadiselerle uğraştığı zamanlarda yine mazlumların feryadına yetişmekten uzak kalmadı.
* Akkâ kuşatmasında bir gün harp hazırlıkları ile çok meşgulken çadırının kapısında yardım isteyen bir kadının, ondan aldığı “Yarın gelsin, işini görürüz” cevabı üzerine, “Madem Allah’ın kullarını yarına salarsın, niçin üzerimizde sultanlık iddia ediyorsun ve memleket fethiyle uğraşıyorsun?” diye feryat ettiğini işitince, derhal harp tedbirlerine ara verip çadırından çıkarak o mazlûme kadının işini gördü ve hakkını verdi.
* Bir sebepten dolayı kendisini şeriat mahkemesine davet eden bir Ermeni ile yan yana ayakta durarak muhakeme olunduktan ve dâvâsını kazandıktan sonra “Allah’ın emirlerine itaatime gösterdiğin güvenin mükâfatıdır” diyerek hasmına birçok ikram ve ihsanlarda bulundu. (Münâzarât’taki “Medar-ı fahriniz olan Salâhaddin Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası” ifadesiyle kast edilen olay bu olsa gerek.)
* İslâmdan olan rakipleri şöyle dursun; anlaşmaların bozulmasını vecibe sayan ve ellerine geçirdikleri Müslümanların idamını büyük sevap hükmünde tutan Haçlılara karşı misilleme ve intikam gibi muamelelere tenezzül etmeyip, hasmane hareketlerinde dahi şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) adl ü ihsanından asla ayrılmadı.
* Mülkünün gelirleri dışında Fâtımiye hilâfeti, Atabey saltanatı ve Kudüs hükümeti gibi üç büyük devletin birkaç asırdır çalışa çalışa biriktirdikleri hazinelere malik olduğu halde, bütün ömründe askerce geçinerek, zarurî ihtiyaçlar ve harp âletlerinden başka birşeye para harcamamışken, vefat ettiğinde bir altın ile bir gümüş sikkeden başka birşey bırakmadı. Hattâ Akkâ’nın imdadına geldiği zaman on bin ata malik olduğu halde, fazla cömertliği neticesinde, arası bir ay geçer geçmez binecek hayvan bulamadı.
* Askerliğe gelince, Salâhaddin, iftihar vesilesi olan başarılarında insan kudreti sınırlarının en son noktasına kadar varan kahramanlardandır.
Evet, hayatı birçok sinema filmine de konu olan Eyyûbî’nin saymakla bitmeyen ve örnek alınması gereken yüksek seciye ve hasletlerinden bazıları bunlar. Devamı, Namık Kemal’in kaleme aldığı söz konusu kitapçıkta. (Bilvesile, N. Kemal’in eserlerinin tekrar neşrinin büyük bir hizmet olacağı inancımızı belirtelim.)


“Namaz kılmayan haindir” sözü ne makamda söylendi?

Bediüzzaman’ın M. Kemal’le olan tartışmasında söylediği “Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur” sözlerindeki “Namaz kılmayan haindir” cümlesini nasıl yorumlamak lâzım?
Bir taraftan dine hizmetin irşad ve nasihat yoluyla olabileceğini, bunun da “kavl-i leyyin” olarak ifade edilen “yumuşak üslûb”u gerektirdiğini vurgulayan bir insanın, namaz kılmayanları hainlikle suçlaması ilk bakışta çelişki gibi görünüyor.
Ki, Said Nursî’nin eserlerinde ağırlıklı bir yer tutan namazla ilgili bahislerde irşad ve ikna metodunun esas alındığını, teşvikkâr bir üslûp kullanıldığını görmekteyiz. Örnek olarak Dördüncü, Dokuzuncu ve Yirmi Birinci Sözler’e bakılabilir.
Said Nursî’nin farklı meslek gruplarından insanlarla yaptığı sohbetlerde onları namaza nasıl teşvik ettiğinin ilginç örnekleri de Tarihçe-i Hayat’ın Emirdağ Hayatı kısmının başındaki “Üstad gelenlerle ne konuşurdu?” bahsinin sonuna haşiye olarak konulan notta okunabilir (s. 712-2).
Hatime’sinde “Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrarla, ibadeti terk edeni Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor?” sualinin cevaplandırıldığı Tabiat Risâlesi’nin girişinde de, “Risâle-i Nur’un mesleği nezihane, nazikâne ve kavl-i leyyindir (yumuşak sözdür)” diyor Bediüzzaman (Lem’alar, s. 420)
Aynı şekilde, dine hizmetin “dine imale etmek (meylettirmek), iltizama (sıkı sıkı sarılmaya) teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmek (dinî görevlerini hatırlatmak)” ile yapılabileceğini vurgulayıp, “Yoksa, ‘dinsizsiniz’ dese, onları tecavüze sevk etmektir” diyen de yine o. (Eski Said Dönemi Eserleri, Sünûhat, s. 498)
Peki, “Namaz kılmayan haindir” cümlesini bu yaklaşımın neresine oturtacağız? İşte orada, Said Nursî’nin yeri geldikçe tekrarladığı ve bir cihetiyle bugün 5n1k olarak ifade ettiğimiz formüle tekabül eden kriterleri hatırlamaya ihtiyacımız var:
Bir sözü doğru değerlendirebilmek için “Kim söylemiş, ne söylemiş, kime söylemiş ve ne makamda söylemiş?” gibi suallerin rehberliğine başvurmamız gerekiyor ki, yanlış yorumlar yapmayalım.
“Namaz kılmayan haindir” sözünü bu kriterlere vurduğumuz zaman şu sonuçlara varıyoruz:
Bu sözün Bediüzzaman tarafından M. Kemal’e söylendiği bir vâkıa. Ne makamda söylendiğine baktığımızda ise, muhatabının “Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık, ama siz en evvel namaza dair şeyler yazıp aramıza ihtilâf verdiniz” şeklindeki öfkeli itirazı üzerine bu keskin cümlelerin sarf edildiğini görüyoruz.
İşin püf noktası da burada. M. Kemal, kendi bakış açısına göre zaferi takiben başlayan süreçte yeni devleti yapılandırma projelerini en önemli gündem olarak görüp onlara odaklanırken, namaz gibi bir konuya tâlî ve detay bir mesele olarak bakıyor. Bu yüzden namazın bu şekilde gündeme getirilmesinden rahatsız oluyor.
Said Nursî ise savaş, zafer, devlet gibi konuların önemini gözardı etmemekle beraber, bunların arzî, dünyevî ve geçici olduklarını, asıl ve kalıcı olanın ise iman ve ibadet gibi temel meseleler olduğunu düşünüyor. Ve dünyevî inkılâpların başarısının da, inanç noktasındaki duruş ve tavrın sağlamlığına bağlı olduğunu ifade ediyor.
Milletvekillerine dağıttığı beyannamenin içeriği ile bilhassa “Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek” vurgusunda bunu görmekteyiz.
Tartışmanın namaza odaklanması, iki farklı dünya görüşü arasındaki çok derin bir mücadele ve hesaplaşmanın tezahürü olarak görülmeli.
Yani, “Namaz kılmayan haindir” sözünün muhatabı, dünya görüşü olarak namazı önemsemeyip küçümseyen, hattâ gereksiz gören, temelinde inkârcı zihniyet yatan bir anlayış.
Yoksa, namazın ve ibadetin bir kulluk görevi olduğuna inanıp öyle kabul ettikleri halde, çeşitli sebeplerle kılamayanlar veya aksatanlar değil.
İrşad ve teşvik bu durumdakiler için geçerli.
“Hain” sözünün makamı ise zecr ve ihtar. Çünkü inkâr, hele Kâinatın Yaratıcısına muaraza edip meydan okuyacak boyutlara ulaşan bir küfür ve isyan, Risâle-i Nur’da geniş izahlarla açıklandığı gibi, hem kişinin Allah’la, hem de bütün yaratılmışlarla olan hukukunu ayaklar altına alıp çiğnemeyi netice veren son derece vahim bir sapmanın ifadesi. Namazı bu niyet ve kasıtla hafife alan bir tavır bundan dolayı hem hukukullaha, hem de hukuk-u ibada, yani kul haklarına ihanet anlamına gelecek sonuçlar getirir.
“Hainin hükmü merduttur” sözündeki anlamın farklı bir boyutunu da Abdülkadir Badıllı’nın, İslâm fıkhına göre ifade ettiği “Namaz kılmayanın şahitliği makbul olmayıp merduttur (reddedilir, kabul edilmez)” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s 557) sözünde görmekteyiz ki, bu da dikkate alınması gereken bir diğer nokta..


YARIN: Bediüzzaman: BEN Dindar BİR cumhuriyetçiyim

Kâzım Güleçyüz
gulecyuzk@yahoo.com