Erdoğan, Arap Baharı ve laiklik
19 Eylül 2011 Pazartesi 06:03
Selahattin (Eyyübi)’den bu yana, hiçbir Arap olmayan lider, Araplar arasında bu kadar popüler ve etkili olmadı.” Kanada’nın Globe and Mail gazetesi, Tayyip Erdoğan hakkında bu yorumu yapmış. Mübalağa da etmemiş doğrusu. Çünkü Başbakan’ın Arap dünyasındaki karizması gerçekten büyük. Geçen haftaki Mısır-Tunus-Libya gezisiyle daha da büyüdü.
Bu gezinin en önemli boyutu, Türkiye’nin, “Arap Baharı” diye anılan demokratik dalgaya verdiği desteğin altını çizmesiydi. Başbakan, diktatörlerini deviren üç ülkeyi de ziyaret ederken, müstakbel dördüncünün, yani Suriye diktatörü Beşar Esad’ın da üstünü çizdi. Türkiye’nin bölgedeki otoriter rejimlerin değil mazlum hakların yanında olduğunu bir kez daha ilan etti.
Bizde ise bu tutuma dudak bükenler, “daha altı ay önce Esad ile dost değil miydiniz” diye hükümete kızanlar ve burada bir ilkesizlik görenler var. Oysa ben ortada ilkesizlik değil aksine ilke görüyorum. Evet, Türkiye ile Suriye’nin arası Şubat 2011’e kadar gayet iyiydi, çünkü o zamana dek Suriye rejimi kendi halkına karşı katliam yürütmüyordu. Demokrasi dalgası Suriye’yi de etkileyince, rejim silaha sarıldı. Ankara ise “aman aramızı bozmayalım” demektense tepki gösterdi.
Umarım hükümetin Arap Baharı lehindeki bu sağlam tavrı, bu konuda kimi muhafazakârlar aslında hâlâ süren kafa karışıklığını gidermeye de yardımcı olur. Patenti ulusalcılara ait olan “Batı yine Ortadoğu’yu karıştırıyor” ezberini, doğal demokrasi taleplerini “made in CIA” sanma yanılgısını ve Batı’nın “ak” dediğine “kara” demeyi marifet bilme alışkanlığını tedavi eder.
Ama hangi laiklik?
Gelelim Erdoğan’ın Arap açılımının en enteresan boyutu olan “laiklik tavsiyesi”ne...
Ben, Başbakan’ın her üç ülkede tekrarladığı bu “laik devlet iyi bir şeydir, bundan korkmayın” mesajını hem önemli hem de yerinde buldum.
Öte yandan, bunu bir Kemalizm promosyonu zanneden ve ardından “Atatürk modeli” güzellemesi yapan kimi Türk yazarları da tebessümle okudum.
Çünkü tek bir laiklik yorumu yok ve başbakan Araplar’a Kemalist bir laiklik değil, aksine tam da öyle olmayan bir model tavsiye etti. “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak bir Müslümanım, laik değilim; fakat laik bir ülkenin başbakanıyım” demesi, yani laikliğin bireylerle değil, devletle ilgili bir ilke olduğunu hatırlatması, anlamlıydı.
Kemalist laiklik ise, tam da bu ayrımı tanımayan, yani sadece devleti değil bireyleri de tanımlamaya kalkan otoriter bir siyasettir. Sabık reis-i cumhur Ahmet Necdet Sezer bunu övünerek vurgular, “laik birey, dinsel inancının bu dünyayı etkilemesine kesinlikle izin vermez” gibi sözler ederdi.
Kemalist laikliğin dindarlara 80 kusür yıldır sürekli musallat olmasının, onların dini kurumlarını, cemaatlerini, kitaplarını veya kıyafetlerini yasaklamasının sebebi budur. Kemalizm, bununla da sadece Türkiye’ye değil bütün İslam dünyasına büyük zarar vermiş, çünkü “laik devlet”e ve genel olarak “modernite”ye çok kötü bir şöhret kazandırmıştır.
Öte yandan, Başbakan’ın laiklik mesajının Türkiye’deki bazı İslamcı kalemleri de rahatsız ettiği görülüyor. Çünkü onlar, anlaşılan, özgürlükçü bir laikliği en fazla “ehven-i şer” sayıyor, ideali ise bir tür “İslam devleti”nde görüyorlar.
Oysa tecrübeler gösteriyor ki, modern dünyada “İslam devleti” olmaya kalkan yapılar, “birilerinin İslam’dan anladığının devleti” oluyor. Din adına iktidar kurarken de aslında çoğu kez dine zarar veriyor.
O yüzden de özgürlükçü bir laiklik hakikaten iyidir. Hem Türkler, hem de Araplar için...
Star