Alın Size Hazinenin Anahtarları
18 Eylül 2011 Pazar 06:20
Alın Size Hazinenin Anahtarları.
İster al aç zengin ol, İster alma at fakir kal.

Göz kapaklarını aç,
Manasızlıktan manalara kaç,
İşte o zaman takacaksın başına altından bir taç,
Sözlerini söyle israf olmaz artık saçabildiğince saç..
Suyun akışına, rüzgârın esişine teslim oluyorum.
Kalpler kapalı aşka,
Sözler kapalı dosta,
Cömertlik kapalı insanlığa,
Kitaplar kapalı rafta,
Trafik kapalı insanlar darda,
Ümitler kapalı yarınlara,
Samimiyetler menfaatler ile olmuş melekler de bu durumda şokta,
Kapandıkça kararan hayatlar,
Kapandıkça insanlık aydınlığa, gürültülü bir sessizlik hakim oluyor sokaklarda,
Korkular güvensizlikler ile hayat bir kumar piyangosu olmuş ki insanlar iflasta..
Manalar kapalı maddeler yasaklı..
İnsanın doğası ise şeffaflığı sadeliği kolaylığı açık seçikliği rahatlığı ister.
Peki kim bu doğamızla(duamızla) oynayan zalim el, hangi sektör ki bu ruhsuzluğu daha kundaktayken aşılıyor bizlere..
Daha neler kapalı, aydınlık yarınlarımıza..
kapanmış yüzümüze kapılar birer birer..
Kalemler ile kapalı manalar açılmazsa, o kalemleri kırmak kıyamete kadar susmak insanlığa yapılacak en büyük iyilik olacaktır.
O kalemler ki mürekkepleri kurumadan manaları açarak insanlığa hizmet edecekse o kalemleri susturmak insanlığa yapılacak en büyük zulüm olacaktır.
Hür bir adamın hür sözlü kitaplarında şöyle diyordu:
Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde … âyetin manasını gör!. (S: 182)
Ah şu kafa fenerleri aydınlıkları karartıyor güneşlere karşı gözleri yumduruyor..
Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki: O kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile hâtem-i vahdet okunuyor." (S: 302)

Yine gözünü aç kalbin ile bakmayı bil evrenin ve galaksilerin sahibini tanı..
Daha sen ne zamana kadar kendi elindeki semerenin zevaline ağlayacaksın, gözünü aç." (BMs: 351)
Sana ait olmayan her şeyi, her şeyin sahibine versen, gözün açılacak.
Sen vermezsen o senden zaten alacak.
Sana ait olmayanı sana aitmiş gibi yaşasan mutluluğa kapayacaksın kapını, açacaksın huzursuzluğa..
Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak." (S: 341) .. olan bir sultan var bu hürriyetinde, onun özgürlük cennetine ve saadetine kavuşmayı seç..
Bu Cennet ki ucuz değil, bu Cennet ki mühim bir fiyat istiyor, işte bu satırlarda o anahtarı bul al ve bütün kapıları aç, hazinelere kavuş şöyle ki :
Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana "ene" namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?
ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir." der ve cüz'î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelal'in ibda-i san'atını anlar.
Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hakeza... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene'de münderiçtir. Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif'in "iki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizan-ül hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki; Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.
(Sözler - 536)

"Ey ahali!
Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in'am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz. (Sözler - 121)
Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin. (Sözler - 286)