İmam-ı Rabbani'nin ve Said Nursi'nin ortak paydası; İhlas
14 Ağustos 2011 Pazar 07:30
İmam-ı Rabbani'nin ve Said Nursi'nin ortak paydası; İhlas

إِلَّاعِبَادَكَمِنْهُمُالْمُخْلَصِينَ
(82-83) İblis: "Öyle ise, senin kudretine ve izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır" dedi.

Her zaman ilgimi çeken birşey Şeytan'ın Allah'ın kudretine istinaden yaptığı yemindir. Şeytan, hepimizden daha çok O'nun izzetini bilmesine rağmen, insana olan kininden dolayı isyan etmiş. Orada kullandığı tabir çok enteresan. "Ancak İhlaslılar " müstesna olacağını söylüyor.

Düşmanların en tecrübelisi Şeytan-ı lain'ın bu sözü bize birşeyi hatırlatmıyor mu? Evet, Asrın insanı, Ahir Zaman'ın Katibi Üstad Hazretleri de, "gâyet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i îmaniye ve hizmet-i Kur'aniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş; elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gâyet derecede muhtacız" derken çok ciddi bir meseleye ışık tutuyor.

İfadelerde geçen bir iki kelimenin açılması kanaatini taşıyorum. "İhsan-ı ilahi " tabiri, ihsan şuuruna erdirilmiş ihlaslı insanları işaret eden bir ifadedir. "İhsan ve İtkan Şuuru" da denilen bu mertebede salık, her anını Allah'ın görüp gözettiğini ve kalbinin ince hatıratına dahi niğehban olduğunun şuurundadır ki İhlasa erdirilmiş manasında "Muhlasin" kullara ait bir özelliktir. Üstad’ın, Isparta’daki talebelerine hitaben, "yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla başarıyı gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kesinlikle şüphem kalmadı" diye bahsetmesi gayet manidardır. Burada talebelerinin ihsan-ı ilahi ile ihlaslarından dolayı tavzif edildiklerine ve istihdam edildiklerini remzen haber vermekte. Talebelerine, "İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız" sözü ihlasın çevre ile de çok alakalı olduğunu ve iradı cehdin payının bulunduğunu gösteriyor bize. Bunu yukarıdaki, “ ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. İhlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız" ifadelerinden daha net anlıyoruz.

"İhlası kazanmaya mecburuz (cebr )" derken irademiz ile bunun sürekli temrinlerinin yapılıp cebren bu çizgide durmamız gerektiğini ve "Mükellefiz" derken kelimenin tüm manalarını cem ederek ifade edecek olursak, "Eksiksiz ve tastamam yerine getirilecek şekilde yükümlüyüz." Yani eksik gedik ve öylesine yerine getirmekle olmaz. Madem İhsan-ı ilahi tarafından tavzif edilip omuzumuza yüklenmiş, o zaman ayette iblisin "Hepsini senin yolundan sapıttıracağım ancak MUHLASiN'ler müstesna" sözünü de unutmadan İhlasın yüksek kulesinden düşmemeye çalışacağız. Zira herkesin malumu olduğu üzere ortada tutunacak yer bulamayız.

"...Gayet derecede MUHTACIZ" ifadesine biraz daha derinlemesine bakmak istiyorum. Muhtaç, ihtiyaç içerisinde ve gereksinim manalarına geliyor. Gereksinimin sözlük manası aynen şöyle, "gereksinim nedir? Eksikliği duyulan şey, ihtiyaç'tır. Yani gereksinim, karşılandığında haz, karşılanmadığında acı ve hüzün veren; karşılandıkça şiddetini kaybeden; zaman içinde kendini tekrarlayan; alışkanlık haline gelebilen; sınırsız ve öznel olan duygu" anlamına geliyor. İhlas'ın sırrını kendimizde yerleştirmek için (iradeye vurgu var) gayet derecede gereksinim içerisindeyiz. Gayet derecede muhtacız. Bu İHLAS ve İHLASLI OLMA gereksinimimiz karşılandığında iki dünya saadetini temin edecek ve haz verecek, karşılanmadığında ise iki dünyada da bizleri acılara gark edecek bir şekle bürünecek. "Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyî olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ül oluruz."

Laakal 15 günde bir okunması gereken bir eser olmasını istemesi temrinlerle sürekli olarak zihin ve şuuraltında bu önemli mevzunun yer etmesi ve kökleşmesini istemesi ve fiiliyatımıza hükmetmesini istemesinden olsa gerek. Çok enteresandır bir insanın dünyada iki tane bağı vardır. Biri kainat ve içindekiler ve özellikle de insanlarla olan bağı. Diğeri ise Allah ile olan irtibatı ve bağıdır. İnsanlarla olan bağımızın üssü'l esası UHUVVET ve kardeşliktir. Allah ile olan irtibatımızın üssü'l esası ise İHLAS'tır. İşte fıtrat okuyucusu Bediüzzaman hazretleri bunu keşfederek İHLAS VE UHUVVET RİSALELERİ'nin başucu kitabımız olmasını istemektedir.

Bakın Bediüzzaman bu konularda yalnız değildir. Üstadım dediği İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat adlı eserinin 40. Mektubunda İhlastan şöyle bahsediyor: (madde madde inceleyelim)

İhlâsı bildirmekdedir:
Allahü teâlâya hamd ederiz. Onun Peygamberine (s.a.s). duâ ve selâm ederiz.
1- Oğlum! Sülûk konaklarını ve cezbe makâmlarını geçdikden sonra, anlaşıldı ki, seyr ve sülûkdan maksad, yanî tesavvuf yolculuğundan maksad, ihlâs makâmına varmakdır.
[Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususen uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatcı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir duâ-yı mânevî, en kerametli bir vesîle-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet: İhlâstır.]

2- İhlâs makâmına kavuşabilmek için, enfüsî ve âfâkî mabûdlara tapınmakdan kurtulmak lâzımdır.
[İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. ]

3- İhlâs, islâmiyyetin üç kısmından birisidir. Çünki, islâmiyyet üç kısımdır: İlim, amel ve ihlâs.
[“Heleken nase illel alimun ve helekel alimune illel amilun ve helekel amilune illel muhlisun vel muhlisune ala haterin aziym.”] (Ihlas Risalesinin ilk basinda ki Hadis-i serif )

4- Görülüyor ki, tarîkat ve hakîkat, islâmiyyetin bir kısmı olan, ihlâsı elde etmeğe yarar, yanî islâmiyyetin yardımcısıdır. Sözün doğrusu da budur. Ne yazık ki herkes bunu anlıyamıyor. Rüyâlar ile, hayâller ile aldanarak kanâat ediyorlar. Çocuk gibi, ceviz meviz ile vakit geçiriyorlar. Böyle kimselerin, islâmiyyetin üstünlüğünden, inceliğinden ne haberi olur? Tarîkatin ve hakîkatin ne olduğunu nasıl bilirler? İslâmiyyeti cevizin kabuğu gibi bir örtü sanıp, cevizin özü, tarîkatdir, hakîkatdir derler.
["Yani: Hakaik-i şeriata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git gide en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mana-yı hakikat ve sırr-ı tarîkata inkılab ederler. Yoksa bazı tasavvuf mensuplarının zannettikleri gibi şeriatı zâhiri bir kabuk, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir. Şeriatın insanların tabakalarına göre inkişafı ayrı ayrıdır. Avam insanlara göre şeriatın zâhirini şeriatın hakikati zannedip havassa açılmış olan şeriat mertebelerine HAKİKAT ve TARİKAT namı vermek yanlıştır. Şeriatın umum tabakalara bakan yanı vardır"] ( A.g.e. 7. Telvih, 7. nükte )
[ "Şeriat doğrudan doğruya gölgesiz, perdesiz Ehadiyat sırrı ile Mutlak Rububiyet noktasında ilahi hitabın neticesidir" ] (A.g.e. 6. Telvih, 3. nokta )

5- İşin iç yüzünü görememişler, aşkdan, zevkden işitdikleri, ezberledikleri sözlerle avunurlar. Ahvâl ve makâmlara kavuşmak için can atarlar. Bunları birşey sanırlar.
[ “Tarîkat ve hakîkat vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksud-u bizzat hükmüne geçseler; o vakit şeriatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve sünnet-i seniyyeye ittibâ, resmî hükmünde kalır, kalp öteki tarafa müteveccih olur. Yâni, namazdan ziyade halka-i zikri düşünür; ferâizden ziyâde, evrâdına müncezib olur; kebâirden kaçmaktan ziyâde; âdâb-ı tarîkatın muhâlefetinden kaçar. Halbuki, muhkemât-ı şeriat olan farzlardan bir tanesine evrâd-ı tarîkat mukabil gelemez; yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarîkat ve evrâd-ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakikî zevke medâr-ı teselli olmalı, menşe’ olmamalı. Yâni tekyesi, câmideki namazın zevkine ve tâdil-i erkânına vesile olmalı; yoksa câmideki namazı çabuk resmî kılıp, hakikî zevkini ve kemâlini tekyede bulmayı düşünen, hakîkattan uzaklaşıyor.”] (Mektûbât, s. 423)

6- Allahü teâlâ bunlara, doğru yolu görmek nasîb etsin. Bize ve size ve bütün sâlih kullarına selâmet versin! Âmîn. IMAM-I RABBANI
Allahümmec'alnâ min ibâdike'l-muhlisine'l-muhlasîn el-muttakiyn !

NOT: Bu yazıyı kaleme alırken bir ikaz-i ilahi ile karşılaştım. İhlas ile alakalı arama yaptığım esnada karşıma Fethullah Gülen Hocaefendi'nin şu sözleri çıktı. Yazısı hiç beklemediğim tarzda insanı sarsıyordu. Zira tam yazı esnasında idim ve karşıma çıkmıştı. Yine de yukarıdaki yazıyı yazdım. İnşaallah ihlası gözeterek yazmışımdır. "İster yazı yazsın, ister şiir yazsın, ister sağda solda gürül gürül va'z ü nasihatta bulunsun, ister harıl harıl üst üste müesseseler açsın, eğer bunlara paralel olarak Rabbimizle münasebetlerinde derinleşme gibi bir hedefi yoksa, o bütün bunlarla kendini anlatıyor, kendini öne çıkarıyor, kendini ifade etmek istiyor ve farkına varmadan çok defa kendini Allah'ın yerine koyuyor, kendini Resulüllah'ın yerine koyuyor, bir yönüyle şirk kokan tavırlarıyla, bir yönüyle davayı nübüvvet çizgisine, dairesine, yörüngesine girme gibi -bağışlıyor musunuz- küstahlıkta bulunuyor.... Yarım yamalak olmaz bu işler, yoksa bereketsiz olur yaptığınız işler. Ve kendinizi anlatmış olursunuz. Melekler meseleyi öyle değerlendirir, erbab-ı feraset de meseleye öyle bakar. Ve kimseyi inandıramazsınız, ne yazarsanız, ne çizerseniz, ne söylerseniz, ne anlatırsanız, ne tesis ederseniz ediniz inandıramazsınız. Ne arzdakileri ne de semadakileri. Cenab-ı Hakk "İnnellezine amenü ve amilussalihati seyec'alü lehümü'r-Rahmânü vüdde... (Meryem-19/96) buyuruyor. İmanda sürekli onu yenileyerek fiili teceddüde (harekette yenilik) delalet eder."