Bana Eşşek Demişsin! Amma Seni de...


Bana Eşşek Demişsin!
Amma Seni de...
Herkes şikâyetçi!
Kalem erbabı, diğer kalem erbabından, siyaset erbabı siyasi hasmından, öğrenci öğretmeninden, çocuklar babalarından, kadınlar kocalarından, kocalar karılarından, dostlar eski ahbaplarından şikâyetçi!
Babalar “bizim zamanımızda böyle miydi?” cümlesi eşliğinde çocuklarından şikâyetçi!
Devlet vatandaşından, vatandaş devletinden şikâyetçi!

“Hepiniz Kendi Ayıplarınızın Hamalısınız. Başkalarının Kusurlarını Kınamayınız.”

Şikayet eden edene!
Bu hengâmede yapılmayan tek şey varsa o da “şikâyetten vazgeçmek” ve “elini taşın altına koymak”!
İşte bu kimsenin aklına gelmiyor ya da bunu yapmak kimsenin işine gelmiyor! Çünkü “şikayet etmek” ve “suçu başkasında görmek” daha kolay!
Hiç kimse “ne yaptımsa kendi elimle yaptım, ne yaptıksa kendi elimizle yaptık” demeyi aklına bile getirmiyor. Çünkü adaleti herkes kendisi için arıyor. Başkasına adil davranma gibi bir hassasiyeti yitireli o kadar uzun zaman oldu ki!

İtham Yarışı

Birileri durmadan, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan diğerlerini “eşşek olmakla” itham ediyor. Ve diğeri de cevaben diyor ki “bana eşek demişsin ama seni de anırırken görmüşler”! Vaziyetin özeti budur aslında.
İnsani ilişkiler zeminini kaybetti ve çok uzun bir süredir form değiştirdi. İnsanımız insani değerler etrafında değil de, menfaatler çerçevesinde ilişki kurar oldu.
Ey kıymetli okur!
“Peki senin yaptığın nedir?” diyebilirsiniz.
Bu yazıyı okurken böyle bir şey derseniz vallahi hakkımı helal etmem!
Benim yaptığım şikayet değil, bir tespit!
Zaten şikayet eden her kim varsa “Ben sadece bir tespitte bulunuyorum” demiyor mu? İşte benim cevabım da farklı bir cevap olmayacak.
“Ben sadece ve sadece bir tespitte bulunuyorum ve kendimce teşhis koyuyorum.”
Aklımı kurcalayan ise ehli müştekinin siyasetle iştigal eden kısmının tavrı…
Kim iktidara gelse, kendisinden önce iktidarı deruhte edenleri itham etmeden duramıyor. İktidarını kaybedip, muhalefete düşenler de iktidarda olanları -en azından- beceriksizlikle itham ediyor. Muhalefetin hızını alamayan kısmı da, vatanın elden gittiğini, satıldığını, iktidardakilerin yabancı güçlerle işbirliği içinde olduğunu haykırıyor.
Bu tespit şu ana, içinde yaşadığımız zamana has bir tespit ve değerlendirme değil. Siyaseti takip etmekten “kendisini alamayanlar” bilirler ki, Türk siyasetinde bu tavır hiç ama hiç değişmemiştir.
İktidar ve muhalefeti ile siyaset erbabı, “işini bitirme” ve “iş bitirme” anlayışını bırakıp “iş yapma” anlayışını benimsese, siyaseti “ölümüne bir mücadele alanı” olmaktan çıkarıp, “bir işbirliği ve işbölümü” anlayışına ve siyasetine dayandırsa ne kaybeder?
Hepimizi rahatsız eden bu siyaset anlayışı “On tane derviş bir kilimde uyur da, iki padişah bir iklime sığmaz” meselinde olduğu gibi, herkes kendisini “padişah zannettiği” için olsa gerek...
Herhalde siyaset erbabı “Acizin eline kudret geçince, tutar, acizlerin kolunu büker” anlayışını benimsediği için siyasetlerini “siyasi hasmını yok etmek” üzerine inşa ediyor.

Çare Kendi Ayıbını Görebilmek

Sözü, sözün üstadına, Mevlana’ya bırakalım da meramımızı daha iyi ifade etmiş olalım:
“Dört Hintli bir Mescitte Tanrıya ibadet için namaza durmuşlar, rüku ve sücuda koyulmuşlardı. Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı. Bu sırada müezzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilaihtiyar bir söz çıktı;
“Müezzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı?”
Öbür Hintli, namaz içinde okuduğu halde
“ Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” dedi.
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki:
“Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini kına!”
Dördüncüsü
“Hamdolsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi.
Hulasa dördünün de namazı bozuldu.”

Hulasası budur ey kıymetli okur!
Herkes bir diğerinin ayıbını söyler durur!
Ama herkesin namazı bozulmuş, kimse farkında değil!


Alıntı...