Daha önce, zannederim değinmiştim. Eski yazılarım arasında olmalı.


Başörtüsünü Yahudi kültürel mirasının bir parçası olduğunu söyleyen Doç. Dr. Şahin Filiz, aynı görüşleriyle yeniden gündeme geldi.


Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Şahin Filiz, daha önce de benzerî açıklamalarla gündeme gelmişti. Kapanmadan önce Gözcü gazetesinin baş yazılarından birinde Rahmi Turan, Şahin Filiz’e methiyeler düzmüş ve onu referans vererek İslâm’da başörtüsünün bulunmadığını kaleme almıştı.

Sözkonusu zâtın başörtüsünün veya tesettürün İslâma sokma bir Yahudi bid’atı olduğunu ispatladığını yazmıştı.


Temcit pilavı gibi eski iddialarını yeniden gündeme taşıdığı anlaşılıyor.


Sky Türk’teki bir programda yine başörtüsünün bir Yahudi geleneği olduğu iddiasını tekrarlamış.


Olabilir, oruç da öyledir. Öyleyse orucu da kaldıralım.


Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın iddiasıyla da başörtüsü Sümer’de fahişeler tarafından istimal ediliyormuş!


Bu aşamadan sonra Şahin Filiz idarî soruşturmayla gündeme gelmişti. Jet hızıyla yeni YÖK Başkanı adaşımız Özcan, galiba ilerici görünme fırsatını kaçırmamak için, soruşturmaya mahal olmadığına karar vermiş.


Ama Şahin Filiz bilmelidir ki, bu mesele ilmî ehliyetini ve boyunu aşan bir mesele.


Gerçi Yaşar Nuri Öztürk de ‘türban rahibe kıyafeti’ diyerekten bir başka dine atıfta bulunmuş ve referans vermişti.



Esasında İslâm’a hangisinden geçme olduğunu tespit ve ispat için iki ilim adamının düello yapması lâzım.


Bu sûretle gerçeğin apaçık ortaya çıkacağı malûmdur.


Ama onlar bu sefer de ‘İslâmda mübareze ve düello yok; o da, Hıristiyan adetidir’ diyerek çark edebilirler.


Ne diyelim böyle manipülatif ilim adamlarıyla başa çıkılmaz.


YÖK’ün de yardımıyla dört ayak üzerine düşüyorlar.


En iyisi onları kendi hallerine bırakmak.


Ama onlar da bizi bir kendi halimize bıraksalar!



Bu mesele üzerine Hayrettin Karaman Hoca Yeni Şafak gazetesinde ‘Laikçilerin çelişkisi’ başlıklı bir makale yazmış.


Makalede dinî alana karşı çıkan bir takım laik kesimlerin bu alanı kimseye bırakmadıklarına ve bu alan üzerinde tekelistan kurduklarına dikkat çekmiş.


Vaktiyle bir kişi acar bir hırsızı cürm-ü meşhud halinde yakalamış. Ama hırsızı ne getirebiliyormuş, ne de hırsızdan kurtulabiliyormuş. Çatmış bir püsküllü belâya. Bunun üzerine halini şöyle arzetmiş: “Gel dedim gelmiyor, bırak dedim bırakmıyor...”

Bazen bu tarz kişiler vardır. İnsanoğlu balçık gibidir. Bazen yapıştı mı, yapışır. Hayrettin Karaman Hoca, bu gibiler için şunu söylüyor:


“Eğer dinden fetva alarak hareket etmeye çok hevesli iseler, kendi hayatları ile ilgili yüzlerce İslâmî kusur (tartışmasız günah) hakkında araştırma yapsınlar; bunu yaparlarsa başkalarıyla uğraşmaya vakitleri kalmayacaktır.


‘Bizim günahımızdan sana ne’ diyorlarsa birileri de onlara, haklı olarak ‘bizim sevabımız da, din hayatımızdan sana ne’ diyeceklerdir...”


Bu tavrı gösterebilmek kâmil insanların harcıdır.

Haddini bilmek, icabında İslâm’ın altıncı şartıdır.

‘Tuba limen arafe haddehu ve vakafe indehu’ denmiştir.


Sınırları bilenlere ve tanıyanlara ve orada duranlara müjdeler olsun.


***


Maalesef laikliği tanımlamakta zorlananlar, ilgili olmadıkları halde hariçten dinin sahasına girerek dini tanımlamaya çalışıyorlar.



Dinî umdeleri yasaklamak da bir yana dinin alanını da tanımlamaya kalkışırsanız, bu tamamen hadde tecavüz olur.


Bir taraftan başörtüsünü ‘dinî’dir diye yasaklıyorlar, diğer taraftan da dinde böyle bir emrin olmadığını savunuyorlar.


Dinî alana indî tanım getiriyorlar ve dinin alanını tayin ediyor ve çiziyorlar.

Dinî olduğu için yasaklıyorlar, ama öbür taraftan da dinî olanı da kendileri belirliyor.


Burada bir çelişki yok mu?


Bu çelişki, Tunus gibi, Türkiye modelini izleyen diğer ülkelerde de aynen var. Bu anlamda Hayrettin Karaman Hoca’nın şikâyetlerini Raşid Gannuşi’nin dilinden de dinliyoruz. El Vatan el Arabi (15 Aralık 2007) aynı pozisyondan şikâyet ediyor. Sözkonusu dergiye yaptığı değerlendirmede kendilerini şöyle tanımlıyor: “Kesinlikle suçladıkları gibi biz, dini tekelistanımız altına almak isteyen dinî veya dinci bir parti değiliz. Din bizim tekelimizde değil. Haşa ki, öyle olsun. Sadece biz dini referans alan bir partiyiz. İlzam edici değil, iltizam ediciyiz (Duatun la kudat).” Dini asıl tekelleri altına alanlar Bin Ali ve ortaklarıdır. Din, Tunus devletinin tekelindedir...”

Galiba dini tekelistanları altına alanların ülkesinde, başörtüsü din dışı kabul ediliyor. Din dışı kabul edilmekle de kalmıyor, aynı zamanda yasaklanıyor.

Dini hakem almayan bir dinî hakemlik ve hakimlik kurumu yaşanıyor.

Galiba bütün mesele dinin tanımında değil, dini tanımlayan iradenin tanımında düğümleniyor.


Bu tanım doğru yapılsa, bütün dertler bitecek.


Mustafa Özcan- Yeni Asya


http://www.yeniasya.com.tr/2007/12/1...lar/mozcan.htm