farkındalık....
Amerikan edebiyatına altın harflerle geçen bayan yazar Helen Keller, dokuz aylık bebekken yakalandığı bir hastalık nedeniyle görme, işitme ve konuşma yeteneklerini yitirmişti. Eşyaları sadece onlara dokunarak algılayabiliyordu. Aldığı eğitimin yardımıyla dokunarak yazma, iletişim kurma yeteneği kazandı.

“Three days to see” başlıklı yazısında bir tecrübesini anlatır Keller. Bir arkadaşı ormanlarda, parklarda geziye çıkar; dönüşünde Helen ona ne gördüğünü sorar. Arkadaşı, “Hiçbir şey, herkesin bildiği sıradan şeyler” cevabını verir. Keller bu duruma çok üzülür ve şöyle yazar: “Ben New York'un müzelerinde dolaşırken dokunduğum eşyaları keşfetmekten heyecan duyuyordum. İnanılmaz güzelliklerin verdiği tarifsiz sevinci yaşıyordum. Sen nasıl oluyor da gördüğün halde harika manzaraları fark etmiyorsun?”


Ve işte Keller'in bize öğüdü: “Gaflet yüzünden göremiyoruz. Anlayamıyoruz. Üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl hasretle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Hayatın tüm saniyelerini nasıl hasretle yaşadığınızı göreceksiniz.”

Ölüm döşeğinde olan bir kimse üç gün daha yaşamak için tüm servetini bağışlamaz mı? Demek ömrümüzü verdiğimiz dünyevî varlığımız, üç gün yaşamaktan çok daha değerli. En büyük servet, bize bağışlanan hayat nimeti olduğuna göre, biz başarmak için daha hangi ek taleplerde bulunuyor, hangi engeli ciddiye alıyoruz? Hem istediğimiz diğer imkânları elde etmek ve her türlü engeli aşmak için de yine bu varlığımızı iyi kullanmak gerekmiyor mu?

Başarmanın olmazsa olmaz kuralı sandığımız nice ihtiyaç aslında öncelikler sırasına bile girmez. Bizi ideallerimiz peşinde koşmaktan alıkoyduğuna kendimizi şartlandırdığımız engeller gerçekte engel değildir.

Ne yazık ki, sanal bir dünya kuruyoruz. Sanal engeller ve sanal özlemler elimizi kolumuzu bağlıyor. Sonuçta kendi elimizle kendimizi esir ediyoruz. Yetmiyor. “Sorunlar altında eziliyorum. Benden dertli kim var? Yok mu kurtaran?” diye bağırıyoruz. Kaderimizi ve başkalarını suçlayıp niçin yardım etmediklerini düşünüyoruz.

Kuşkusuz hiçbir sorunu küçümsemiyorum. Ancak tümünü aşabileceğimiz eşsiz niteliklerle donatıldığımıza inanıyorum.
Bunca avantajlarına rağmen kendilerini ataletin kahredici esaretinden kurtaramayan gençlere soruyorum: İşitme, görme, konuşma yeteneğini kaybeden bir kimseden daha mı zor durumdasınız, ondan daha mı problemlisiniz?
Sorunlarınıza ağlayıp eylemsiz olmak, size hiçbir şey kazandırmaz. Onlar için ağlamaktan başka yapabileceğiniz şeyler de var. Sorunlarınızla savaşın, teslim olmayın.
CEMİL TOKPINAR