KOLAYCILIĞIN İNSAN hayatına kök saldığı ve hayatın her alanına dallanıp budaklandığı bir zamanda yaşıyoruz. Kolaylıklarla dolu bir hayatın insanın bu kolaylıkların kazandırdığı zaman ve enerji fazlasını başarılı olmak istediği alanlara kaydırmasına imkân tanıyacağını düşünürüz. Oysa işin böyle gerçekleşmediğini, kolaylıklardan kolaycılığa kayan bir gelişmenin yaşandığını görüyoruz. Bir anlamıyla ‘görüntünün egemenliği’nin yaşandığına şahit oluyoruz. ‘Olmak’ değil, ‘görünmek’ hayatlarımıza damgasını vuruyor.

Sözgelimi, zengin olmak istiyorsunuz. Bunun yolu, sabırla iş imkanlarını yoklamak, sonu hüsranla bitebilecek girişimlerde bulunmaktan geçiyor. Ama tüm bunlar zaman ve gayret gerektiriyor. Oysa, ikisi de çok bol olmasına rağmen bugünün insanı olarak kullanmayı beceremediğimiz iki değer. Çünkü ikisi de zor olanı seçmek demek. Zor olansa, bizler için zor. Halbuki işin kolayı var. Nasıl mı? Zenginlikten beklentileriniz nelerdir? Lüks bir ev ve lüks bir araba, markalı giysiler, pahalı lokantalar ve bunlar gibi üzerinizde görünüp ‘ben zenginim’ dedirtecek cinsten şeyler. Hepsine kolayca ulaşabilirsiniz. Krediler, kredi kartı ve taksit imkanları size istediğiniz hayatı zahmete girmenize gerek kalmadan yaşatır. Tabii ödemelerde yaşanılan sıkıntıları, taksit ödemekle geçirilen bir hayatı zahmetten saymazsak. Sonuçta zengin olmazsınız ama zengin görünürsünüz.

Eğitimli ve ciddi bir iş sahibi mi olmak istiyorsunuz? Bunun için aklı başında bir öğrenci olup ders çalışmaya önemli bir zaman ayırmak, hayatının uzun yıllarını okullarla haşır-neşir, kitaplarla içli-dışlı geçirmek gerektiğini biliriz. Ama bu işin zor yanı. Zor geliyor. Öyleyse alın size numarasız bir gözlük, üzerinize bir takım elbise, elinize de bir evrak çantası. Eğitimli değilseniz veya iyi bir iş sahibi olamadıysanız da öyle görünüyorsunuz.

Artık gündelik hayatımız içerisinde, bu ‘görüntü’ insanlarına sıkça rastlıyoruz. ‘Görüntü zenginleri’, ‘görüntü eğitimlileri’, ‘görüntü güzelleri’ vb.

Ne yazık ki, bu şekilde uzatıp gidebileceğimiz bir listeye bir de şunu ekleyebiliriz: ‘görüntü müttakileri.’

Modern zamanın modern insanının bu kolaycılığından maalesef din ve dindarlık da nasibini alıyor.

Modern zamanın insanı olarak kolayca ‘müttaki bir dindar’ da olabilirsiniz. Dilinize dolayacağınız birkaç kelime, evinizde ve giyiminizde yapacağınız radikal birkaç değişiklik bu görüntüyü sağlamak için yeterli. Müttaki olmadınız belki, ama müttaki görünmeyi başardınız!

Bu görüntü ile kendinizi dahi kandırmanız mümkün.

Bu görüntünüzün arkasında iş hayatınızdaki İslâmî ahlâka uymayan davranışlarınız, evinizde ev halkına, yakınlarınıza çektirdikleriniz, çalışanlarınıza hakaret dolu bağırışlarınız, israf yüklü harcamalarınız, huzursuz ruh haliniz, hiçbir şeyden hoşnut kalmamanız, türlü çeşit harama bulaşan ticaret hayatınız olduğu gibi kalabiliyor. Nasılsa, üç-beş sembolik hareket, üç-beş sembolik görüntü ile pekâlâ tam bir dindar müttaki gibi görünüyorsunuz.

Oysa ki, gözümüzün nuru, hayatımızın rehberi muhterem Nebi aleyhissalatu vesselam, “Kıyamet gününde müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır basan birşey yoktur. Allahu Teala hazretleri, çirkin düşük söz ve davranış sahiplerine buğzeder” buyuruuyor. Hal bu iken, bize düşen nedir? Peygamber Efendimiz “Güzel ahlak sahibi, ahlakı sayesinde namaz ve oruç sahibinin derecesine ulaşır” demişken, güzel ahlâkı elinin tersiyle iteleyerek başkalarına göre ‘fazla’ gözüken namazımızla, orucumuzla, örtümüzle, okuduğumuz âyet sayısıyla, evimize sokmadığımız üç-beş nesne ile kendimizi nasıl müttaki sayabiliriz?

“Emin, dürüst müslüman tacir, Kıyamet günü şehidllerle beraberdir” sözünü duyduğumuzda sadece kendimizi müslüman olarak tanımlıyor olmamızın bizi ticaretimizde sorumluluktan kurtarmayacağını, bu noktada şahsi farzlarımıza riayet ediyor olmanın da, hatta nafilelerimizin bile işbu noktada hesaba çekilmekten bizi alıkoymayacağını nasıl görmezden gelebiliriz?

Müttaki olmak, her bir anı mü’minâne yaşama çabası içinde olmak, ama zaaf ve kusurunun farkında olarak haddini bilmek olsa gerek. Bir eş olarak ehline hayırlı olmak, bir anne olarak çocuklarına merhamet göstermek, bir evlat olarak anne-baba hatırı gözetmek, akraba olarak sıla-yı rahimi ihmal etmemek, tüccar olarak ticaretinde dürüst olmak... Barındırdığımız her bir alt kimlikte o kimlik kalıbında Rabbimizin bizden olmamızı istediği hal ile hallenebilmek.

Umulur ki, namazımız bizi bu noktaya getirsin. Umulur ki, namazımız Ankebut sûresinde Rabbimizin buyurduğu gibi bizi ‘fahşâ ve münker’den alıkoysun, Mâûn sûresinde uyarıldığı gibi ‘görsünler diye’ kılınıyor olmasın. Umulur ki, olduğumuz gibi olalım, görüntüyle başkalarını ve en başta da kendimizi aldatmayalım.

Mümine düşen ne kendini kandırmak, ne de başkalarının gözünü boyamaktır.

Bu bakımdan, belli noktalarda ‘takva’ manzarası arzetmek yerine hayatının tamamına ‘güzel ahlak’ı yaymaya çalışmayı bize öğütleyen onlarca hadisten bu ‘görüntü’ çağının dindarlarının alacağı çok ders bulunmaktadır.

30.12.2005

© 2007 karakalem.net, İnci Şirvan