+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Ömer Bin Hattab (r.a)

  1. #1
    Gayyur muntehab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2006
    Bulunduğu yer
    Siirt
    Mesajlar
    115

    Standart Ömer Bin Hattab (r.a)

    Ömer Bin Hattab (r.a)


    İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

    Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

    Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: 'Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır' diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;

    'Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!' dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

    Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt' şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

    Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

    Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; 'Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti' (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

    Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

    O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: 'Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; 'Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin' dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;

    'Onun hicreti bir zaferdi' (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.

    Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: 'Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı' (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

    Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

    Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

    Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.

    Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; 'Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir' demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; 'Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım' karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).

    Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler

    Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

    Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

    Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

    Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

    Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

    İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

    Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

    Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği 'divan' teşkilatını kurdu.

    Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

    Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

    Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

    Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

    O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

    Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

    İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

    İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

    Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

    Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

    Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

    Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O 'istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur' demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

    Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: 'Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım' sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.

    Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; 'Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim' dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; 'Işıklı aileye selâm olsun' dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; 'Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır' diye ekledi. Hz. Ömer, ona; 'Ömer bu durumu nereden bilsin ki?' diye sorduğunda kadın;

    'Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu' karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a);
    'Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım' diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; 'O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum' demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; 'Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız' dedi. Hz. Ömer;

    'Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun' dedi.

    Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.

    İlmi

    Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).

    Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).

    Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: 'Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum' karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

    Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

    Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; 'Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım'.

    Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

    Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

    Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; 've namazı ailene emret' (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

    'Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum' (Şıblî, a.g.e., II, 373).

    Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; 'Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun' dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; 'Benden daha iyi köle kimmiş?' diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: 'Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur' (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.

    Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

    Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; 'Allah yaşını güldürsün ya Resulullah' dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s);

    'Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular' dediğinde Hz. Ömer; 'Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın' dedi. Sonra da kadınlara dönerek; 'Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?' diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; 'Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin' dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi' (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

    Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:

    'Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın' (Suyûtî, a.g.e., 133).

    Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: 'Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır' (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s);

    Allah doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır' (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır' (Suyûtî, aynı yer).

    Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: 'Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde' (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).
    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (02.06.07 Saat 12:48 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Dost seyyidvolkan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesajlar
    14

    Standart Ömer'İn, Allah'in Kİtabi KarŞisinda İÇtİhat Etmesİ

    ÖMER'İN, ALLAH'IN KİTABI KARŞISINDA İÇTİHAT ETMESİ

    İkinci halife Ömer bin Hattab'ın tarihi, Kur'an ve sünnetin açık hükümleri karşısındaki içtihatlarıyla doludur. Ve maalesef Ehl-i Sünnet, bunları onun iftiharlarından sayarak ona övgüler yağdırırlar. Biraz insaflı olanları ise, onun bu işlerini akıl ve mantığın kabul edemeyeceği yorumlarla yorumlamaya çalışırlar. Ama acaba Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetine muhalefet eden birisi müçtehid sayılabilir mi? Oysa Allah Teala buyuruyor ki:
    "Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve kadına o konuda görüş belirtme hakkı yoktur. Kim, Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, açık bir sapıklığa düşmüş olur."[1]
    Yine buyuruyor ki:
    "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendisidir... Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendisidir... Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendisidir. "[2]
    Buhari, Sahih'inin "Kur'an ve Sünnete Sarılma Kitabı"nda Resulullah'ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu nakleder:
    "Allah, ilmi insanlara verdikten sonra onlardan geri almaz. Ama alimler, ilimlerini insanlardan esirgerler; dolayısıyla halk cahil kalır ve onlara bir şey sorulduğu zaman kendi kafalarından cevap verirler. Böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar."[3]
    Yine Buhari, Sahih'inde şöyle nakleder:
    "Hakkında vahiy nazil olmayan bir konuyu Resulullah'a sorduklarında, ya bilmiyorum diyor, ya da o konuda vahiy nazil oluncaya kadar bekliyordu. O, kendinden ve kıyas ile asla cevap vermezdi. Çünkü Allah Teala buyuruyor ki:
    “Allah'ın sana gösterdiği şeylerle (hüküm ver).” [4]
    Alimler de eskiden beri şöyle demişler: "Allah'ın Kitabıyla ilgili olarak kendi düşüncesiyle hüküm veren kafir olur."[5]
    Bu, Kur'an ve sünnetten anlaşılan en basit konulardandır. Ama nasıl oluyor da bu basit konu, Ömer bin Hattab' a ya da ashaptan birine veya dört mezhep İmamlarına gelince unutuluyor ve maalesef onlar Allah'ın hükümleri karşısında içtihat edince hüküm değişiyor; hata ettikleri zaman bir sevap, doğruyu buldukları zaman da iki sevap kazanıyorlar![6]
    Birisi şöyle söyleyebilir: Yanlışa bir, doğruya iki sevap verilmesi konusu, bütün Sünni ve Şiilerin ittifak ettikleri bir konudur. Çünkü bu konuda Resulullah'ın (s.a.a.) sağlam hadisleri vardır.
    Bunun cevabı şudur: Evet, bu doğrudur ama, Şia'nın dediği içtihatla Ehl-i Sünnet'in dediği içtihat arasında fark vardır. Şiiler, Allah ve Resulünce açıklanmayan bir hükümde içtihat ederler. Ama Sünniler buna bağlı değildirler. Onlar, seleflerine uyarak açık hükümlerin karşısında bile içtihat ederler. Allame Seyyid Şerefüddin Musevi (r.a.), en-Nassu ve 'l-İçtihad adlı kitabında ashabın, özellikle de ilk üç halifenin, yüzü aşkın konuda Kur'an ve sünnetle çelişen hükümler verdiklerini tespit etmiştir. Araştırmacıla- rın bu kitabı okumalarını tavsiye ederim.
    Şimdi bu konudan bahsetmişken, Ömer bin Hattab'ın Kur'an ve sünnete açıkça muhalefet ettiği konulardan bazılarını hatırlatalım.
    Ömer, ya cehaletinden dolayı bu hükümleri vermiştir. Halbuki cahil bir insan, helali haram ve haramı helal edebileceğinden hüküm vermeye hakkı yoktur. Yüce Allah buyuruyor ki: "Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü, "şu helaldir, şu haramdır" demeyin. Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler." [7]
    Ayrıca, cahil ve bilgisiz bir kimse, hilafet görevini de üstlenemez. Allah Teala buyuruyor ki: "Hakka hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır, yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe kendisi doğru yolu bulamayan mı? O halde size ne olmuş? Nasıl hükmediyorsunuz?"[8]
    Ya da Allah'ın hükümlerini bildiği halde, kendi zannınca maslahatın öyle gerektirdiği için onlara aykırı hükümler vermiştir. Maalesef, Ehl-i Sünnet bunu da çok normal karşılar ve kafirlik veya dinden çıkma olarak görmezler.
    Kaldı ki Ömer, kendi zamanında Allah'ın hükümlerini tam olarak bilen bir şahsiyetin varlığından da habersiz değildi. Çünkü o, Hz. Ali'nin Kur'an'ı ve sünneti herkesten daha iyi bildiğini çok iyi biliyordu. Aksi halde, kesinlikle birçok zor meselede ona müracaat etmez ve defalarca; "Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu." demezdi.[9]
    Ben özgür Müslümanların bu konuda bizimle aynı görüşte olduklarına inanıyorum. Zira görüyorlar ki bu gibi içtihatlar, inançları bozmuş, hükümleri değiştirmiş, ümmetin arasında karışıklığa ve ayrılığa neden olan çeşitli mezhep ve fırkaların çıkmasına sebep olmuş ve sonuç olarak çeşitli maddi ve manevi zararlara yol açmıştır.
    Şayet Ebu Bekir ve Ömer, Resulullah'ın sünnetini -hilafetin asıl sahibini kenara itmiş olmalarına rağmen- bir kitapta toplasaydılar, kendileri ve ümmet için daha iyi ve daha hayırlı olmaz mıydı? Resulullah'ın sünnetinde bunca yalan, iftira ve efsaneler meydana gelir miydi? Ve bugün İslam adına değişik değişik mezhepler, inançlar ve fırkalar olur muydu?
    Fakat ne yazık ki, Peygamber efendimizin hadislerini toplatıp yaktılar ve yazılıp anlatılmasını yasakladılar. İşte en büyük musibet de budur. La havle ve la kuvvete illa billah' il- Aliyy' il-Azim!
    Şimdi Kur'an'ın açık hükümleri karşısında Ömer'in bazı içtihatlarına değiniyoruz:
    1- Kur'an buyuruyor ki: "... Cünüp iseniz, temizlenin (gusül alın). Hasta veya yolculukta iseniz ya da sizden biri ihtiyacını gidermekten gelmişse ya da kadınlarınıza yaklaşmışsanız da su bulamamışsanız, temiz toprak ile teyemmüm edin.."[10]
    Sünnette de, Resulullah'ın (s.a.a.) Ömer'in de bulunduğu bir sırada ashaba teyemmümün nasıl alınacağını öğrettiği meşhurdur. Buhari, Sahih'inin "Teyemmüm Kitabı"nda İmran'dan şöyle nakleder:
    "Bir yolculukta Resulullah'la birlikte idik. Gece yola çıktık ve gecenin sonlarına doğru yorgunluktan uyuyuverdik. Hem de öyle bir uyku ki yolcu için ondan daha tatlısı olamaz. Bizi sadece güneşin sıcaklığı uyandırabildi. İlk uyanan fılan idi; ondan sonra da filan. (Ebu Reca, onların isimlerini de söylüyordu; ama Avf onların isimlerini unutmuş) Dördüncü olarak da Ömer bin Hattap uyandı. Ama Resulullah uyuduğunda kendisi uyanana kadar kimse onu uyandırmazdı. Çünkü biz onun uykusunda neler olduğunu bilmezdik. Ömer uykudan uyandığında halkın durumunu görünce sert ve katı birisi olduğundan tekbir getirmeye başladı. Onun tekbirlerinin sesinden Resulullah da (s.a.a.) uyandı. Onlar, Resulullah uyanınca durumlarını ona anlattılar. Ama Resulullah, "Bir şey olmaz" diyerek hareket emri verdi ve kendisi de yola koyuldu. Çok uzaklaşmadan durarak halka abdest almalarını emretti. Bilahare halk, Resulullah'la (s.a.a.) birlikte cemaat namazı kıldı. Namaz bittiğinde birinin kenarda durarak cemaat namazı kılmadığını görünce; "Sen neden halkla birlikte namaz kılmadın?" diye buyurdu. Adam; "Ben cünüp oldum. Güsül almak için de su bulamadım" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a.) buyurdu ki: "Temiz toprak (ile teyemmüm almak) sana yeter." [11]
    Ama Ömer, Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetine muhalefet ederek; "Su bulmayan, namaz kılmasın." diyor. İşte bu, birçok hadis yazarının kaydettiği Ömer'in içtihatlarından birisidir. Müslim, Sahih'inin "Taharet Kitabı, Teyemmüm Babı"nda şöyle yazar:
    "Birisi Ömer'in yanma gelerek dedi ki: "Ben cünüp oldum, ama su bulamadım." Ömer; "Öyleyse namaz kılma." dedi. Orada bulunan Ammar şöyle dedi: "Ey müminlerin emiri, hatırlamıyor musun? Ben ve sen bir seriyedeydik; ikimiz de cünüp olmuş ve su bulamamıştık. Sen namaz kılmadın, ben ise kendimi toprağa bulayarak namaz kıldım. Sonra Resulullah (s.a.a.) buyurdu ki: "Ellerini yere vurup üfledikten sonra yüzünü ve iki elini mesh etmen yeterli idi." Bunun üzerine Ömer dedi ki: "Ya Ammar! Allah'tan kork" Ammar da; "Eğer istersen, bu konuda konuşmam." dedi.[12]
    Subhanallah! Ömer Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetine muhalefet etmekle kalmıyor; görüşlerine ashabın karşı çıkmasına dahi izin vermiyor. Ammar, ondan özür dilemek zorunda kalarak; "Eğer istersen, bu konuda konuşmam." diyor!
    Ashabın, nassın varlığına şahitlik etmesine rağmen, kendi görüşü üzerinde bu kadar ısrar etmeye ve bunun adını içtihat koymaya şaşırmamak insanın elinde değil. Ömer, ölene kadar bu görüşünde ısrar ediyordu. Ashaptan bazıları da onun görüşüne uymuşlardı. Hatta Ömer'in görüşünü Resulullah'ın (s.a.a.) görüşünden bile öne geçiriyorlardı. Müslim, Sahih'inin "Taharet Kitabı, Teyemmüm Babı"nda Şakik' den şöyle nakleder:
    "Abdullah ile Ebu Musa'nın yanında oturmuştum. Ebu Musa dedi ki: "Ey Ebu Abdurrahman! Cünüp olup da su bulamayan bir kimsenin hakkında ne diyorsun?" Abdullah; "Bir ay su bulamasa dahi teyemmüm almasın." dedi.
    Bunun üzerine Ebu Musa dedi ki: "Peki öyleyse, "Eğer su bulamazsanız, temiz toprakla teyemmüm alın." ayeti ne olacak?" Abdullah; "Eğer bu ayetle onlara izin verilirse, yarın hava soğuyunca da teyemmüm almak isteyecekler." cevabını verdi.
    Ebu Musa, Abdullah'a dedi ki: "Ammar'ın şöyle dediğini duymadın mı: Resulullah beni bir yere göndermişti. Ben orada cünüp oldum ve su bulamadım. Tıpkı bir hayvanın topraklara bulandığı gibi ben de kendimi topraklara buladım. Resulullah'ın yanına gittiğimde olayı ona anlattım. Buyurdu ki: "İki elinle şöyle teyemmüm alsaydın yeterliydi." Sonra ellerini bir kez yere vurup çırptıktan sonra iki elinin üstünü ve yüzünü mesh etti." Abdullah; "Ömer'in, Ammar'ın bu sözünü yeterli bulmadığını görmedin mi?!" dedi." [13]
    Buhari, Müslim ve diğer birçok Sünni alimin naklettiği bu rivayet üzerinde biraz düşündüğümüzde, Ömer'in ashabın üzerinde ne kadar etki bıraktığını, şer'i hükümlerdeki bunca farklı görüşlerin ve rivayetlerdeki bunca çelişkilerin nereden kaynaklandığını, Emevi ve Abbasi halifelerinin şer'i hükümleri önemsememelerinin nedenini ve çeşitli mezheplerin nasıl ortaya çıktığını anlarız. Efendileri ve önderleri olan Ömer, Kur'an ve sünnete açıkça muhalif olan fetvalar[14] verip mazur görüldükten sonra Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel' i, kendi görüşlerine göre fetva verdikleri için asla kınamamak lazım. Çünkü onlar, sadece daha önce koyulan bir bidate uymuşlar ve bu bidati ilk koyan kişiler değillerdir.
    Bütün bunlardan daha şaşırtıcı olan, Abdullah bin Mes'ud'un Ebu Musa'ya; "Bir ay bile su bulamazsa, teyemmüm almasın." demesidir. Abdullah bin Mes'ud sahabenin en ileri gelenlerinden olmasına rağmen böyle bir fetva veriyor. Rivayetten de anlaşılan şudur: Ebu Musa ayeti delil getirerek Abdullah bin Mes'ud'u ikna etmek istiyorsa da, o cevabında diyor ki: "Eğer bu ayetten yararlanarak onlara teyemmüm izni verirsek, yarın hava biraz soğuyunca teyemmüme başvururlar."
    Bakın, Kur'an'a karşı nasıl içtihat edip, kendi kafalarından görüş belirtiyorlar! Ve maalesef: görüşleri hep ümmete zorluk çıkarma yönündedir. Oysa Allah Teala buyuruyor ki: "Allah sizlere kolaylık ister; size zorluk (çıkarmak) istemez."[15] Ama bu zavallı şöyle diyor: "Eğer bu ayetle onlara izin verirsek, yarın hava biraz soğuyunca teyemmüm alacaklar." Acaba o, kendisini Allah'ın ve Resulünün sözcüsü olarak mı görüyor? Yoksa o, insanlara Yaratıcılarından daha mı fazla acıyor?!
    Daha sonra Ebu Musa, Resulullah'ın sünnetinden delil getirerek Ammar'ın rivayetiyle onu ikna etmeye çalışıyor; ama Abdullah bin Mes'ud, Ömer, Ammar'ın rivayetini kabul etmediği için bu meşhur sünneti de reddediyor!
    Gördüğünüz gibi, bazı sahabilere göre ikna edici tek söz, Ömer bin Hattab'ın sözüdür. Resulullah'ın buyrukları ve davranışlarına muhalif olsa bile, bir ayet veya hadisin sıhhatinin ölçüsü, Ömer bin Hattab'ın ikna olup olmamasıdır. Bugün de halkın birçok ameli, Kur'an ve sünnete aykırı olduğu halde, sırf Ömer'in görüşüne uygun olduğu için, uyulması farz olan bir kanun durumundadır.
    Hatta bazıları, halifelerin zamanında yasaklanan hadislerin daha sonra yazıldığını görünce, Ömer bin Hattab'ın görüşüne muhalif olan hadislerin karşısında, Ömer'in görüşünü desteklemek için rivayetler uydurup Resulullah'a (s.a.a.) isnat ettiler. Geçici evlilik ve teravih namazı konusunda olduğu gibi.Böylece, bir konuda çelişik rivayetler nakledilerek zamanımıza kadar geldi ve Müslümanlar hemen her konuda ihtilafa düştüler. Bu ihtilaflar, Ömer'i Ömer olduğu için savunanlar var olduğu sürece de devam edecektir. Çünkü bu gibi insanlar, hiçbir zaman hakka ulaşmak için araştırma yapmaz ve kalkıp da Ömer' e; "Ey Ömer! Sen yanılıyorsun. Su bulunmadığı zaman, namazın farz oluşu kalkmaz. Kur'an' da teyemmüm ayeti vardır; teyemmüm hadisi bütün Sünni kitaplarında kayıtlıdır. Senin Kur'an'a ve sünnete karşı cahilliğin, hilafet kürsüsüne oturmana ve ümmetin başına geçmene de izin vermez. Bilerek Kur'an ve sünnetin hükümlerine karşı çıktıysan da bu, seni kafirliğe kadar götürür. Çünkü eğer mümin isen, Allah ve Resulünün hükmü karşısında kendinden hüküm veremezsin; istediğini kabul, istediğini de reddedemezsin. Sen de çok iyi biliyorsun ki, Allah'a ve Resulüne karşı çıkan kimse açıkça dalalettedir.
    2- Yüce Allah buyuruyor ki: "Sadakalar; fakirlerin, hiçbir şeyi olmayanların, onu toplamaya memur olanların, kalpleri Müslümanlığa yaklaştırılmak istenenlerin (müellefet'ül-kulup), kölelerle tutsakların, borçluların, Allah yolunda savaşanların ve yolda kalanların hakkıdır. Bu, Allah'ın hükmüdür ve Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir." [16]
    Allah'ın hükmüne uygun olarak Resulullah'ın (s.a.a.) meşhur sünnetlerinden biri de "müellefet'ül-kulub"a (gönülleri İslam'a ısındırılmak istenenlere)[17] paylarını vermekti. Ama Ömer bin Hattap, hilafeti zamanında bunu beytülmaldan (devlet bütçesinden) keserek Kur'an'ın değişmez nassı karşısında içtihat edip şöyle dedi:
    "Bizim size hiçbir ihtiyacımız yoktur. Çünkü Allah İslam'a izzet ve şeref vermiş ve bizleri size muhtaç etmemiştir."
    Hatta Ömer bu hükmü Ebu Bekir'in hilafeti döneminde de iptal etmişti. Şöyle ki, "müellefet'ül-kulup"tan bazıları Resulullah (s.a.a.) zamanında olduğu gibi paylarını almak için Ebu Bekir'in yanına geldiler. Ebu Bekir de onlara bir mektup vererek Ömer'in yanına gönderdi. Onlar, paylarını almak için Ömer'in yanına gittiklerinde Ömer onların mektubunu yırtarak şöyle dedi: "Bizim size ihtiyacımız yok. Çünkü Allah İslam'a izzet vermiş ve bizi size muhtaç etmemiştir. Ya İslam'a girin ya da sizinle bizim aramızda kılıç hüküm verecektir."
    Onlar da Ebu Bekir'in yanına geri dönerek dediler ki: "Allah Allah! Sen mi halifesin, Ömer mi?" Ebu Bekir de; "Allah'ın izniyle halife odur." dedi ve arkadaşı Ömer'in hatırına mektubundan vazgeçip, geri çekildi.[18]
    Daha da ilginç olanı şudur: Bugün bile bu olayda Ömer'i savunanları ve bunu onun faziletlerinden sayanları görmekteyiz. Bunlardan biri de Şeyh Muhammed Devalibi'dir. O, Usul'ül-Fıkh adlı kitabının 239. sayfasında şöyle der:
    "Ömer'in Kur'an' da, hakkında açıkça nass olan ve hükmü kaldırılmayan "müellefet'ül-kulub"a verilmesi farz kılınan zekatı kesmek konusundaki içtihadı, "maslahatın zamana göre değişmesi" kanunu doğrultusunda atılan ilk adımdır. "
    Daha sonra, Ömer için bu konuda mazeretler ve bahaneler uydurarak diyor ki: "Evet! Ömer ayetin zahirine değil, asıl hedefine önem vermektedir..." Oysa onun bu sözlerini hiçbir mantık kabullenemez. Biz, onun; "Ömer Kur'an hükümlerini kendi reyine göre değiştirmiştir" şeklindeki tanıklığını kabul ediyoruz. Ama; "Ömer, ayetin zahirine değil, asıl hedefine önem veriyordu" şeklindeki yorumunu asla kabul etmiyoruz. Biz ona ve diğerlerine şunu diyoruz: "Kur'an'ın ve Resulullah'ın hükümleri, zamanın geçmesiyle iptal olmaz. Kur'an, Resulullah'a (s.a.a.) bile bu hakkı vermemiştir:
    "Onlara apaçık delilleri kapsayan ayetlerimiz okunduğu zaman bize kavuşmayı ummayanlar, bize bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir, dediler. De ki: Ben onu kendiliğimden değiştiremem. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Ve şüphe yok ki ben, Rabbime isyan ettiğim takdirde o büyük günün azabından korkarım." [19]
    Resulullah'ın (s.a.a.) pak sünnetinde ise şöyle geçer:
    “Muhammed'in helali kıyamete kadar helal, haramı ise kıyamete kadar haramdır.”[20]
    Ama Devalibi gibi içtihat taraftarı olanlar, zaman geçtikçe ilahi hükümlerin değişebileceğini iddia ediyorlar. Öyleyse ilahi hükümlerin yerine milli kanunları koyan devlet başkanlarını kınamamak gerekir. Çünkü onlar da, ilahi hükümlere aykırı olan kanunlarını maslahat icabı çıkarmışlardır. Mesela, onlardan biri diyor ki: "Düşmanlarınızı yenmek için oruç tutmayın. Bizler bugün fakirlik, cehalet ve irtica ile savaşıyoruz ve oruca hiç ihtiyacımız yoktur. Oruç fazla üretimi engellemektedir."
    Çok eşli evlilik hakkında ise şöyle diyor: "Bu zulümdür, çünkü Muhammed'in zamanında kadının hiçbir değeri yoktu. Ama biz bugün onu özgürlüğüne kavuşturduk ve bütün haklarını kendisine geri verdik."
    Bu devlet başkanı, tıpkı Ömer gibi, Kur'an'ın zahirine değil, ayetin asıl hedefine dikkat ederek diyor ki: "Bugün kız ile erkek mirasta eşit olmalıdır. Zira o zamanlarda ailenin geçimini sağlamak erkeğin üzerinde olduğu için Allah, ona iki kat miras ayırmıştı. Ama bugün artık kadın da erkek gibi çalışmakta ve ailesinin geçimini sağlamakta katkıda bulunmaktadır." Örnek olarak da, karısının çok miktarda para harcayarak kardeşini bakan yaptığını gösteriyor!
    Aynı bu devlet başkanı, zinayı helal biliyor ve bunu, zorla yapılmaması ve meslek edinilmemesi şartıyla, buluğ çağına eren herkesin hakkı olarak görüyor. Üstelik zinaya teşvik için de, zinadan olan çocuklara bakım yurdu açıyor.
    Bu gibi içtihatları bir hayli çok olan bu devlet başkanı, ilginçtir ki, Ömer'in kişiliğine hayran olduğunu söylüyor! O Bir konuşmasında da diyor ki: "Ama ne yazık ki, Ömer ne hayatında, ne de öldükten sonra içtihatlarının sorumluluğu- nu üstlenmedi. Ama ben hayatımda da, öldükten sonra da yaptığım içtihatların sorumluluğunu üstleniyorum." Halkın onun içtihatlarını eleştirdiğini duyunca da diyor ki: "Ömer bin Hattap zamanının ilk ve en büyük müçtehidi idi. Peki ben niye içtihat etmeyeyim ki? Ömer de hükümet başkanıydı, ben de hükümet başkanıyım."
    Daha da ilginç olan şudur: Bu devlet başkanı, Resulullah'ın (s.a.a.) adını alay ve istihzayla anıyor! Örneğin; bir konuşmasında demiş ki: "Muhammed coğrafya bile bilmiyordu. Çünkü Çin'in dünyanın sonu olduğunu zannederek; "Çin'de de olsa ilim öğreniniz." demiştir. Muhammed, ilmin bu kadar gelişeceğini ve demir parçalarının havada uçacağını nereden bilebilirdi ki?! Veya Uranyum, Potasyum, atomla ilgili bilimler ve nükleer silahlar hakkında ne diyebilirdi ki?!"
    Ben bu aptal adamı fazlaca kınamıyorum. Çünkü o, Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetinden hiçbir şey anlamadan bir gün kendisini bir İslam ülkesinin başkanı olarak görmüş ve aşağılık kompleksine kapılarak ülkesini Avrupa Ülkelerinin seviyesine çıkarmak istemiş, birçok kral ve devlet başkanı da ona uymuş, batılı ülkeler ona övgüler yağdırmış, hatta ona "Büyük Mücahit" lakabını vermişler! Böyle birinden bu gibi sözleri yadırgamamak gerekir. Çünkü onun aldığı eğitim bunu gerektirmektedir. Dolayısıyla eğer insaflı olursak, önce Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ı eleştirmemiz ve kınamamız gerekir. Çünkü Resulullah'ın (s. a. a.) vefat ettiği günden itibaren bu kapıyı onlar açtılar; Ümeyye Oğulları ve Abbas Oğulları da yaptıkları içtihatlarda onlara uydular ve tam yedi asır İslam kanunları ve hükümlerini değiştirmekle uğraştılar. Bunun sonucu olarak da, bugün bir İslam ülkesinin başkanı, milletinin karşısında küstahça Resulullah (s.a.a.) ile alay ediyor ve hiçbir kimse kalkıp ona itiraz etmiyor!
    Ben, bazı İslami hareketlerdeki kardeşlerime diyordum ki: "Eğer sizler, bugün Kur'an'a ve sünnete uymayan bu devlet başkanını kınamakta samimiyseniz, önce bu bidatin temelini atan ve nassın (Kur' an ve sünnetin) karşısında içtihat edenleri kınamalısınız."
    Ama onlar, zamanın devlet başkanlarını Raşit Halifelerle mukayese etmekten rahatsız oluyorlardı. Ben onlara diyordum ki: "Bugünkü krallar ve devlet başkanları, tarihin kesin neticesinden başka bir şey değildir. Resulullah'ın (s.a.a.) vefatından bugüne kadar Müslümanların gerçekten özgür oldukları bir zaman oldu mu?!" Onlar ise bana şu cevabı veriyorlardı: "Siz Şiiler ashaba küfür ve iftira ediyorsunuz. Eğer bir gün hükümeti ele geçirirsek, sizi ateşte yakacağız." Ben de; "Allah o günü size nasip etmesin." diyordum.
    3- Yüce Allah buyuruyor ki:
    "Boşamak iki defa olur. Ondan sonra ya güzellikle kadını tutmak gerek, ya iyilikle bırakmak. Onlara verdiğiniz şeylerden bir şey almak da size helal değildir. Ama erkek ve kadın Allah'ın hudutlarını koruyamayacaklarından korkarlarsa, o başka. Siz de onların, Allah'ın sınırlarını muhafaza edemeyeceklerinden korkarsanız, kadının, hakkından vazgeçmesinde ikisi için de günah yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bunları sakın aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, onlar zalimlerin ta kendisidir. Erkek kadını bir kere daha boşayacak olursa, bundan sonra kadın başka bir kocaya varmadıkça eski kocasına helal olmaz. O adam onu boşarsa, o vakit Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına ümitleri varsa, birbirlerine dönüp tekrar evlenme- lerinde bir sakınca yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; bunları, bilmeyen kavme açıklamaktadır." [21]
    Resulullah'ın mübarek sünneti de, bu ayetin yorumunda hiçbir gizli yön bırakmayarak diyor ki: Koca, karısını üç kez boşamadıkça kadın ona haram olmaz. Ama eğer üç kez boşarsa, artık ona dönemez. Fakat eğer kadın ondan sonra başka bir adamla evlenir, daha sonra o adam o kadını boşarsa, o zaman eski kocası da başkaları gibi o kadına evlenme teklifi edebilir. Kadın da isterse kabul, isterse reddeder. Ama Ömer bin Hattap, her zamanki alışkanlığı üzere, bilmeyenler için açıklanan bu ilahi hükmü hiçe saya- rak; "Eğer bir adam karısına tek bir defada "Seni üç kez boşadım." derse, artık o kadın ona haram olur." dedi. Ve böylece Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyye'ye muhalefet etti.
    Sahih-i Müslim'in "Talak Kitabı, Üç kez Boşama Babı"nda İbn-i Abbas'tan şöyle naklolunur:
    "Resulullah'ın (s.a.a.) ve Ebu Bekir'in dönemi ile Ömer'in halifeliğinin ilk iki yılında, "seni üç kez boşadım" dense, bir boşama sayılıyordu. Ama Ömer bin Hattap; "Halk kendilerine zaman tanınan bir işte acele ediyorlar. Ne dersiniz, bunu onların aleyhinde geçerli kabul edelim mi?" dedi ve bunu geçerli kıldı." [22]
    Halifenin, ashabın huzurunda ilahi hükümleri değiştirmeye cüret etmesi, onların da Ömer'i onaylayarak itiraz ve inkar etmemeleri gerçekten çok şaşırtıcıdır.
    Ama diğer taraftan bizi aldatarak diyorlar ki: Ashaptan biri Ömer'e şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki senin yanlış bir işini görürsek, kılıçla seni düzeltiriz." Allah'a andolsun ki, bunlar halifelik döneminde demokrasi ve özgürlüğü ispat etmek için uydurulan yalan ve iftiralardır. Tarihteki uygulamalar, bütün bunları yalanlamaktadır. Uygulamalar, yazılanlara aykırı olduğu sürece yazılanların hiçbir değeri olmaz. Yoksa, onlar yanlışlığı Kitap ve sünnette görerek, Ömer'in onları düzelttiğini mi sanıyorlardı? Bu saçmalıklardan Allah'a sığınırız. Ben "Kafse" şehrinde iken bazı zavallılar "seni üç kez boşadım" cümlesi ile karılarının artık kendilerine haram olduğunu zannediyorlardı. Ben de, halifelerin değiştirdikleri değil, Allah'ın sahih hükümlerini onlara söyleyince çok seviniyorlardı. Kendini alim zannederler ise, "Şiiler her şeyi helal bilirler" diye halkı korkutuyorlardı. Hiç unutmuyorum, onlardan biri, bir gün bana yavaşça dedi ki: "Eğer gerçekten efendimiz Ömer bin Hattap bu ve bunun gibi hükümleri değiştirmiş ve ashap da sessiz kalmış ise, peki efendimiz Ali bin Ebi Talip niçin hiç itiraz etmedi?!" Ben ona şu cevabı verdim: "Kureyşliler Hz.Ali hakkında; "Cesur, ama savaş usulünü bilmiyor!' deyince cevaplarında dedi ki: "Bunlar ne diyorlar?! içlerinde savaş konusunda benden daha şiddetli ve daha tecrübeli birisi var mı?! Ben daha yirmi yaşındayken savaşla tanışmışım; şu anda da altmış yaşındayım! Ne yapa- yım?! Sözü dinlenmeyenin görüşü olmaz!" [23]
    Evet! İmamlığını kabul eden Şiiler dışında hangi Müslüman onun sözlerini dinledi ki?! Hz. Ali geçici evliliğin (mut'a) yasaklanmasına karşı çıktı; bir bidat olan teravih namazına karşı çıktı; Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın değiştirdiği hükümlere karşı çıktı; ama Şiilerden başka kim onu dinledi?! Diğer Müslümanlar ona karşı savaştılar; ona lanet okudular; adını ve yâdını silmek için çaba harcadılar. Ömer'den sonra halifeliğe aday olanlardan biri olan Abdurrahman bin Avf, Hz. Ali'ye; "Eğer Ebu Bekir ve Ömer'in sünnetine uyarsan, seni halife yaparız." demişti. Hz. Ali (a.s.) da "Ben yalnız Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetine göre hükmederim." buyurmuştu. Böylece de onu kenara iterek Osman'ı seçtiler. Çünkü Osman onların şartlarını kabul etmişti.
    Bu yüzden bugün bile görüyoruz ki, ilim şehrinin kapısı ve Resulullah'tan (s.a.a.) sonra halkın en bilgilisi, Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetini herkesten daha iyi bilen ve bütün amel ve sözleri Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetine uygun olan tek kişi, Hz. Ali (a.s.) olmasına rağmen, onun Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in yanında pek yeri yoktur ve onlar Hz. Ali'ye uymak yerine Malik, Ebu Hanife, Şafii ve İbn-i Hanbel' e uyuyorlar, ibadet ve muamelelerde hükümleri onlardan alıyorlar; hiçbir meselede Hz. Ali'ye başvurmuyorlar. Büyük hadisçileri de hadiste aynı yolu izliyorlar. Örneğin; Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre, İbn-i Ömer, Akra', A'rec ve uzak - yakın herkesten çeşitli konularda yüzlerce hadis naklederken, Hz.Ali'den sadece Ehl-i Beyt'in makamını küçük düşürücü birkaç uyduruk hadis naklediyorlar. Bununla da yetinmeyerek Hz. Ali'ye uyan, ilim ve hikmeti ondan alan Şiileri kafirlikle suçlayarak onlara "Rafızi" lakabını takıyor ve en alçakça iftiraları atıyorlar. Gerçek şudur ki, Şiilerin Hz. Ali'ye uymaktan başka hiçbir suçları yoktur. Ali ki, üç halife döneminde bir kenara itilmiş, Emevi ve Abbasiler zamanında kendisi ve Ehl-i Beyt'ine karşı savaş açılmış, insanların gözünden düşürülmeye çalışılmıştır! Tarihi azıcık olsun araştıranlar, Hz. Ali'ye, Eh-i Beyt' e ve Şiilere karşı neler yapıldığını bilirler.

    OSMAN İLK İKİ HALİFENİN YOLUNU SÜRDÜRÜYOR

    Osman bin Affan, halkın arasında Ebu Bekir ile Ömer'in sünnetini uygulayacağına dair Abdurrahman bin Avf'a söz verdiğinde herhalde şöyle demek istiyordu: "Ben de içtihat ederek Kur'an ve sünnetin açık hükümlerini değiştireceğim." Nitekim Osman'ın halifelik dönemindeki hayatını inceleyenler, onun da içtihat konusunda büyük adımlar attığını bilirler. Öyle ki, onun içtihat ve bidatleri iki eski dostu Ebu Bekir ile Ömer'in içtihatlarını halka unutturdu ve sonunda kendi aleyhinde inkılaba sebep olarak öldürülmesine yol açtı. Ben, tarih kitaplarını dolduran bu konu hakkında uzunca bahsetmeyeceğim. Sadece içtihat taraftarla- rının Muhammed'in (s.a.a.) dininde yaptıkları değişiklikleri somut olarak gözler önüne sergilemek için birkaç örnek vermekle yetineceğim.
    "Namaz, insanlara farz kılındığında iki rekat idi. Allah Teala daha sonra namazın vatanda tam olarak kılınmasını, ama yolculukta iken tıpkı ilk zamanlarda olduğu gibi iki rekat olarak kılınmasını farz etti." [24]
    Yine Müslim, Sahih'inin aynı kitabında Ya'la bin Ümeyye' den şöyle nakleder:
    "Ömer bin Hattab'a dedim ki:"kafirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanız- da size bir günah yoktur."[25] Ama bugün artık insanlar emniyettedir?! (O halde niçin halâ yolculukta iki rekat kılıyoruz?)" Ömer dedi ki: "Ben de buna şaşırıyordum. Resulullah'a (s.a.a.) sebebini sorunca buyurdu ki: "Bu, Allah'ın size bir sadakasıdır. Allah'ın sadakasını kabul edin." [26]
    Yine Müslim, Sahih'inin aynı kitabında İbn-i Abbas'tan şöyle nakleder:
    "Allah, namazı Peygamber'in diliyle vatanda dört rekat, yolculukta iki rekat, savaşta ise bir rekat olarak farz kıldı." [27]
    Enes bin Malik' den ise şöyle nakleder:
    "Resulullah (s.a.a.) şehirden üç mil ya da üç fersah uzaklaştığında namazı iki rekat kılardı."[28]
    Yine ondan şöyle nakleder:
    "Resulullah (s.a.a.) ile birlikte Medine'den Mekke'ye gittiğimizde Resulullah dönünceye kadar namazları iki rekat olarak kıldı." Ravi ona; "Resulullah Mekke'de ne kadar kaldı?" diye sorunca; "On gün." dedi."[29]
    Müslim'in Sahih'indeki hadislerden de açıkça anlaşıldığı gibi, yolculukta namazın kısaltılması hususundaki ayeti, Resulullah (s.a.a.), Allah'ın Müslümanlara lütufta bulunduğu bir ruhsat olarak algılamış, sözleri ve amelleriyle de bunu beyan etmiştir. Dolayısıyla Müslümanların da bunu kabul etmesi gerekir. Böylece Devalibi ve diğerlerinin; "Ömer, hükmün nedenine bakıyordu, zahirine değil." diyerek Ömer'in hatalarını düzeltmeye çalışmaları boş bir çabadır. Çünkü namazın iki rekat kılınmasını bildiren ayet nazil olduğunda Ömer'in buna şaşırması üzerine Resulullah (s.a.a.), hükümlerin nedenlerine bakılamayacağını ona öğretmişti. Demek ki halk güven içinde olup kafirlerden korkuları olmasa bile, yolculukta iken dört rekath namazlarını iki rekat olarak kılmalıdırlar. Ama Devalibi ve diğer Sünni alimlerin zannettiklerinin tam tersine, Ömer'in tamamıyla farklı bir görüşü vardı.
    Şimdi Osman bin Affan' a gelelim... O da, Raşit Halifeler kervanına ulaşmak için olsa gerek, Kur'an ve sünnetin hükümlerine uymayan içtihatlar yapmaktan çekinmemiştir. Bu içtihatlarından biri, hilafet kürsüsüne oturunca yolcuların da namazı dört rekat olarak kılmalarını emretmesiydi.
    Ben onun bu hükmü değiştirmesinin sebebini çok düşündüm ve sonuca vardım: O, bu hareketiyle halka ve özellikle de Ümeyye Oğullarına kendisinin Hz. Muhammed (s.a.a.), Ebu Bekir ve Ömer'den daha takvalı olduğunu anlatmak istiyordu.
    Müslim, Sahih'inin "Yolcuların Namazı Kitabı"nda Salim bin Abdullah'tan, o da babasından şöyle nakleder:
    "Resulullah (s.a.a.) Mina'da ve diğer mekanlarda (yolculukta olduğundan) namazı iki rekat kılardı. Ebu Bekir ile Ömer de namazı iki rekat kılardı. Osman da halifeliğinin ilk yıllarında namazı iki rekat olarak kılıyordu. Daha sonra dört rekat kılınmasını emretti."[30]
    Yine Sahih-i Müslim'de şöyle geçer: "Zühri der ki: Urve'ye; "Peki neden Aişe yolculukta iken namazı dört rekat kılıyordu?" diye sordum. Urve; "O da tıpkı Osman gibi içtihat etti."[31] diye cevap verdi."
    İşte böylece, Allah'ın dininin hükümleri ve nassları şahısların arzularına göre yorumlanıyordu!
    2- Osman, Ömer' i onaylarak temettu haccını ve geçici evliliği yasakladı. Buhari, Sahih'inin "Hac Kitabı, Temettu ve İkran Babı"nda Mervan bin Hakem' den şöyle nakleder: "Osman ile Ali'yi gördüm. Osman, temettu haccını ve hac ile umrenin birlikte yapılmasını yasaklıyordu. Ama Ali onu görünce, hac ve umreye birlikte (temettu haccına) niyet ederek; "Ben, herhangi birinin sözüyle Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetinden vazgeçemem." dedi."[32]
    Müslim de Sahih'inin "Hac Kitabı, Temettu'un Cevazı Babı"nda Said bin Müseyyib' den şöyle nakleder: "Ali ile Osman Usfan'da karşılaştılar. Osman, temettu haccını veya umreyi engelliyordu. Bunun üzerine Ali ona, "Resulullah'ın (s.a.a.) yaptığı bir şeyi nasıl menedebilirsin?" dedi. Ama Osman; "Sen bize karışma!" dedi. Ali; "Ben bu durum karşısında susamam!" dedi. Ali böyle olduğunu görünce, hac ve umreye birlikte (temettu haccına) niyet etti."[33]
    Evet! Bu, Ali bin Ebi Talip'tir (Allah'ın selamı onun üzerine olsun). Herhangi birinin sözüyle Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetini terkedemez. İkinci rivayetten, Hz. Ali ile Osman arasında bir çekişme geçtiği ve Osman'ın "Sen bize karışma!" demesinden de her konuda Hz. Ali'ye muhalefet ettiği ve onun Resulullah'tan (s.a.a.) naklettiği şeyleri kabul etmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca rivayetin eksik olduğu da anlaşılıyor. Çünkü son cümlede diyor ki: "Ali böyle olduğunu görünce..." Ali, nasıl olduğunu görmüştü acaba?!
    Hz. Ali (a.s.), Resulullah'ın sünneti konusunda halifeyi uyarmasına rağmen, halife ona muhalefet ederek halkın temettu haccı yapmasını menediyor ve işte o zaman Hz. Ali ona muhalefet ederek hacca ve umreye niyet ediyor.
    3- Osman bin Affan, namazın bazı bölümleri hususunda da içtihat ederek secdeye giderken ve secdeden kalktıktan sonra tekbir getirmiyordu. Ahmed bin Hanbel, Müsned'inde İmran bin Husayn'dan şöyle nakleder: "Ali'nin arkasında namaz kıldım. Bu namaz bana Resulullah (s.a.a.), Ebu Bekir ve Ömer'in namazlarını hatırlattı. Ali namazda secdeye gitmek isterken ve secdeden kalkınca tekbir getiriyordu." Ravi diyor ki: "Ey Ebu Necid! Bu tekbiri ilk terkeden kimdi?" diye sorunca, dedi ki: "Osman'dı. Çünkü o yaşlanmıştı ve sesi zayıftı. Onun için bunu terk etti."[34]
    Evet' İşte böylece Peygamber efendimizin pak sünneti, halifelerin, sultanların, ashabın, Ümeyye Oğullarının, Abbas Oğullarının sünnetleri ile yer değiştirdi. Oysa, bunların hepsi İslam' a sokulan bidatlerdir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklığın yeri, şeriatın sahibi Resulullah'ın (s.a.a.) buyurduğu gibi, cehennemdir.
    Bu yüzden, bugün Müslümanların her birinin farklı şekilde namaz kıldıklarını görüyoruz. Saflarının bir olmasına rağmen gönülleri bir değildir. Birlikte namaz kılıyorlar, ama bazıları ellerini bağlıyor, bazıları ellerini yanlarına salıyor. Bazıları ellerini göbeğin üstünde, bazıları kalbin aşağısında tutuyor. Bazıları ayaklarını birleştiriyor, bazıları açıyor. Hepsi de kendi yaptığının doğru olduğunu zannediyor. Bu konuda konuştuğunuz zaman da "Kardeşim! Bunlar önemli şeyler değil. İstediğin gibi namaz kıl. Önemli olan namaz kılmaktır." derler.
    Evet! Önemli olan namaz kılmaktır, ama cüz'i şeylerde bile Resulullah (s.a.a.) gibi namaz kılmaya çalışmalı değil miyiz?! Resulullah (s.a.a.) buyuruyor ki: "Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, öyle namaz kılın."[35]

    [1] Ahzab Suresi /36

    [2] Maide Suresi /44,45 ve 47

    [3] Sahih-i Buhari, c. 9, s. 123

    [4] Sahih-i Buhari, c. 9, s. 124

    [5] Tefsir-i Ayyaşi, c. 1, s. 18.

    [6] Sahih-i Buhari, c. 9, s. 132 - 133

    [7] Nahl Suresi / 116

    [8] Yunus Suresi /35

    [9] Menakıb-ı Harezmi, s. 39; Zehair'ul-Ukba, s. 82

    [10] Maide Suresi /6.

    [11] Sahih-i Buhari, c. 1, s. 93 - 94

    [12] Sahih-i Buhari, c. 1, s. 92 - 93; Sahih-i Müslim, c. 1, s. 280, h.368

    [13] Sahih-i Müslim, c. I, s. 280, h. 368; Sahih-i Buhari, c. 1, s. 96.

    [14] Sahih-i Buhari, c. 1, s. 92 - 96; Sahih-i Müslim, c. 1, s. 280, h.368

    [15] Bakara Suresi / 185

    [16] Tevbe Suresi /60.

    [17] Bu hüküm İslam'a yaklaşma ihtimali olan Kitap Ehli'ne farz sadakadan (zekat) verilen paydır. (Mütercim.)

    [18] el-Cevheret'ün-Neyyire Fi'I-Fıkh'İl-Hanefi, c. 1, s. 164

    [19] Yunus Suresi / 15.

    [20] Sünen-i Daremi, c. 1, s. 115

    [21] Bakara Suresi /229 - 230.

    [22] Sahih-i Müslim, c. 2, s. 1099, h. 1472; Sünen-i Beyhaki, c. 7, 336; Süneni-i Ebi Davud, c. 2, s. 261, h. 2199

    [23] Nehc'ül-Belağa, 27. hutbe.

    [24] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 478, h. 685

    [25] Nisa Suresi 101

    [26] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 478, h. 686

    [27] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 479, h. 687

    [28] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 481, h. 691

    [29] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 481, h. 693

    [30] Sahih-i Müs1im, c. 1, s. 482, h. 694

    [31] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 478, h. 685

    [32] Sahih-i Buhari, c. 2, s. 175.

    [33] Sahih-i Müslim, c. 2, s. 897, h. 1223

    [34] Müsned-İ Ahmed bin Hanbel, c. 4, s. 432

    [35] Sahih-i Buhari, c. 1, s. 162 - 163; Sünen-i Beyhaki, c. 2, s.345

  3. #3
    Dost seyyidvolkan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesajlar
    14

    Standart Ömer'İn, Allah'in Kİtabi KarŞisinda İÇtİhat Etmesİ

    2. kez yaz?ld?ğ?ndan silinmiştir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Hz.ÖMER
    By fanidünya... in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 16.11.14, 13:24
  2. Şehid İslam Komutananlarından Emir Hattab
    By Ene-Zerre in forum Tarih
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11.03.09, 21:47
  3. Ona Dün Ömer Derler İdi
    By Muntesip in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18.09.08, 20:39
  4. Hz. Ömer ve Süfyan
    By gaye-i hayal in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 06.04.08, 10:50
  5. Hz Ömer
    By vedAA in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.04.07, 00:26

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0