Dıhye (? - 670)


Medine'de Müslüman olan sahabelerdendir. İslam'ı henüz kabul etmemiş olmasına rağmen her yolculuk dönüşünde Peygamber Efendimize (asm) hediye ile dönmüş ve bununla Resulullah'a olan muhabbetini göstermiştir. Ticaretle uğraşmış ve bir çok beldeyi görüp dolaşmıştır. Devlet yöneticilerini İslam'a davet çerçevesinde Herakleios'a elçi olarak gönderilmiştir. Sima itibariyle sahabenin en yakışıklı olanlarındandı. Cebrail Aleyhisselam birkaç kez onun suretinde Peygamber Efendimizin yanına gelmiş ve sahabeler de bunu görmüşlerdir. Risale-i Nur'da ismi zikredilmekte ve Cebrail (as)'ı onun suretinde gören sahabelerin rivayetine yer verilmektedir. (Mektubat, s. 157).
Adı Dıhye bin Halife'dir. Künyesi Dıhye bin Halife bin Ferve el-Kelbî şeklindedir. Aslen Arabistan yarımadasının kuzeyinde bulunan Kelb kabilesine mensuptur. Bundan dolayı bazı kaynaklarda adı Dıhyetü'l-Kelbî olarak da geçmektedir. Medine'de dünyaya gelmiş olup, doğum tarihi ve özellikle Hicretten önceki hayatı ile ilgili ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Genç yaştan itibaren ticaretle uğraştığı ve bir çok yeri gezip bilgi sahibi olduğu bilinmektedir. Henüz İslamiyet'i kabul etmemiş olmasına rağmen Peygamber Efendimize (asm) olan hayranlık ve sevgisini açığa vurmaktan çekinmemiştir. Ticaret yapıp döndüğünde, hediyesini alıp Peygamber Efendimizin yanına gider, Peygamber Efendimiz de ona yakın ilgi gösterirdi. Ona; "Eğer benim gerçekten memnun olmamı istiyorsan Müslüman ol da, Cehennem ateşinden kurtul" diyerek İslamiyet'e davet ederdi.
Dıhye'nin Müslüman olmasını arzulayan Peygamber Efendimiz (asm) arzusunun gerçekleşeceği müjdesini Cebrail Aleyhisselamdan aldı. Haberi aldıktan kısa bir süre sonra da Dıhye geldi. Peygamberimiz kendisine iltifat ederek hırkasını çıkarıp üzerine oturmasını söyledi. Dıhye hırkayı alıp öptü ve başına koydu, akabinde Kelime-i tevhidi getirdi. Bu hadisenin Bedir'den önce veya sonra olduğuna dair farklı rivayetler vardır. Ancak, Bedir Savaşına katılmadığı kesindir. Bundan sonraki savaş ve seferlere Peygamber Efendimizin yanında iştirak etmiştir.
Peygamber Efendimiz Hudeybiye Antlaşmasından (628) sonra komşu devlet ve kabile başkanlarını İslamiyet'e davet etmek maksadıyla heyetler teşkil etti. Birçok sahabeyi görevlendirdi. Bunlardan birisi de Dıhye oldu. Dıhye, ticaret maksadıyla da olsa birçok beldeyi dolaşması, bilgi sahibi olması, nerede nasıl davranacağı konusunda tecrübe sahibi olmasından ötürü çok önemli bir vazifeyi üzerine aldı. Zamanın şartlarından ötürü yöneticilerin İslamiyet'i seçmeleri çok büyük önem taşımaktaydı. Çünkü, liderlerin tercihi halkın üzerinde çok büyük etki yapmaktaydı.
Dıhye, Peygamber Efendimizin mektubunu Bizans İmparatoru Herakleios'a ulaştırmak üzere yola koyuldu. Mektup Bizans'ın Basra valisine teslim edilecek ve bu yolla imparatora ulaştırılacaktı. Ancak, imparatorun Filistin'de olması ve onun huzuruna çıkması, Dıhye'ye teklif edilince bizzat mektubu götürdü. Huzura kabul edildiği gibi hemen yere kapanması ve imparator tarafından izin verilmedikçe başını yerden kaldırmaması ikazında bulunuldu. Fakat, Allah'a secde eden insan başkasının önünde bu şekilde eğilemezdi. Nitekim büyük sahabe de öyle yaptı. Yere kapanmayacağını söyleyince, mektubu tahtın üzerine önceden koymasını, akabinde mektup sahibinin hükümdar tarafından çağrılacağını söylediler. Dıhye bu teklifi kabul etti.
Herakleios, mektubu aldıktan sonra henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan'ı yanına çağırarak Peygamber Efendimiz ile ilgili muhtelif sorular sordu. Zaten o sırada Ebu Süfyan yakın bölgede bulunup ticaretle meşguldü. Ebu Süfyan, kendisine sorulan bütün sorulara doğru cevaplar verdi. Bu cevaplar hükümdarı önemli ölçüde etkiledi. "Zaten peygamber böyledir" demeye başladı. Dıhye de hükümdara Hazreti İsa'nın (as) namaz kılıp kılmadığını sordu. "Kılıyordu", cevabını alınca; "öyle ise ben seni Hazreti İsa'nın kendisi için namaz kıldığı Allah'a iman etmeye davet ediyorum" dedi. Herakleios yapılan görüşmeden sonra Hazreti Muhammed'in (asm) peygamberliğine inanmakla beraber saltanatında başına gelebilecek kötü bir akıbetten çekindiği için iman ettiğini bildirmedi. Ancak, böyle bir peygamberin vasıflarının İncil'de yer aldığını, zaten gelmesini beklediklerini, Dıhye'nin yanından geldiği kişinin Allah tarafından gönderilen Peygamber olduğunu belirtti. Akabinde, Hıristiyanların büyük alimlerinden olan Dağatır'a gitmelerini söyledi. Kendisi de bir mektup yazıp Dıhye'ye verdi. Zaten Peygamber Efendimiz de Dağatır'a verilmek üzere bir mektup göndermişti.
Dıhye, mektupları Dağatır'a götürdü. Büyük alim hemen Müslüman oldu. Ayrıca Rumları kiliseye toplayarak onları da İslamiyet'e davet etti. Ancak, o zamana kadar kendisine son derece bağlı olan Rumlar, sözlerini bitirdiği gibi üzerine saldırıp Dağatır'ı döverek öldürdüler.
Dıhye, kendisine verilen vazifeyi hakkıyla tamamlayıp geri dönmek üzere yola koyuldu. Bu arada Hisma denilen mevkide heyetiyle birlikte saldırıya uğradı. Yanlarında getirdikleri hediyeler gasp edildi. Olayı haber alan yakınlardaki Müslümanlar hemen yardımına gelip soygunculardan eşyalarını geri aldılar. Medine'ye dönüp hadiseyi Peygamber Efendimize iletince, saldırganları cezalandırmak maksadıyla Zeyd bin Harise komutasında bir askeri birlik sevk edildi.
Dıhye, sima olarak sahabelerin en yakışıklılarından olup, beyaz tenli idi. Kaynaklar ittifakla, bazen Cebrail Aleyhisselamın onun kılığında göründüğünü nakletmektedirler. Durumu öğrenen sahabeler bazen Peygamber Efendimizin yanında oturan kişinin Cebrail (as) veya Dıhye (ra) olduğu hususunda tereddüt ediyorlardı. Cebrail'in (as) insan suretinde görünmesi konusu Risale-i Nur'da da yer almaktadır: "Hazret-i Ömer ve İbni Abbas ve Üsame bin Zeyd ve Hâris ve Aişe-i Sıddıka ve Ümmü Seleme, katiyen sabittir ki, bunlar katiyen haber veriyorlar ki, "biz Hazret-i Cebrâil'i Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında çok görüyoruz." (Mektubat, s. 157) Sadakat ve doğruluğun timsali olan bu büyük sahabelerin asla yalan söylemeyeceğine işaret eden Bediüzzaman, bu arada cin ve meleklerin insanlar gibi, vücutlarının kesin olduğuna ve insanlarla irtibat halinde olduklarına işaret etmektedir. Ayrıca, Cebrail Aleyhisselamın insan suretinde sahabelere görünmesi Peygamber Efendimizin bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir. Bir başka önemli husus da nurani varlıkların insanlar gibi belli kayıtlar altında bulunmadıklarından ötürü aynı anda muhtelif yerlerde görülebilmeleridir. Mesela, Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde Peygamber Efendimizin yanında bulunup sahabelere görünürken, aynı zamanda başka bir hizmeti de ifa edebilmektedir: "... Huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider. Hem, o anda hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı.
"İşte, şu sırdandır ki, mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvâtlarını birden işitir ve Kıyâmette bütün asfiyâ ile bir anda görüşür; biri birisine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesb eden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş." (Sözler, s. 178) Dıhye (ra) adının zikredildiği bir başka bölümde de ruhları kabz edenin sadece Azrail Aleyhisselam mı olduğu, yardımcılarının bulunup bulunmadığı sorusuna cevap verilmektedir. Cevapta üç önemli hususa işaret edilmektedir. Birincisi, Azrail'in (as), herkesin ruhunu aldığı ve bir işin başka bir işe mani olmadığı; ikincisi, büyük meleklerin diğer meleklerin amiri hükmünde oldukları ve idarelerinde yardımcılarının bulunduğu; üçüncüsü; meleklerin birçok özellikleri üzerlerinde bulunduracak şekilde yaratıldıklarına işaret edilerek açıklamalar yapılmaktadır. (Mektubat, s. 336)
Dıhye (ra), Peygamber Efendimizin (asm) vefatından sonra Hazreti Ebubekir (ra) zamanında Suriye seferine katıldı. Hazreti Ömer (ra) zamanında, Yermük Savaşı'na kumandanlık yaptı. Suriye'nin fethedilmesinden sonra Şam'a giderek Mizze semtine yerleşti. 670 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuştu.